Teknolojiye güven ve sürpriz korkusu: İsrail, 12 gün savaşını nasıl değerlendiriyor?

img
Teknolojiye güven ve sürpriz korkusu: İsrail, 12 gün savaşını nasıl değerlendiriyor? YDH

"İsrail, Avrupa’nın yarısı büyüklüğünde bir ülkeye işgalin uygulanamayacağına; devrimin ise yarın da elli yıl sonra da olabileceğine, dışarıdan zorlamanın mümkün olmadığına karar verdi."




YDH - Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında yaşanan savaş, iki tarafın ilk doğrudan karşılaşması olarak hem askeri hem de teknolojik anlamda bir dönüm noktası oldu. Tel Aviv’de düzenlenen konferansta İsrailli güvenlik ve savunma yetkilileri, hazırlıkların 1995’e dayandığını ve savaşın sonucunda İHA’lar, yapay zekâ ve uzay teknolojilerinin belirleyici rol oynadığını vurguladı. İran’ın roket gücüne ve nükleer belirsizlik politikasına dikkat çekilirken, İsrail tarafı ise sürprizlere karşı sürekli hazırlıklı ve teknolojik olarak üstün kalmak gerektiğini ifade etti. Lübnanlı Kasım Kasım'ın aktarımına göre Siyonist rejimin stratejistlerinin savaştan çıkardığı "dersler".

Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında patlak veren savaş, sıradan bir çatışma değildi; iki taraf arasında uzun yıllar ‘gölge savaşları’ olarak bilinen dolaylı saldırıların ardından, ilk kez doğrudan karşı karşıya geldikleri tarihsel bir dönüm noktasına işaret etti. Bu savaşın önemi nedeniyle, Tel Aviv Üniversitesi’nde “Yükselen Aslan: İran’la Savaş” başlıklı bir konferans düzenlendi (10 Ağustos 2025). Burada, İsrailli güvenlik ve askeri liderlerden oluşan seçkin bir grup, 1995’te –eski Başbakan İzak Rabin döneminde– başlatılan hazırlıkların perde arkasına dair İsrail anlatısının bir bölümünü gün yüzüne çıkaran açıklamalarda bulundu.

‘İmkânsız mesafeden’ Tahran üzerinde egemenliğe

1990’ların ortalarından itibaren İsrail, İran’la olası bir çatışmada hava kuvvetlerinin başrolü oynayacağının farkına vardı. Bu nedenle, “İran’ı vurma ihtimaline hazırlık, 1995’te F-15 savaş uçaklarının alımıyla başladı,” diyor eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Eytan Ben Eliyahu. Ben Eliyahu, “Yükselen Aslan” operasyonundan yaklaşık bir yıl önce, Nisan 2024’te, Amerikalıların İran’ı vurma planlarını İsrail’in planlarıyla entegre etmeye başladığını; bu süreci, Tahran’a açılan koridorun ‘temizlenmesiyle’ ilgili iki önemli olayın hızlandırdığını söylüyor: İlki, geçen yıl 19 Nisan’da İran’ın Suriye’deki konsolosluğunun bombalanmasına yanıt olarak İsrail’in Tahran’daki radarları vurduğu saldırı; ikincisi ise 26 Ekim’de Gerçek Vaat 2 operasyonunun ardından yaşanan gelişmeydi.

Ben Eliyahu, Haziran 2025’teki saldırı planının neredeyse iptal edilmek üzere olduğunu da açıkladı:

“İranlılar, bölgenin (adını belirtmiyor) hava savunma açısından zayıf olduğu sonucuna vardı. Savunma sistemlerini İran’ın derinliklerinden toplayıp, önemli gördükleri o bölgeye sevk ettiler. Bu, planlarımızı ve hazırlığımızı bir anlığına sekteye uğrattı; çünkü hava savunma sistemlerinin İran genelindeki yerlerini yeniden hassas biçimde tespit etmemiz gerekti.”

Elbit Systems şirketi genel müdür yardımcısı Vird Hayimovich, savaşta insansız hava araçlarının rolü hakkında şunları söyledi: “Bugün ulaşılan başarı, 1980’ler ve 1990’larda başlayan uzun bir sürecin zirvesidir.” Hayimovich’e göre, İHA projesinin ilk amacı, Golan Cephesi’nde Suriye tanklarını yeni araçlarla etkisiz hale getirmekti. Ancak zamanla, bu sistemler çoklu görevlere evrildi: keşif, destek ve bağımsız saldırı. Bugün, hava kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturuyorlar.

Hayimovich, bugün uçuş saatlerinin yüzde 80’inin, saldırıların ise yüzde 60’ının insansız hava araçları tarafından gerçekleştirildiğini; bu sistemlerin uydu desteğiyle birlikte hareketli hedefler hakkında “gerçek zamanlı” bilgi sağlayarak önem kazandığını vurguladı:

“Gerçek zamanlı istihbarat çok kıymetli: Sabit ve önceden belirlenmiş hedeflere saldırmak görece kolaydır; ama gerçek zamanlı toplanan, hareket eden, yer değiştiren, farklı araziye gizlenen hedeflere saldırmak çok daha karmaşıktır. Burada, drone’ların büyük bir üstünlüğü var.”

“Peki bu, bir sonraki savaş için ne anlama geliyor? İHA’lar daha etkin nasıl kullanılabilir?” diye soran Hayimovich, şöyle devam etti:

“Miktarın etkisi nedeniyle, elimizdekilerle yetinmeyeceğiz; sistemlere çok daha fazla bağımsızlık katacağız. Bugün bazı drone’lar seyir sırasında özerk; küçük İHA’lar ise noktadan noktaya programlanıyor. Bir sonraki nesil, görev bazlı özerkliğe ihtiyaç duyacak: Kendini, konumunu ve amacını anlayıp, saha koşullarındaki değişime göre karar verebilmeli.”

Ayrıca, “Büyük veri analizi, kestirimci bakım ve lojistikte çokça yapay zekâ kullanacağız – zaten başlamış durumdayız,” diyor ve ekliyor:

“Savaşlar – ne yazık ki – sürecek. Dikkatli, hazır ve yaratıcı olmak zorundayız. Sistemin tüm kabiliyetleri açıklanmadı, açıklanmayacak da; bildiğimiz birçok şeyi paylaşmadık. Bundan sonraki sürprizler için hazırlık yapıyor muyuz? Geleneksel güç inşası aynı kalamaz; daha esnek ve uyumlu olmalı. Bilginiz var mı bilmiyorum: Dünyada İHA alanında neredeyse süper güç sayılırız. Belki şu an bize olan soğukluk nedeniyle bir geri çekilme olur; ama işler sakinleşince yeniden liderliği alır, İsrail drone’ları satılır. Bunun için büyük yatırımlar gerekiyor.”

Rafael savunma sanayii yönetim kurulu başkanı Yuval Steinitz şunları anlattı: “İngiltere’deki RIAT fuarında, büyük bir ülkenin hava kuvvetleri komutanı bizimle oturdu ve ‘Tahran semalarında 48 saat içinde nasıl hava üstünlüğü kurdunuz, oysa Rusya sınırına çok daha yakın Kiev üzerinde hâkimiyet sağlayamadı?’ dedi.”

Steinitz, İsrail’in küçüklüğüne ve stratejik kırılganlığına rağmen büyük güçleri andıran bir performans sergilediğinin altını çizdi:

“Bizim için üç vazgeçilmez şart vardı: Son derece yüksek seviyede hava kuvvetleri, akıl almaz seviyede istihbarat ve başka hiçbir ülkede olmayan yenilikçi teknolojiler.”

Bu savaşın, “her şeyden önce İsrail teknolojisinin, İran teknolojisi –ve elbette ona destek olan Rus, Çin vb. teknolojiler– üzerindeki zaferi” olduğunu vurguladı ve ekledi: “İranlılar son derece iyi ve özgün; ciddiye alınacak bir rakiple karşı karşıyaydık.”

Steinitz, İsrail’in saldırılarının büyük ölçüde İran’ın füze programına odaklandığını belirtti:

“İran, nükleer bomba üretebilecek kapasiteye sahipti ama bunu füzeye yerleştirecek teknolojiye sahip değildi. Bizce, iki hatta da (nükleer üretim ve silahlandırma) aynı anda vurmak şarttı; asıl odak ise silahlandırma aşamasında olmalıydı, çünkü bu, İran’ın nükleer silah eşiğini aşmasının önündeki en büyük engeldi. Silahlandırma ve patlatma alanında zarar neredeyse yüzde 100’e ulaştı: Patlama mekanizması üzerinde çalışan ana bilim insanları vuruldu, laboratuvarlar ve deney tesisleri imha edildi.”

Steinitz’e göre, “Büyük kısmı etkileyici olan hava savunmamız, balistik füzeler kadar önemli olan binin üzerinde İHA ve seyir füzesi saldırısında sadece biri savunmayı delip Beyt Şan’da bir eve isabet etti.” Ancak “İranlılar çok hızlı öğreniyor. Onları ne teknik olarak ne de tecrübe konusunda küçümsemeyin. Şimdi bizi şaşırtmaya çalışacaklar. Dünyanın en iyi istihbaratı bile bazen hazırlıksız yakalanabilir. Bu yüzden birincisi, onların bizi şaşırtmasını engellemek, ikincisi ise teknolojik olarak sürekli onları şaşırtmaya devam etmek gerek,” diyor.

Steinitz, “Lazer konusuna gelince: Lübnan ve İran savaşlarında, yalnızca en küçük lazer aygıtımız onlarca drone’u olağanüstü bir başarı oranıyla düşürdü. Daha büyük olan (Işık Kalkanı) üç ay içinde orduya teslim edilecek ve ilk aşamada kısa ve orta menzilli tehditlere karşı çok daha iyi koruma sağlayacak,” diyor ve ekliyor:

“Yaklaşık beş yıl içinde çok daha uzun menzillerde çalışabilen ve İran ile Yemen’den gelen balistik füzeleri bile önleyebilen bir lazer sistemine sahip olacağız.”

Gelecek uzayda

Aynı kapsamda, MAFAT araştırma ve geliştirme idaresinin uzay direktörü Avi Berger, savaşta uzay boyutunun etkisi üzerine şunları söyledi:

“Artık 1500-2000 kilometre ötede, aynı anda yedi cephede savaşan bir devletle doğrudan karşı karşıya geliyoruz. Uzaya erişim maliyeti eskiden kilogram başına 100 bin dolarken şimdi 2000-2500 dolara indi; bu, oyunun kurallarını değiştiriyor.”

Berger, “Bu kadar uzak bir devletle savaşırken uzay belirleyici hâle geliyor. Yedi cephede, uyduların her noktada eşzamanlı varlığı gerekiyor. Uzay boyutunun etkisi, hedef havuzunun oluşturulmasından (günlük rutinin takibi), operasyon günündeki anlık onaylara ve savaş sırasında izleme ve iletişime kadar her aşamada belirleyici oldu. İyi iş çıkardık, ama alınacak dersler de var,” diyor.

Berger ayrıca, “İranlılar – aldıkları darbeye rağmen – uzaya balistik fırlatmalarda ve uzayda elektronik karıştırmada bir birikim gösterdiler.”

Bugün teknolojinin, “Ortadoğu’yu avuç içinde tutan” 7/24 her noktada ve biçimde kapsayan uydular yapmayı mümkün kıldığını, ancak bunun “her dakika akan bir veri seli” yarattığını belirten Berger, “Bunu nasıl yakalayıp yöneteceğiz, entegre edip çok cepheli bir operasyonel etkiye dönüştüreceğiz? Bu, dev bir teknik meydan okuma; yapay zekâ burada çok güçlü şekilde devreye girecek,” dedi.

MEMRI Enstitüsü İran dosyası direktörü Eylit Savyon, savaşın İran’ı taktik olarak şaşırttığını, fakat ülkenin iki nükleer güce karşı dayandığını belirtti:

“Ayağa kalkmaları, güvenlik, askeri hatta bilimsel üst kadroyu değiştirip yanıt vermeleri iki gün sürdü. Ardından, roket gücünü hassas biçimde devreye sokarak askeri ve sivil-stratejik altyapıları vurup İsrail’in iç cephe derinliğini hedef aldılar.”

Savyon, İran’ın “bir sürpriz” üzerinde çalıştığına inandığını, roket gücünün –kendi anlatımlarına göre– güçlü ve hassas olduğunu, zamanla daha az sayıda ama daha uzun menzilli saldırılar yaptıklarını, yeni teknolojiler (küme başlıkları, “iniş safhasında manevra” vb.) kullandıklarını, savaştan çıkardıkları dersin ise “orta ve kıtalararası menzilli roket kolunu, uzay programı şemsiyesi altında geliştirmeye devam etmek” olduğunu söyledi.

Savyon, İran’ın savaşın ardından “nükleer belirsizlik” politikası izlediğini, “nükleer yapısı zarar gördüyse de, zamanı satın alarak mümkün olanı genişletmeye çalıştığını; hava savunmasını (belki Rusya ve Çin desteğiyle) güçlendirmeye ve hasar gören eksenini yeniden inşa etmeye çalıştığını” da vurguladı.

İsrail Havacılık Sanayii genel müdürü Boaz Levi ise, “Demir Kılıçlar Savaşı’na girerken, İsrail’in ulaşmasını sağlayan çok sayıda teknik kabiliyeti vardı. Savaş sırasında, yapay zekâ devrimiyle bütünleşen yeni bağlar kurmak ve boşlukları doldurmak zorunda kaldık. Sonunda, görev uçağını yer radarı ve bir uyduyla eşleştirip, verinin gerçek anında kokpite ulaşmasını ve hedefin vurulmasını sağladık. Evet, bunlar bu savaşta oldu ve ilk ‘geleceğin savaşı’ olmasını sağlayan şeylerden biri de buydu,” diyor:

“Geleceğin savaşları, çoğunlukla ileri düzey özerklik ve gelişmiş sistemlerle tanımlanır. Bugün sahada çok seviyeli özerklik görüyoruz. Biz, liderlik edenlerdeniz: İHA’lar, intihar amaçlı dolaşan mühimmatlar farklı ortamlarda çalışıyor; bazı sistemler savaşı belirledi.”

Levi, “Gelecek savaşlar uzaydan yönetilecek. Kontrol uzayda olacak, birçok unsur yörüngede bulunacak. Oraya gerekli nesneleri koymamız gerek: Algılama yetenekleri – bunlar bizde var –, telefonların sirenden önce uyarı vermesi kısmen uydulardan geliyor,” diye konuştu.

Levi, “Uzaydan alınan bilgiler yapay zekâ ile işlenip her kullanıcıya ulaştırılıyor. Büyük soru, füzelerin hızına bağlı olarak: Uzayı balistik füzeleri durdurmak için kullanacak mıyız? Bu basit değil; önleme yukarıda ve uzakta olmalı, çünkü yakın ve alçakta parçalar daha çok zarar verir. Önleme yüzeyini mümkün," dedi.

"Ertesi gün"

Mossad eski başkanı Tamir Pardo şöyle anlatıyor: “2003’te dönemin Mossad başkanı Meir Dagan, İran nükleer dosyasına dair Mossad’ın stratejisini belirlememi istedi. Doğru, 1990’ların ortalarından beri bu meseleyle ilgileniyorduk ama bu defa sistemli ve koordineli çalışmamız istendi.” Pardo, İran’ın nükleer silaha ulaşmasını engellemek için üç seçenekleri —Irak tarzı işgal, mevcut rejimi devirmek (içeriden bir devrimle) ve müzakere— olduğunu belirtiyor:

“İsrail, Avrupa’nın yarısı büyüklüğünde bir ülkeye işgalin uygulanamayacağına; devrimin ise yarın da elli yıl sonra da olabileceğine, dışarıdan zorlamanın mümkün olmadığına karar verdi.”

Pardo şöyle devam ediyor:

“O zaman, ‘on katlı model’ adını verdiğimiz bir model geliştirdik: En alt katman kamuoyu, basın, medya, BM, bu tür konferanslar; en üst katman ise savaş. Amaç: Savaşa varmamak, mümkün olan her yolla projeyi durdurmak.”

Pardo, bu yaklaşımla, “son kata yani açık savaşa varılsa bile, nihayetinde hükümetle müzakerelere dönüleceğini; 2015 anlaşmasının da aslında bu ‘katlar’ arasında, 5, 6 ve 7. katlarda yapıldığını” söylüyor.

Bugün, savaştan yaklaşık iki ay sonra, “Hiç kimse bizimle aynı masaya oturmuyor. Peki, ana hedefi karşı tarafı masaya getirmek olan bir savaşı nasıl planlarsın?” diye soruyor Pardo ve şöyle devam ediyor:

“O 400 kilogram ne oldu? Gerçekte ne kadarı kayboldu? Denetçisiz neler kaçırılabilir? İran’ın, Kuzey Kore’nin zamanında yaptığı gibi, sürpriz bir şekilde kendini haritaya koyup askeri maceraları önleyecek kapasitesi kalacak mı? Savaşa girerken bunu bilecek miydik? Sonuçta, ne kadar etkileyici olursa olsun, bir siyasi plan olmadan elde edilen en parlak zafer bile hezimete dönüşebilir.”

İsrail askeri istihbarat araştırma dairesi eski başkanı Itai Brun, “İsrail istihbaratı, dünyada hedef üretme ve tehdit tespitinde en iyisi olsa da, gerçekliği anlamada aynı düzeyde değil (Nerede olduğunu biliyoruz ama ne düşündüğünü, ne yapacağını daha az biliyoruz)” diyor. Son yılların önceliği İran ve Hizbullah olsa da, “son iki yılda bu iki cephede bile büyük boşluklar gördük.”

Brun, “Sürprizi yaratan tarafta olmak, sürprize uğrayan olmaktan iyidir. Hazırlıksız yakalanmayı engelleyen birikmiş ani saldırı kapasitesi, bizim kesinliğimizi karşı tarafa dayatır.”

Yıllarca süren dolaylı çatışmalardan sonra, “Hizbullah’la yaklaşık bir yıl, İran’la ise iki yıl süren karşılıklı eylemlerden sonra, elde edilen deneyim, belirsizliği azalttı.” Brun, “Büyük başarı elde ettik; ancak 7 Ekim’deki başarısızlık göz ardı edilmemeli, ondan ders çıkarılmalı,” diye ekliyor.

Direniş Ekseni zaferi nasıl tanımlıyor?

Itai Brun’a göre, Körfez Savaşı’ndan (1991) Lübnan Savaşı’na (2006) kadar, karşı cephe için “zafer, kaybetmemek” anlamına geliyordu: “Askeri-teknolojik üstünlüğümüzü kabul ettiler, zayıf noktalarımıza odaklandılar, direniş fikrini ayakta tutup İsrail’i net bir zaferden mahrum bırakmaya çalıştılar; İsrail’in içten çözüleceğine inandılar.”

Sonraki on beş yılda ise, “yetkinlik gelişimi (roket, hassasiyet, sınır aşma, katmanlı savunma)” ağırlık kazandı, “puanla zafer” teorisi oluştu: Her iki taraf da zarar görecek, ama puanlar kimin kazandığını gösterecek. Ekim 2023’te, “nakavt darbesinin" zamanı gelmediği kanaatine vardılar ve “savaşın kendi şartlarımızla bitirilmesi”ne odaklandılar: “Hamas mümkün olduğu kadar varlığını sürdürsün, Lübnan’da değişiklik olmasın, İsrail zaferini ilan edemesin.”

Brun, “İran’a bir fayda sağlamadı: ne vekiller, ne kendi kapasitesi, ne nükleer caydırıcılık, ne de Rusya/Çin gibi güçlerle ittifak,” diyor, ama “yine de zafer retoriği var; çünkü boyun eğmeden kazanmak mantığına inanıyorlar: Nükleerde taviz vermediler, büyük zarar verdiler, kapasiteleri korundu.”

Peki, 7 Ekim’de neden birleşik bir darbe vurulmadı? Brun, “Bunu uzun yıllar tartışacaklar. Bence cevap, eksenin içindeki ayrılıklarda yatıyor. Dışarıdan tek bir dil konuşuyor gibi görünüyorlar, ama aralarında fark var: Herkes İsrail’in nakavtla yenileceğini konuştu, ama kimisi bunun zaman alacağını, kimisi hemen olacağını düşündü. Aralarındaki farklar açık mıydı? Emin değilim.”

“Belki aralarındaki iletişimden dolayı herkes karşısındakinin kendisini anladığını zannetti. Sinvar ve Dayf’ın aklında ne vardı? Eksenin katılımını yüksek olasılıkla mı bekliyorlardı? Umut mu ediyorlardı? Yoksa ekseni savaşa çekmeye mi çalıştılar? Bilmiyorum. Fakat Nasrullah bir ay sustu, 3 Kasım’da açıkça ‘nakavta ulaşmadık, puanla kazanmamız gerek,’ dedi. Sanırım Sinvar erken davrandığı için içeriden eleştiri alacak, Nasrullah ise katılmadığı için. Katılsaydı sonuç farklı olurdu.”

Çeviri: YDH