''Direnişe karşı düşmanca tutum alan ve Lübnan’ı savunma güçlerinden mahrum bırakmaya kararlı bir hükümetin varlığı, düşmana tekrarlanamayacak bir fırsat sundu. Düşman, yerel halkı direnişten ayırıp yıkımın yükünü direnişin omuzlarına yıkmayı amaçlayan geleneksel stratejisini uygularken, kendi eliyle yıktığı evler ve köyler gerçeğini görmezden geliyor. Ancak direniş, geçmişte olduğu gibi bugün de düşmanın bu bahislerini boşa çıkardı.''
YDH- El-Ahbar gazetesi yazarlarından Ali Haydar, İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği suikastın ülkenin geleceğini şekillendirmeye yönelik planlı ve sistematik politik girişimler olduğuna dikkat çektiği yazısında, direnişin ve toplumun direncinin sadece askeri değil, sosyal ve kültürel yapılar üzerinden de sürdürüldüğünü, psikolojik operasyonların beklenen etkiyi yaratamadığını ortaya koyuyor. İsrail’in Lübnan’daki mevcut hükümeti bir “nesnel ortak” olarak kullanarak, direnişi zayıflatma çabalarını tartışan Haydar, bu mücadelenin sadece bölgesel güç dengeleri ile ilgili olmadığını, aynı zamanda Lübnan’ın ulusal egemenlik, onur ve varoluş mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Cihatçı komutan Heysem el-Tabatabai’nin Beyrut’un güney banliyölerinin tam kalbinde öldürülmesi, münferit bir olay ya da düşmanın sadece uygun zamanda gerçekleştirdiği bir “istihbarat başarısı” değildir. Tam tersine, bu, Lübnan’daki son savaş ve direnişin ardından başlayan savaş sonrası dönemde uzun soluklu bir sürecin parçası olup, çatışmanın geleceğine dair stratejik hesaplamalar içinde önemli yankılar yaratacaktır.
Uli el-Bas Muharebesi sonrası kritik bir figürün seçilmesi ve Lübnan’ın böyle hassas bir siyasi kırılma anında Haret Hareyk'de hedef alınması, düşmanın stratejik ve operasyonel yaklaşımında derin bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Bu değişim, sadece sahada ortaya çıkan bir fırsatı değerlendirmekten ibaret olmayıp, İsrail’in mevcut çatışma sınırlarını aşarak oyunun kurallarını yeniden yazmak istediğinin açık ifadesi olarak yorumlanmalıdır.
Bu gelişmeyi kavrayabilmek için, düşmanın savaş sonrası geçen yıl boyunca takip ettiği sert varsayımları incelemek gerekir: Yoğun suikastlar ve hedefli saldırılar nedeniyle direnişin savaş organizasyonunun parçalanması; yerinden edilmeler, yıkım ve toplumsal baskıların direnişin hazırlık düzeyini düşürmesi; ayrıca Lübnan hükümetinin, İsrail’in savaş esnasında gerçekleştiremediği hamleyi yaparak “siyasi bir zafer” kazanması. Üstelik, yeniden yapılanmanın direnişi İsrail ve ABD’nin dayattığı koşullara boyun eğdirmeye zorlamak için bir baskı aracı olacağı beklentisi kuvvetliydi.
Fakat bu tahminlerin çoğu ters tepki verdi: Direniş, örgütlenme ve liderlik yapısını yeniden inşa etmeye devam etti, operasyonel kapasitesinin büyük bölümünü yeniden kazandı ve İsrail’in askeri ile güvenlik kurumlarında artan kaygılara neden olacak şekilde yeteneklerini etkili biçimde düzenledi. Öte yandan düşman, savaş sırasında elde ettiği kazanımların eridiğini ve zorla elde edilen sonuçların siyasi yolla pekiştirilemediğini fark etti.
Bu çerçeveden bakıldığında, hedef alınan kişinin yüksek konumu, düşmanın direnişin toparlanmasını engelleme amacını ve İsrail zihniyetinin iç yeniden yapılanma sürecinin merkezindeki figürü hedefleyerek operasyonel ve siyasi stratejisini etkileme niyetini anlamlandırıyor.
Bu suikast, sadece teknik bir becerinin göstergesi değil, aynı zamanda inisiyatifi ele geçirmek, saldırının zamanını, yerini ve türünü belirlemek, ayrıca gelecekte coğrafi sınır tanımaksızın bu seviyede hedef almaların olacağına dair net bir mesaj vermektir.
Banliyö ise yalnızca coğrafi bir baskı alanı değil; bu tercih, savaş sonrası dönemde kabul edilen çatışma kurallarının kademeli olarak ihlal edildiğini ve çizilmiş ya da bazılarına göre kesinleşmiş sınırların artık düşmanın davranışlarını kontrol etmediğinin işareti olmayı amaçlıyor.
Bu saldırı, sadece direnişin tepkisini ölçmekle kalmayıp, aynı zamanda Lübnan devletinin siyasi iradesini ve başkente yönelik tehdidi ciddiyetle değerlendirme kapasitesini de sınamaktadır; zira olay, İsrail’in kabul ettiği sınırlar içinde kalabilecek küçük bir güvenlik sorunu veya ABD’yi Lübnan’ın egemenliği pahasına rahatsız etmemek adına diplomatik gerekçelerle küçümsenebilecek bir mesele değildir.
Direniş cephesinde ise, düşmanın yıllar boyunca dayandığı varsayım, baskıların, psikolojik operasyonların ve bireysel saldırıların direnişin sosyal ve kültürel yapısında kırılma yaratacağıdır; ancak geçmiş deneyimler bu stratejinin başarısız olduğunu kanıtladı.
Bugünkü hesaplarda düşmanın en büyük riski, Lübnan’ın iç dinamikleridir. Direnişe karşı düşmanca tutum alan ve Lübnan’ı savunma güçlerinden mahrum bırakmaya kararlı bir hükümetin varlığı, düşmana tekrarlanamayacak bir fırsat sundu.
Herhangi bir dış destek ya da kurtarma planını silahlar ve güney meselesi ile ilişkilendirme eğilimi, İsrail’in mevcut hükümeti baskı uygulamada “nesnel bir ortak” olarak görmesini sağladı. Bu rol, hükümetin yeniden yapılanmayı engelleme veya pazarlık kozu olarak tutma konusundaki ısrarında belirgin biçimde ortaya çıktı.
Düşman, yerel halkı direnişten ayırıp yıkımın yükünü direnişin omuzlarına yıkmayı amaçlayan geleneksel stratejisini uygularken, kendi eliyle yıktığı evler ve köyler gerçeğini görmezden geliyor. Ancak direniş, geçmişte olduğu gibi bugün de düşmanın bu bahislerini boşa çıkardı.
Bu bağlamda düşman, el-Tabatabai’yi anlık hesaplara göre değil, “bir sonraki çatışmanın ardından ne olacağı” perspektifiyle ortadan kaldırdı: Lübnan’dan nasıl bir yapı beklendiği ve kuzey cephesi alevlendiğinde ülke yönetiminin hangi siyasi formülle ele geçirileceği üzerine planlar yapıyor. Bahis, direniş üzerinde düşman yanlısı bir hükümetin etkisinin artacağı ve böylece güneyde yeni bir düzen dayatılacağı yönünde; ister silahsızlandırma yoluyla, ister direnişi sınırlar içinde güvenlik çerçevesine sokan angajman kurallarında daha tehlikeli bir rol üstlenerek.
Ancak düşman, kilit bir liderin ortadan kaldırılmasının sadece önemli bir figürün yok edilmesi olmadığını biliyor; aksine, direnişin örgütsel yapısını ve saflarını yenileme yeteneğini hızlandırabilir. Hizbullah, uzun çatışma tarihinde kadro ve liderliğini yenileme becerisini defalarca kanıtladı ve saldırıları çöküşün başlangıcı değil, yeniden inşa fırsatları olarak değerlendirdi. Bu nedenle, suikastın vahşetine rağmen, çatışmanın özü, başkent merkezine yapılan sıradan bir güvenlik saldırısından çok daha geniş ve derin anlamlar taşır.
Günümüzün en kritik meselesi, düşmanın Lübnan’ın kaderini tek taraflı biçimde belirlemesine, güvenlik sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda çizmesine ve devleti; yaşanan krizleri, halkın çektiği acıları ile yıkıma uğramış köyleri kendi hegemonya planlarının bir aracı haline getirmesine izin verilip verilmemesidir.
Öte yandan, Lübnan hâlâ direnişin, toplumun ve egemenlik güçlerinin dinamizmiyle farklı bir denklem dayatma kapasitesine sahip mi? Toprağın ve onurun savunulmasının ne bir ayrıcalık ne de bir yük olduğunu; aksine, üzerine inşa edilecek ulusal, ekonomik ve siyasi geleceğin varoluşsal temeli olduğunu ortaya koyan bir paradigmadan söz ediyoruz.
Tabatabai suikastı ancak bu perspektifle kavranabilir; tekil bir vaka olmaktan öte, Lübnan’ın kendini savunma iradesinin ve direnişin güvenlik ile geleceğe dair stratejik rolünün ne anlama geldiğini tanımlayan uzun soluklu mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Çeviri: YDH