"Venezuela ile savaşa girmek için, çalışan iki beyin hücresi olan herhangi biri tarafından dikkate alınmaya değer hiçbir neden öne sürülmedi."
Yazar: Andi Olluri
YDH - Çoğunlukla Avrupa ve zaman zaman Amerikan sol gazetelerinde yayın yapan, propaganda ve dış ilişkiler üzerine çalışan serbest yazar Andi Olluri, Venezuelanalysis portalında yer alan analizinde, ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırgan politikasının demokrasiyi tesis etmekten ziyade, ülkenin petrol kaynaklarını ve jeopolitik kontrolünü ele geçirme amacı taşıdığını vurguluyor. Olluri, Batı medyasını, Washington'un çelişkili ve ikiyüzlü tutumunu sorgulamadan propaganda aracına dönüşmekle ve ekonomik yaptırımların sivil halk üzerindeki yıkıcı etkilerini görmezden gelmekle suçluyor.
Washington'un Venezuela'ya yönelik sebepsiz saldırganlığı ve muhtemel kara harekatı, ABD'nin öncü vekili Maria Corina Machado'nun sözleriyle, ülkeye "gururlu, istikrarlı demokrasiyi" yeniden dayatma girişimidir.
Bu sözlerin anlamını ve ABD saldırganlığı için öne sürülen bahaneleri çözdüğünüzde, sergilenen olağanüstü bir terör ve gangsterlik kültürü bulacaksınız. Gelin bir bakalım.
İlk bahane, Venezuela'nın "narko-terörist" ihraç eden bir devlet olduğuydu. Bile bile uydurulan bu hikâye, ABD istihbarat kurumları ve Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) tarafından gülünüp geçilmeye bile değmedi.
DEA'in en son raporunda Venezuela'dan sadece tek bir paragrafta bahsediliyor. Aslında Venezuela, tıpkı AB'nin kendi yıllık uyuşturucu değerlendirme raporu gibi, 2025 BM Dünya Uyuşturucu Raporu'nun yüz sayfalık metninde tek bir kez anılmaya bile layık görülmedi.
Yine de Batı medyası, Batı istihbaratının sonuçlarını -yanlış sonuca vardığı için- görmezden gelirken, uydurma suçlamaları durmaksızın ve yorumsuz bir şekilde aktarıyor. Yaltakçılık bundan daha şaşırtıcı olamazdı.
ABD propagandası daha sonra ana odağını tekrar temel malzemesine kaydırmak zorunda kaldı: Diktatör Maduro gitmeli.
CNN, "Maduro Venezuela'da baskıyı artırıyor" diye not düşerken, ülkenin bir süper gücün çok yönlü saldırısı altında olduğunu belirtmeyi ihmal etti.
CNN, düşman bir süper güç tarafından fonlanan ve yönetilen hiçbir muhalefete, Batı'nın Mısır, İsrail, Filipinler ve benzeri en iyi dostlarında asla müsamaha gösterilmeyeceğinden de bahsetmedi.
Bu ülkeler, çok daha hafif koşullar altında muhalefetlerini sadece hapsetmekle kalmayıp rutin olarak katlediyor.
Böyle bir "muhalefetin" bu devletlerin herhangi birinde başkentte geçit töreni yaparak hükümetin devrilmesi çağrısında bulunabileceği düşüncesi açıkça saçmadır.
Ancak 2019'da CIA destekli kukla Juan Guaido ile Venezuela'da tam olarak bu yaşandı. Bu standartlara uymak zorunda olan sadece Venezuela'dır.
Düşmanlığın ardındaki gerçek motivasyonun demokrasiyi teşvik etmek olabileceği fikri, yorum yapmaya bile değmeyecek kadar gülünçtür.
Ne de olsa Batı; UAD ve UCM tarafından suçlanan İsrail'e, (seçim varmış gibi davranmayan) Suudi Arabistan'a, Mısır'a ve benzerlerine tam destek veriyor ve yüz milyarlarca dolarlık silah gönderiyor.
Bu arada, Latin Amerika'daki gerçek seçim hileleriyle ilgilenenler için, endişe edilecek mesele sıkıntısı kesinlikle yok. Yani, açık ara lig lideri olan Washington'dan yönetilen seçim manipülasyonları.
Tüm medya ofisleri tarafından bilinen -fakat pek azının umursadığı- bazı örnekleri seçmek gerekirse: Trump, "uyuşturucu kaçakçısı hükümeti yeniden iktidara getirmek" için fiilen "Honduraslı seçmenlere rüşvet veriyordu".
Trump, onların, henüz affettiği hüküm giymiş uyuşturucu kaçakçısı Juan Orlando Hernández'in meslektaşı Tito Asfura'ya oy vermelerini talep etti. Aksi takdirde ABD ülkeye yapılan yardımı kesecek, yani fiilen "ülke oligarkların yönetimindeki Ulusal Parti'yi seçmezse Honduras ekonomisini yok etmekle tehdit edecekti".
Trump, 20 milyar dolarlık kurtarma paketini kesmekle tehdit ettiği "Arjantin'in Ekim 2025 ara seçimlerinde de aynı stratejiyi uyguladı" ve "oradaki seçmenleri, ülkenin zihinsel olarak dengesiz başkanı Javier Milei'nin partisini desteklemeye zorlamakta başarılı oldu."
Washington, ülkeler itaat etmezse ne olacağını göstermek için kıyılarında bir donanma filosuyla uygun mesajı veriyor: "Doğru adamlar olduğu sürece seçmekte özgürsünüz; aksi takdirde aç kalırsınız."
Dolayısıyla, Venezuela ile savaşa girmek için, çalışan iki beyin hücresi olan herhangi biri tarafından dikkate alınmaya değer hiçbir neden öne sürülmedi.
Asıl neden bizzat saldırganlar tarafından açıkça izah ediliyor. Trump'ın kendi sözleriyle:
"Ben (görevden) ayrıldığımda Venezuela çökmeye hazırdı. Orayı ele geçirebilirdik. Tüm o petrolü alabilirdik. Hemen yanı başımızda olacaktı."
Daha yakın zamanda, belki de "narko-terörizm" senaryosundan sıkılan Trump, "petrol ve arazi haklarını" istediğini itiraf etti.
Kongre Üyesi Maria Elvira Salazar, "Amerikan petrol şirketleri için Venezuela bir bayram yeri olacak, çünkü bir trilyon dolardan fazla ekonomik faaliyet söz konusu," diyerek övündü.
Bu satış konuşması, Washington'un uşağı Machado tarafından Amerika İş Forumu'ndaki bir konuşmada daha da detaylandırıldı. Orada "gururlu, istikrarlı bir demokrasi"ye liderlik eder etmez, "1,7 trilyon dolarlık bir fırsat" sunan "devasa bir özelleştirme programı" olacak:
"Piyasaları açacağız... Ve Amerikan şirketleri yatırım yapmak için, bilirsiniz, süper stratejik bir konumda... Bu ülke, Venezuela, Amerikan şirketlerinin yatırımı için en parlak fırsat olacak" ve bu şirketler "çok para kazanacak."
O halde, siyasi ve medya kurumlarında bir saldırıya karşı bulunan tek eleştiri, taktiksel endişelerden ibaret. İşe yarayacak mı? Trump saldırganlığın bedelini ödemeden kurtulabilecek mi?
Böylece darbenin planlayıcısı Elliott Abrams, Venezuela'nın "daha önce" bir demokrasi olduğunu ve "köklü bir demokratik geçmişe" sahip olduğunu açıkladı; kelimelerin herhangi bir anlamı varsa, bununla ABD yönetimindeki bir cuntayı ve kurgulanmış sömürgeyi kastediyor olmalı.
Eğer saldırı başarılı olursa, "petrol üretimi yeniden artmaya başlayabilir... Chávez-Maduro yıllarından önce olduğu gibi, Venezuela Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir petrol tedarikçisi ve Latin Amerika'da bir ortak olabilir."
Umulur ki "Küba ve Nikaragua" da düşer, ancak saldırganlık Amerika'nın "uluslararası sahnedeki nüfuzuna" zarar verebilir. Abrams sözlerini, "ilk dönemde Maduro'ya uyguladığımız iktisadi ve diplomatik baskının kesinlikle yeterli olmadığından" yakınarak bitiriyor.
Eski OAS büyükelçisi ve Harvard öğretim görevlisi Arturo McGields, "ABD 26 yıldır müzakereler, tavizler, yaptırımlar ve havuç-sopa kombinasyonu yoluyla Venezuela'da demokrasiyi yeniden tesis etmeye çalıştı. Hiçbir şey işe yaramadı," diye belirtti.
Ülkenin GSYİH'sinin belki de yüzde 75'ini yok eden ve on binlerce ya da yüz binlerce sivili öldüren yasa dışı bir ekonomik kuşatma, başarısız bir paralı asker istilası ve sayısız darbe girişimi ilkesel olarak yanlış değil, sadece taktiksel olarak talihsiz görülüyor; çünkü hiçbiri "işe yaramadı".
Liberallerin bu sadizm gösterisi karşısında sergilediği coşku oldukça ifşa edici. Örneğin Rebecca Heinrichs, Venezuela yeterince sıkıştırılırsa Küba'nın düşebileceğine dikkat çekti.
Venezuela'ya "o kadar çok" baskı uygular ve onlara dayatılan yasa dışı deniz ablukasıyla "gelirin yüzde 80 ila 85'ini" ortadan kaldırırsanız, sivil nüfus için "derhal daha fazla kriz yaratırsınız" ve "bu baskıyı daha da fazla hissederler ve Maduro'yu suçlarlar"; başka bir deyişle Küba tarzı.
Son yıllarda Venezuela'ya karşı yürütülen yasa dışı rejim değişikliği operasyonlarının kilit mimarlarından biri olan James Story, tüm standart propaganda suçlamalarını tekrarlayan bir köşe yazısı kaleme aldı.
Story, Venezuela ihracatına yönelik son petrol ablukasının hükümeti devirmek için "daha etkili ve kabul edilebilir bir yol" olduğunu, çünkü "bu gelir akışını sıkmanın" halkı, "o (Maduro) iktidarda olmadan yaşamın, onun kalmasına tercih edilebilir olduğunu kabul edecek" kadar aç bırakacağını belirterek büyük bir zevkle anlattı.
Şeffaf ikiyüzlülüğü fark edeceksiniz; zira ABD, Venezuela'ya yönelik "topyekûn ve tam ablukasından" bir ay önce, "İran'ın uluslararası sularda ticari bir gemiye silahlı biniş ve el koyma gerçekleştirmek için askeri güç kullanmasını, seyrüsefer serbestisini ve ticaretin serbest akışını baltalayan, uluslararası hukukun açık bir ihlali" olarak kınamıştı.
Mesele Batılı gazetecilerin, İran'ı kınayıp ardından kendisi küresel korsanlık yapan Washington'un propaganda planından haberdar olmaması değil, zira bu kamuoyuna açıkça bildirildi.
Daha ziyade, noktaları birleştirmek medyayı devlet propagandasına tamamen hizmet eder halde ifşa edecek ve oyunu açığa çıkaracaktır.
Elbette, Venezuela'nın sözde "düşman devletlerle" işbirliği yapmasından daha fazla öfke uyandıran bir şey yok. Suçlamalar doğru olsa bile bu, tartışmanın bir parçası olmak istiyorsanız kabul etmeniz gereken temel ilkeyi gösteriyor: Hiçbir ülke, ne kadar zayıf olursa olsun, sebepsiz Batı saldırganlığına karşı kendini savunma hakkına sahip değildir.
Böylece Elliot Abrams, "ABD çıkarlarına düşman ülkelere Güney Amerika anakarasında bir operasyon üssü sağlayan Çin, Küba, İran ve Rusya ile işbirliği" ve "Venezuela'dan ABD topraklarına ulaşabilecek" silahlar nedeniyle ABD'nin Venezuela'ya saldırmasını talep etti.
Abrams'ın bu tür saldırıların "yasallığı" ile ilgili bir sorunu yok, sadece "başarı şansı konusunda şüpheleri" var. Ülkeyi "sadece aç bırakmak yeterli olmayacaktır: Askeri saldırılarla iktidardan uzaklaştırılmalı, bu da rejimin ordudaki destek yapılarını kargaşaya sürükleyecek ve kendi geleceklerinden korkmalarını sağlayacaktır."
Hiç şüphe yok ki Nazi basını da Sovyetler Birliği'ni işgal etmeden önce Barbarossa Harekâtı'nı aynı gerekçelerle "eleştirmişti". İdeolojik mirasçıları, nüfusu "aç bırakmanın" kazanmak için yeterli olmadığını öğrendiler; rakiplerini ezmeli "ve kendi geleceklerinden korkmalarını sağlamalılar."
Aslında, en ufak bir ironi belirtisi olmaksızın, Machado'nun sözleriyle ABD'ye "asimetrik" olarak "saldıranın" "Castro'nun Küba'sı" ile Venezuela olduğunu okuyoruz; tabii ki tam tersi değil.
ABD saldırganlığının amacı, "enerji, altyapı, teknoloji ve tarım alanlarında ABD yatırımları için olağanüstü bir sınır" açmaktır.
Kısacası, Washington ve müttefikleri, liberal medyanın sevgilisi David Frum'un ifadesiyle, Venezuela'nın Mafya Babası'nın yasakladığı kişilerle "ilişkili olmasına" tahammül edemiyor.
Bu yüzden "hedef, (Hugo) Chávez ve Maduro'dan önce var olan Venezuela demokrasisini yeniden tesis etmektir"; ki bu da yine ABD yönetimindeki cuntaya ve kurgulanmış oligarşiye atıfta bulunuyor olmalı.
En uçtaki "eleştirmenlerin" Batı saldırganlığının başarılı olamayabileceği uyarısında bulunduğu, şahinlerin ise "askeri saldırıların" "onları kendi gelecekleri için korkutabileceğini" neşeyle kutladığı şeye "kamusal tartışma" deniyor.
Batı entelektüel kültüründeki derin totaliter damar, bu ifadelerle ve bunlara verilen tepkilerle harika bir şekilde resmediliyor: Tepki sıfır.
Sadık ve beyni yıkanmış Batılılar, aynı tür argümanların Putin İsveç'i işgal etmek istese, Ayetullah Hamenei İsrail'i işgal etmek istese ya da Şi Cinping Tayvan'ı işgal etmek istese onlar tarafından da pekâlâ kullanılabileceğini fark edemiyor.
Bu durum, Batılı entelektüellerin dünya düzenini ve şiddeti refleks olarak Putin'in baktığını iddia ettikleri şekilde gördüklerini gösteriyor: "Bizim nüfuz alanımız var ve orayı istediğimiz gibi yönetmeliyiz." Bu tür basit gözlemler, ne kadar bariz olurlarsa olsunlar, kültürlü çevrelerde dile getirilemez.
Bu yollarla Batı medyası, egemen bir devlete karşı yürütülen sebepsiz saldırganlık kampanyasının yüzyıldaki ders kitaplarına geçecek örneklerinden birinin fiilen hizmetkârı haline geldi.
Çeviri: YDH