Hizbullah Venezuela'da: Yirmi yıllık suçlamanın aşamaları

img
Hizbullah Venezuela'da: Yirmi yıllık suçlamanın aşamaları YDH

"2000’li yılların ortalarından itibaren Hizbullah ismi, ABD Kongresi’nin Latin Amerika ve özellikle Venezuela hakkında düzenlediği oturumların değişmez bir unsuru haline geldi."


Ali Hasan Murad


YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı gazeteci Ali Hasan Murad, Hizbullah’ın Venezuela’daki varlığına dair ABD kaynaklı anlatının, somut delillerden yoksun siyasi bir kurgu olduğunu ve Latin Amerika’daki sol rejimleri şeytanlaştırmak amacıyla Siyonist lobi ve Cumhuriyetçi kanat tarafından üretildiğini analiz ediyor. Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin operasyonel kanıt bulunmadığını kabul etmesine rağmen, bu iddianın yüzlerce Kongre oturumu ve şaibeli medya haberleriyle sistematik bir şekilde "tartışılmaz bir gerçeğe" dönüştürüldüğünü vurgulayan Murad, bu sürecin, "güvenlikleştirme" stratejisiyle Venezuela, İran ve Hizbullah arasında hayali bir eksen yaratarak ABD’nin jeopolitik müdahalelerine zemin hazırladığı belirtiliyor.

Washington’da suçlamaların her zaman kanıta ihtiyacı yoktur; siyasetin hayal gücüyle kesişmesi ve suçlamanın bir anlığına Kongre’nin her iki kanadındaki komite oturumlarında odak noktası haline gelmesi yeterlidir.

"Hizbullah Venezuela’da" anlatısı, aynı anda birden fazla amaca hizmet etmek üzere tasarlanmış hazır bir siyasi ürün olarak işte böyle doğdu.

Bu amaçlar, Latin Amerika’daki sol rejimleri devirmeye ve servetlerini yağmalamaya hazırlık olarak şeytanlaştırmaktan, "İsrail"in Orta Doğu’da yaptıklarını meşrulaştıran "küresel" bir düşman imajı ihraç etmeye ve tarihsel olarak Cumhuriyetçi adayların yararlandığı seçmen tabanını konsolide etmeye kadar uzanıyor.

2000’li yılların ortalarından itibaren Hizbullah ismi, ABD Kongresi’nin Latin Amerika ve özellikle Venezuela hakkında düzenlediği oturumların değişmez bir unsuru haline geldi.

Bu sürecin başlangıcı, merhum Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez liderliğindeki sol rejimlerin Latin Amerika’da yükselişe geçtiği 2005 yılına uzanıyor.

O dönemde Kongre içindeki Cumhuriyetçi üyeler, Chávez, Küba, İran ve Hizbullah arasında bağlantı kurarak ABD sınırlarına yaklaşan "terör tehdidi" konusunda uyarılarda bulunmaya başladı.

Bu ilişkilendirme, genel siyasi bağlamdan kopuk değildi; aksine ABD hegemonyasına karşıt politikalar izleyen rejimlerle daha geniş çaplı bir mücadelenin parçası olarak gündeme geldi.

İran eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Karakas’a yapacağı ilk ziyaretten kısa bir süre önce, 2006 yılında suçlamalar şiddetlendi.

Bu aşamada ABD’li vekiller, Venezuela’nın İran ile ilişkilerini geliştirmesi konusunda uyarılarda bulunmaya başladı ve Hizbullah’ı üçüncü bir unsur olarak denkleme dahil etti.

Söz konusu hamle, Irak işgali öncesinde Saddam Hüseyin ile el-Kaide arasında kurulan bağa benzer şekilde, bir "üçlü eksen" (Chávez-İran-Hizbullah) imajı yaratma girişimiydi.

İlerleyen yıllarda, Hizbullah’ın Latin Amerika’daki ve temel olarak Venezuela’daki sözde rolünü ele alan onlarca oturum düzenlendi.

Bu oturumlar, örgütün Venezuela’da operasyonel veya askeri varlığına dair somut deliller sunamasa da suçlamaların tekrarı, iddiaların medyada ve akademik çevrelerin çoğunda "yerleşik" bir anlatıya dönüşmesinde temel rol oynadı.

Suçlama, tehlikeyi bertaraf etmek ve etkisiz hale getirmek için harekete geçilmesi gerektiğine dair kamuoyunu kademeli olarak ikna etme süreci anlamına gelen "güvenlikleştirme" kavramı uyarınca bir çıkış noktası olarak ele alındı.

Bu iddiaların en önde gelen kaynaklarından biri, İspanyol gazeteci "Antonio Salas"ın Venezuela’daki Hizbullah ve diğer örgütlerle bağlantılı ağlara sızdığını iddia ettiği kitabıydı. Ancak kitabın içeriği incelendiğinde, dayandığı "delillerin" Chávez karşıtı gazete makaleleri ve belgelenmemiş tanıklıklardan öteye gitmediği görülüyor.

Siyonist çevrelere yakın olarak sınıflandırılanlar da dahil olmak üzere bazı Batılı akademisyen ve araştırmacılar bile, bu anlatıların profesyonelliğini ve Venezuela’da Hizbullah’ı temsil ettiği öne sürülen şahsiyetlerin güvenilirliğini sorguladı.

Buna paralel olarak iddialar, Margarita Adası’ndaki sözde eğitim kampları veya Venezuela makamlarının desteğiyle örgüt tarafından yönetilen mali ağlar hakkındaki hikayelerle ABD ve uluslararası medyaya taşındı.

Fakat 2009 yılında el-Cezire kanalının yaptığı araştırma da dahil olmak üzere bağımsız gazetecilik soruşturmaları, adadaki Arapların Sünni çoğunluklu olduğunu ve örgütün askeri ya da örgütsel faaliyetine dair hiçbir emare bulunmadığını ortaya koydu.

Buna rağmen, iddiaların yalanlanması kışkırtıcı söylemin gerilemesini sağlamadı.

En belirgin tezat, Amerikan kurumlarının kendi içinde yaşandı. Kongre oturumlarında Dışişleri Bakanlığı ve ABD Büyükelçiliği’nden üst düzey yetkililer, "bağış toplama" iddiaları ile herhangi bir operasyonel veya askeri kapasitenin yokluğu arasında ayrım yaparak, Hizbullah’ın Latin Amerika’da ve özellikle Venezuela’da operasyonel faaliyetlerine dair kanıt bulunmadığını kabul etti.

Yine de bazı vekiller ve düşünce kuruluşları, yakın tehlike söylemini yaymaya devam etti.

Daha sonra bu anlatı, Hizbullah’ın uyuşturucu ticareti veya Meksika kartelleriyle, hatta "El Chapo" gibi figürlerle ilişkilendirilmesi gibi dosyalarla genişletildi.

Ancak adli belgeler ve basın haberleri, sonrasında bu iddiaların zayıflığını ortaya koymakla kalmadı, bazı durumlarda ABD kurumları ile bu karteller arasındaki işbirliğini de ifşa etti. Bu durum, "Terörle Savaş"ın bir parçası olarak sunulan söylemin temelini çürüttü.

Chávez’in ölümü ve Nicolás Maduro’nun iktidara gelmesiyle kampanya durmadı, aksine yeni bir formatla yeniden üretildi.

Venezuela rejimi bir "terör sığınağı" olarak sunulmaya başlandı ve Tarık el-Aysami (Suriye kökenli) gibi yetkililerin isimleri, tehlike imajını büyütmek için kullanıldı; oysa hakkındaki resmi ABD yaptırım metninde Hizbullah ile işbirliğine dair doğrudan bir suçlama yer almıyordu.

2005-2018 yılları arasında ABD Kongresi’nin iki kanadında, Hizbullah’ın Latin Amerika’daki sözde operasyonel varlığını ele alan yaklaşık 100 oturum düzenlendi; bunlardan 40 kadarı, Hizbullah’ın faaliyetlerini "kolaylaştıran" devlet olarak özellikle Venezuela’yı konu aldı.

Bu oturumlarda ifade vermeye çağrılan kişilerin çoğu, Siyonist lobinin ve bilhassa Likud kanadının (özellikle Demokrasileri Savunma Vakfı) uzantısı olan düşünce kuruluşlarından gelen "uzmanlar"dı.

Delil yokluğunda bile bu sistematik tekrar, iddianın Amerikan siyasi söyleminde "tartışılmaz bir gerçeğe" dönüşmesine katkı sağladı.

Çeviri: YDH