Yeni Amerikan istilasına nasıl karşı koyacağız?

img
Yeni Amerikan istilasına nasıl karşı koyacağız? YDH

''Gerçek hesaplaşma, düşmanın askeri kapasitesini yüceltmekten değil, onun zayıf ve sürdürülemez noktalarını hedef almaktan geçiyor.''


İbrahim el-Emin


YDH- El-Ahbar Genel Yayın Yönetmeni İbrahim el-Emin, ABD-İsrail öncülüğündeki emperyalist düzenin bölgeyi bilinçli ve kalıcı bir büyük savaşa sürüklediğini tartıştığı yazısında, bölgesel aktörlerin tutumlarını, bağımsız ahlaki pozisyonlar olarak değil, daralan manevra alanları içindeki çıkar savunuları olarak değerlendiriyor. Eski kırmızı çizgilerin geçerliliğini yitirdiğini, düşünme biçimlerinin ve mücadele araçlarının köklü biçimde değiştirilmesi gerektiğini ifade eden el-Emin, oyalanma, analiz yapma ve sinyalleri okuma uyuşukluğundan koparıp düzenin bilinçli tercihlerine karşı tarihsel bir saflaşmaya zorlamaya çağırıyor.

Karar alma masasında oturanların konumuna kimsenin imrenmesi beklenemez. Net görünen bir tablo, tek başına karar vermek için yeterli değildir. Maliyet beklentilerin üzerine çıksa bile, yönetilebilir olabilir. Asıl zorluk, her şeyi kontrol etmek istediğini açıkça ortaya koyan ve bunu bir daha ele geçmeyecek bir fırsat olarak gören bir düşmanla yaşanması muhtemel çatışmanın doğasında yatmaktadır.

Genel çerçevede bakıldığında, uluslararası güç dengesini analiz edenler öne çıkacaktır. Örneğin, Amerika’nın yeni savaşlarında Rusya ve Çin’in nasıl bir pozisyon alacağı gibi sorular gündeme gelecektir. Bölge ölçeğinde ise, İsrail ve Amerika’nın yayılmacılığı karşısında Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın gerçek tutumlarının ne olduğu sorusu varlığını koruyacaktır.

Bu ülkelerin tutumunu sorgulamak, aralarındaki ve Washington ile olan anlaşmaların niteliğini göz ardı etmek anlamına gelmez. Ancak Güney Yemen’de ya da Halep’te yaşananlar ile Mısır’ın Libya ve Sudan’daki gelişmelere giderek daha yüksek sesle itiraz etmesi, bölgesel güçlerin inisiyatif almaya karar vermeleri hâlinde dahi sahip oldukları manevra alanının sınırlı olduğunu göstermektedir.

Bu durum, İran’ı ya da direniş güçlerini savunmakla değil, doğrudan kendi etki alanlarını korumakla ilgilidir. Ancak doğrudan hesaplamalarda, insanlar ellerindeki mücadelenin unsurlarına geri dönerler: Gerçek mücadele yeteneklerini değerlendirmek için değil, karşı tarafın zayıf noktalarını aramak için.

Hava ve deniz üstünlüğüne, teknolojik kapasitelere odaklanmak ya da Amerikalıların, İsraillilerin, Avrupalıların ve bazı Arap müttefiklerinin güvenlik ve istihbarat yeteneklerini abartmak akıllıca değildir. Yapılması gereken, Amerika ve İsrail gibi bir düşmanın uzun süre dayanamayacağı zayıf noktaları test etmektir. Son iki yıldır süren çatışmanın da gösterdiği üzere, bu zayıf noktalar bir yandan bu ülkelerin toplumlarının iç yapılarında, diğer yandan ise güçlü mali kaynaklarının kayıpları telafi etme kapasitesinde bulunmaktadır.

Dahası, Amerika’nın Güney Amerika’yı işgal etmekten ne kazanacağına dair hayali spekülasyonlara giremeyiz ve girmemeliyiz. Irak ve Afganistan işgallerinin gerçek ekonomik ve mali sonuçlarına yüzeysel bir bakış bile, bu kayıpların ciddi boyutlarda olduğunu doğrulamaya yeterlidir.

Bazıları, Amerika gibi bir süper gücün bölgemizdeki karar alma süreçlerini kontrol etmeyi başarması hâlinde bu kayıplara katlanmaya hazır olduğunu iddia etse de, bu argüman son yirmi yılın gerçekleriyle örtüşmemektedir. Amerika, bölgenin tamamındaki karar alma mekanizmalarını tek taraflı olarak kontrol edememektedir. Aksine, son 25 yılda yürüttüğü savaşlardan elde ettiği kazanımları koruyabilmek için ülkeler içinde yıkıcı faaliyetlere yönelmiş, mali ablukaları sertleştirmiş, daha fazla yaptırım uygulamış ve İsrail’in pervasız savaşlarına kılıf sağlamaya mecbur kalmıştır.

Bu bağlamda bölgemiz bugün; ABD ve İsrail’in, Avrupa’nın katılımıyla ve muhtemelen bölgedeki bazı ülkelerin desteğiyle, İran’daki rejimi devirmeyi, Lübnan, Irak ve Yemen’deki direniş güçlerini tasfiye etmeyi ve Gazze ile Batı Şeria’daki halkı yerinden etmeye yönelik savaşı sürdürmeyi hedefleyen yeni bir savaşa hazırlık sürecindedir.

Bu hazırlık, çoğu zaman olduğu gibi beklemeyi ya da veri analizine, mesaj okumaya ve aracı kişilerle yapılan görüşmelere takılıp kalmayı gerektirmez. Bu tür görüşmelere kapıyı kapatmak ve karşı tarafa artık diyalog için alan kalmadığını açık biçimde göstermek daha akılcı olabilir.

Amerika’nın aradığı ve fiilen teslimiyet anlamına gelen müzakereler, Amerikan hegemonyasına karşı mücadele edenler açısından ne mümkündür ne de kabul edilebilirdir. Bu durum, herkesin yaklaşmakta olan büyük çatışmaya hazırlanması gerektiği anlamına gelir. Son derece sert olacak bu çatışma, bölgenin kaderini önümüzdeki on yıllar boyunca belirleyebilir.

Bu süreç, düşman saflarının kendi içleri dâhil olmak üzere, bölgedeki her ülkede derin siyasi ve toplumsal bölünmelerin yaşandığı bir zeminde ilerlemektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde dahi Donald Trump’ın uzun süre iktidarda kalması olası görünmemektedir.

Buna rağmen, yaklaşan ara seçimlerde yenilgi yaşayacağını hissetse bile, Trump bunun Amerikan kamuoyunun ruh hâlini etkileyecek dış politika başarıları elde etmek için bir fırsat sunduğuna açıkça inanmaktadır. Amerikalıların güç takıntısına ve mutlak güce duyduğu kalıcı hayranlığa güvenmektedir. Bu da Trump’ın ara seçimleri kaybetme korkusunun onu küresel stratejisini yeniden değerlendirmeye sevk etmeyebileceği anlamına gelmektedir. Dahası, “Önce Amerika” hareketinin Trump’ı pervasız politikalarını durdurmaya zorlayacak yeterli güce sahip olduğuna dair hiçbir emare bulunmamaktadır. Bu da savaşın kaçınılmaz olduğu varsayımıyla hareket edilmesini zorunlu kılan bir başka etkendir.

İsrail’de ise düşman liderlerin — yalnızca Netanyahu’nun değil, tamamının — bunun tüm düşmanlarına yıkıcı darbeler indirmek için uygun bir an olduğu konusunda hemfikir oldukları açıktır. Günümüz dünyasında kesin ve nihai bir darbenin mümkün olmadığını bilmekle birlikte, sürekli “çim biçme” stratejisiyle hareket etmektedirler. Bu nedenle, bazıları tarafından Netanyahu ve sağcı koalisyonun “dikkatsizliği” olarak yorumlanan tutum, gerçekte “tüm İsrail’in” hedeflerinin açık bir ifadesidir. Sonuç olarak, düşman uygun bir bedel ödemedikçe geri adım atmayacaktır.

Nesnel bir bakışla değerlendirildiğinde, İsrail’in açık cepheler politikası izlediği ve bu cephelerden herhangi birinin kapanmasına yol açacak hiçbir anlaşmayla ilgilenmediği görülmektedir. Aksine, fırsat doğduğunda etkisini genişletebilmek için daha geniş bir hareket alanı sağladığına inanmaktadır. Bu yaklaşım, Gazze ve Lübnan örneklerinde olduğu gibi büyük ölçekli savaşlara geri dönmeyi de kapsamaktadır ve Amerika’nın buna yönelik herhangi bir itirazı bulunmamaktadır.

Dolayısıyla, Trump’ın pervasızlığı, İsrail’in yayılmacılığı ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı Arap ülkelerinin bölgenin yeniden şekillendirilmesinde oynadığı rol karşısında şu temel soruyla yüzleşilmektedir: Yeni kampanyaya hangi araçlarla karşı koyacağız ve sorumlular, düşünme kalıplarını değiştirip son turlarda kısıtlamaya dönüşen kırmızı çizgileri kaldırmaya karar verdi mi?

Çeviri: YDH