ABD ittifak sisteminin yeni sınavı: Japonya–Güney Kore savunma ortaklığı mümkün mü?

img
ABD ittifak sisteminin yeni sınavı: Japonya–Güney Kore savunma ortaklığı mümkün mü? YDH

“ABD ve müttefikleri, eşzamanlı ve çok cepheli risklerin yaşandığı bir döneme girmektedir. Mevcut konjonktürde Japonya ve Güney Kore, yalnızca on yıl önce politik olarak tahayyül edilmesi zor olan stratejik açıdan kaçınılmaz sorularla karşı karşıyadır.”


Ju Hyung Kim


YDH- Güney Koreli savunma analisti ve politika uzmanı Ju Hyung Kim, dünya siyasetinin aynı anda birden fazla cephede kriz üreten bir döneme girdiğini ve bu yüzden ittifakların artık sözle değil, birlikte somut askeri kapasite üretebilme becerisiyle anlam kazandığını belirttiği yazısında, Japonya ile Güney Kore’nin geçmiş gerilimlere rağmen bu yeni ortamda savunma alanında birlikte çalışmasının stratejik bir zorunluluk hâline geldiğini anlatıyor.

Hint-Pasifik ve Avrasya’daki stratejik ortam giderek istikrarsızlaşırken, müttefikler arasındaki savunma iş birliğinin mantığı da dönüşmektedir. Tayvan Boğazı’nda büyük bir kriz yaşanma ihtimali, Kuzey Kore’nin nükleer başlık taşıyabilen füze kapasitesini hızla artırması ve Almanya Dışişleri Bakanı’nın da işaret ettiği üzere Rusya’nın 2029’a kadar başka bir Avrupa ülkesini işgal etme olasılığı, aynı sonuca işaret etmektedir: ABD ve müttefikleri, eşzamanlı ve çok cepheli risklerin yaşandığı bir döneme girmektedir.

Bu koşullar altında ittifakların inandırıcılığı artık yalnızca siyasi eşgüdüme değil, ortakların birlikte somut savunma kabiliyetleri üretip üretemeyeceğine de bağlıdır. Mevcut konjonktürde Japonya ve Güney Kore, yalnızca on yıl önce politik olarak tahayyül edilmesi zor olan stratejik açıdan kaçınılmaz sorularla karşı karşıyadır: Bu iki ülke, istihbarat paylaşımı ve ortak tatbikatların ötesine geçerek anlamlı bir ortak silah geliştirme sürecine girebilir mi? Eğer girebilirlerse, geçmişteki iş birliği programlarının hatalarını nasıl tekrarlamaktan kaçınabilirler?

ABD ile Japonya tarafından ortaklaşa geliştirilen F-2 savaş uçağı, genellikle ibretlik bir örnek olarak hatırlanır. F-16 temel alınarak ve Japonya’nın deniz savunma ihtiyaçlarına uyacak şekilde önemli ölçüde değiştirilerek geliştirilen F-2, yüksek birim maliyeti ve sınırlı ihracat potansiyeliyle ün kazanmış; Washington’daki eleştirmenler bu projeyi Japon sanayi korumacılığına verilmiş pahalı bir taviz olarak görmüştür. Tokyo’daki eleştirmenler ise projeyi, ABD’nin teknolojik denetimi altında kısıtlanmış bir özerkliğin sembolü olarak değerlendirmiştir. Her iki anlatı da doğruluk payı içerse de, programın sunduğu derslerin tamamını kavrayamamıştır.

F-2’nin temel sorunu teknolojik bir başarısızlık değildi. Aksine program, kompozit kanat gövdesi teknolojisinde kayda değer ilerlemeler sağlamış ve aktif elektronik taramalı dizi (AESA) radarın erken dönem operasyonel kullanımına öncülük etmiştir. Bu kazanımlar, Japonya’nın havacılık mühendisliği altyapısını korumasına ve daha sonra Küresel Muharip Hava Programı’na (GCAP) katılımı da dâhil olmak üzere yeni girişimlere zemin hazırlamıştır. Asıl başarısızlık, ortaklığın kurumsal tasarımında yatıyordu: Karar alma yetkisi asimetrikti, Japonya’nın ihracat esnekliği ABD düzenlemeleriyle ciddi biçimde kısıtlanmıştı ve sanayi iş paylaşımı verimlilikten ziyade siyasi uzlaşmalarla şekillenmişti. Sonuç olarak, genişletilebilir ve sürdürülebilir bir iş birliği modeli ortaya konulamamıştır.

Bu deneyim zaman zaman, ortak savunma geliştirme girişimlerinin doğası gereği kusurlu olduğunun kanıtı olarak sunulmaktadır. Oysa gerçekte gösterdiği şey daha özgüldür: Ortak geliştirme, taraflardan birinin teknolojiye, pazar erişimine ve kural koyma süreçlerine hâkim olduğu koşullarda çökmektedir. Bu durum, günümüz Japonya–Güney Kore ortaklığı için aynı şekilde geçerli değildir.

ABD–Japonya ilişkisinin aksine, Japonya ve Güney Kore olası bir ortak geliştirmeye orta ölçekli güçler olarak başlayacaktır. Taraflardan hiçbiri savunma alanında belirleyici bir teknolojik üstünlüğe sahip değildir; her iki ülke de savunma sanayi tabanlarını ayakta tutabilmek için ihracat rekabetçiliğine ihtiyaç duymaktadır.

Tehdit algıları arasındaki ciddi fark zamanla kapanmaktadır; Kuzey Kore’nin füze ve nükleer kapasitesinin olgunlaşması ve bir Tayvan krizinin stratejik yayılma etkisinin daha net görülmesi bu süreci hızlandırmaktadır. Bu görece simetri, siyasi riskleri ortadan kaldırmasa da, F-2’nin geliştirildiği dönemde tahayyül edilemeyen dengeli bir iş birliği için teşvikler yaratmaktadır.

Stratejik çevre de bu mantığı daha da güçlendirmektedir. Tayvan Boğazı’nda yaşanacak bir askeri çatışma, ABD’nin istihbarat varlıklarının, füze savunma kapasitesinin ve deniz kuvvetlerinin büyük bir bölümünü kaçınılmaz olarak meşgul edecektir. Böyle bir durumda Kore Yarımadası’nın önemi ortadan kalkmayacak; aksine daha kırılgan hâle gelecektir. Kuzey Kore liderliği, müttefiklerin dikkatinin dağıldığı anları fırsata çevirmeye istekli olduğunu daha önce göstermiştir.

Taktik nükleer silahların ve karar alma süresini kısaltmak üzere tasarlanmış çeşitli taşıma sistemlerinin genişletilmesi ise daha geniş bir örüntüye işaret etmektedir: Revizyonist ülkeler, ABD ve ortaklarının çoklu cephelerde caydırıcılığı sürdürüp sürdüremeyeceğini test etmektedir.

Bu bağlamda Japonya–Güney Kore savunma iş birliği, basit bir uzlaşı ya da sembolik bir adım olarak değil, sistemik riski azaltmaya yönelik bir tedbir olarak değerlendirilmelidir. Temel soru, bunu iç politikada tepki yaratmadan ve geçmiş programların kurumsal hatalarını tekrarlamadan nasıl hayata geçirilebileceğidir.

Yanıt, manşetlere taşınacak büyük platformların cazibesine kapılmaktan kaçınmak ve bunun yerine caydırıcılığı sessizce güçlendiren kabiliyet inşasına odaklanmakta yatmaktadır. Örneğin füze savunması öncelikle önleyiciler ya da fırlatma yetkisi üzerinden ele alınırsa politik açıdan hassas bir alan hâline gelir; oysa odak noktası ortak sensörler, izleme radarları ve atış kontrol yazılımları olursa bu hassasiyet büyük ölçüde azalacaktır.

Benzer şekilde, özellikle deniz gözetleme insansız hava araçları ve otonom denizaltı savunma platformları gibi insansız ve tanımlanabilir sistemler, egemenlik kaygılarını tetikleyen taarruz silahlarına kıyasla her iki ülkenin operasyonel ihtiyaçlarıyla daha açık biçimde örtüşmektedir.

Deniz sistemleri de umut vadeden bir başka alandır. Hem Japonya hem de Güney Kore, gelişmiş muharebe yönetim sistemlerine (CMS) ve güçlü gemi inşa kapasitelerine sahiptir. Modüler mimariye sahip ve ihracata yönelik suüstü muharip gemilerin ortak geliştirilmesi, birlikte çalışabilirliği artırırken üçüncü pazarlar için rekabetçi ürünler ortaya çıkarabilir. Uzay tabanlı erken uyarı ve dayanıklılık teknolojileri de benzer avantajlar sunmakta; nükleer komuta-kontrol düzenlemelerini değiştirmeden bölgesel istikrara katkı sağlamaktadır.

Bu şekilde yürütülecek bir ortak geliştirme süreci, Japonya ve Güney Kore’nin yalnızca kendi kabiliyet açıklarını kapatmakla kalmayacaktır. Aynı zamanda bölgedeki hasımlara, Kuzeydoğu Asya’daki caydırıcılığın artık tek bir merkeze değil, baskı altında dahi askeri gücü sürdürebilen yetkin ortaklardan oluşan bir ağa dayandığı mesajını verecektir. Buna ek olarak, bir Tayvan krizi sırasında ABD üzerindeki yükü hafifletecek ve nükleer eşiğin altında bölgesel dayanıklılığı güçlendirerek Kuzey Kore’nin tırmanma hesaplarını daha karmaşık hâle getirecektir.

Dolayısıyla F-2 savaş uçağından çıkarılması gereken ders, ortak geliştirmeden kaçınmak değildir. Aksine bu deneyim, ortak geliştirmenin denge, ölçeklenebilirlik ve stratejik hedefler etrafında tasarlanması gerektiğini göstermektedir. Üst üste binen krizlerin ve daralan zaman çizelgelerinin yaşanacağı bir on yılda, Japonya ve Güney Kore artık deklaratif iş birliğinden pratik entegrasyona geçme fırsatıyla karşı karşıyadır. Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, yalnızca iki ülkenin güvenliğini değil, tüm Hint-Pasifik’in istikrarını da belirleyecektir.

Çeviri: YDH