ABD’nin derinleşen borç ve siyasal krizini aşmak için kaosu ve çatışmayı küresel ölçekte yaymaya çalıştığı ifade edildi.
YDH- Ensarullah’ın resmi internet sitesinde yayımlanan analizde, ABD’nin tarihindeki “en tehlikeli eşikte” bulunduğu ifade edildi.
Analizde, Washington’un artık küresel işleri yöneten bir süper güç değil, kendi iç krizini sınırlarının ötesine taşımaya çalışan “kriz yüklü bir yapı” haline geldiği belirtildi. Büyük güç imajının ardında, derin yapısal krizlerle kuşatılmış kırılgan bir sistemin bulunduğu kaydedildi.
Analize göre Washington, içerde yaşadığı başarısızlıkları küresel alana yansıtarak stratejik bir “ileri kaçış” izliyor. Büyük bir ekonomik ve diplomatik gerileme ortamında ABD’nin, ekonomik, toplumsal ve siyasal kurumlarının merkezini vuran yapısal çöküşün sonuçlarından kaçınmak amacıyla “kaos üreten ve düşman imal eden bir operasyon odasına” dönüştüğü belirtildi.
Borç krizi ve ekonomik tablo
Analizde, kesin ekonomik ve saha verilerine dayanan ayrıntılı bir çalışmayla Washington’un “dünyanın polisi” rolünden, küresel istikrarı riske atan bir “kumarbaz” konumuna kaydığı aktarıldı. Bu dönüşümle ABD’nin, iç hesaplaşmasını ertelemek karşılığında dünya istikrarını masaya sürdüğü ifade edildi.
ABD medyasının rakipleri şeytanlaştırmakla meşgul olduğu belirtilirken, ülke ekonomisinin durgunluğa sürüklendiği ve dış politika kaynaklı borç yükü altında boğulduğu gerçeğinin gizlenemediği kaydedildi. Analize göre, toplam ABD borcu, devlet, şirket ve hanehalkı borçları dahil “98 trilyon dolara ulaşarak ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının dört katına çıktı.”
2026’nın başında artan faiz ödemelerinin federal borcu “38,4 trilyon dolara” taşıdığı aktarıldı. Daha çarpıcı olanın ise, yalnızca faiz ödemelerinin mali yılın ilk ayında “170 milyar doları aştığı” ve bu tutarın, vatandaşlara yönelik herhangi bir harcama başlamadan önce devlet gelirlerini tükettiği ifade edildi.
Hanehalkı ve “Amerikan Rüyası”
Analizde, ABD’de hanehalkı iflasının ortalama bir Amerikan vatandaşının “uçurumun kenarında yaşamasıyla” somutlaştığı belirtildi. Tüketici borçlarının “5,1 trilyon doları”, kredi kartı borçlarının ise “1,2 trilyon doları” aştığı aktarıldı.
Bu baskının, “Amerikan Rüyası’nı” yükselen fiyatlar nedeniyle günlük bir kabusa dönüştürdüğü kaydedilirken, konut maliyetlerinin pandemi öncesi döneme kıyasla “yüzde 35,2 arttığı” bildirildi.
“Düşman” üretimi ve dışa yönelim
Analizde, bu durumun, Trump yönetiminin çıkış yolu göremediği bir mali boğulma noktasına ulaştığı savunuldu. Yönetimin, başkanlığın ilk döneminde başlatılan ve ticaret savaşlarıyla şişirilen politikalarla “yapay çıkış yolları” aradığı ifade edildi. Bu savaşların içerde ters teptiği, fiyatları artırdığı ve ABD’nin üretim altyapısını vurduğu aktarıldı.
Bunun sonucunda Washington’un, başarısızlığın sorumluluğunu yükleyebileceği “harici bir düşman” arayışına yöneldiği, bu düşmanın kaynaklarının da bütçe açığını kapatmak için hedeflendiği ifade e dildi. Analizde, Washington’un Fransız strateji uzmanı Pierre Conesa’nın tanımladığı “düşman imalatı” mekanizmasını açık biçimde benimsediği belirtildi. Amacın krizi çözmek değil, “iç öfkeyi millileştirerek” dış bir hedefe yönlendirmek olduğu vurgulandı.
Siyasal tıkanma ve seçim baskısı
ABD’nin benzeri görülmemiş bir kurumsal felç ve parçalanma noktasına varan partizan bölünme yaşadığı ifade edilen analizde, ara seçimler yaklaşırken “dış düşmanın”, nesnel bir tehditten ziyade “özenle üretilmiş ve büyütülmüş bir siyasi araca” dönüştürüldüğü kaydedildi.
Başkanın onay oranlarının “yüzde 36’ya düştüğü”, Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünmelerin derinleştiği ve Beyaz Saray ile “derin devlet” olarak tanımlanan Pentagon ve istihbarat kurumları arasında bir çatışma yaşandığı aktarıldı.
Analizde, başkanın, parçalanmış iç cepheyi birleştirmek için kriz üretimine yöneldiği ve Rusya, Çin, Venezuela ve İran gibi ülkelerin “siyasi araçlara” dönüştürüldüğü belirtildi.
Kaynaklar üzerinden küresel hedefler
Analize göre ABD, bu kez demokrasi ve özgürlük söylemleriyle hareket etmiyor; bunun yerine yaptırımlar kılıfı altında “uluslararası bir yağmayı” açıkça hedefliyor. Bu yaklaşımın, mevcut uluslararası düzenin kalıntılarını yıkmayı ve zor gücüne dayalı yeni bir düzen dayatmayı amaçladığı belirtildi.
Venezuela başlığında, Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması ve “303 milyar varillik petrol rezervleri” üzerinden yürütülen girişimlerin, ABD’nin kaynak açığını başka ülkelerin zenginliklerini yağmalayarak kapatma çabasının örneği olduğu vurgulandı.
Ukrayna’ya ilişkin bölümde ise Washington’un özgürlük söylemlerinin ötesinde, “500 bin ton lityum” ve Avrupa’nın titanyum rezervlerinin “yüzde 20’sini” hedeflediği ifade edildi.
Grönland ve Panama başlığında, Grönland’ı “satın alma” veya kontrol altına alma girişimlerinin Arktik’te Rusya ve Çin üstünlüğüne duyulan korkuyu yansıttığı; dünya ticaretinin “yüzde 6’sının geçtiği” Panama Kanalı’nın ise tedarik zincirlerini güvence altına almak için baskı altında tutulduğu aktarıldı.
İran’ın ise İslami sistemi, enerji kapasitesi ve coğrafi konumu nedeniyle özel bir hedef olarak görüldüğü belirtildi. Analizde, İran’ın nükleer programının bir bahane olduğu, asıl meselenin Çin’in Kuşak ve Yol girişimindeki konumu ve Hürmüz Boğazı üzerinden “küresel petrol ticaretinin yüzde 30’unu” kontrol etmesi olduğu ifade edildi.
ABD’nin, Çin’in nadir toprak elementlerinin “yüzde 90’ını” kontrol etmesinin kendi sanayi geleceğini tehdit ettiğini kabul ettiği; bu nedenle Bolivya ve Şili’deki “lityum üçgeninde” sessiz baskı alanlarına yöneldiği, istihbarat ve ekonomik savaşlarla küresel lityum rezervlerinin “yüzde 60’ını” kontrol etmeyi hedeflediği aktarıldı.
Kongo ve Nijerya’da ise kobalt ve Afrika petrolü üzerinde Çin ortaklıklarını kırmaya yönelik bir mücadelenin tırmandığı, bunun tüm Afrika’nın istikrarsızlaşmasına yol açmasının Washington açısından “kabul edilebilir” görüldüğü kaydedildi.
“Stratejik panik” değerlendirmesi
Analizin sonuç bölümünde, Washington’un izlediği çizginin bir “güç politikası” değil, açık bir “stratejik panik politikası” olduğu belirtildi. Havalanan her uçağın, fırlatılan her füzenin, uygulanan her yaptırımın ve dışarıda tasarlanan her darbenin, “ABD emperyalizminin borç ve toplumsal bölünme kazanı patlamadan önce zaman satın alma girişimi” olduğu ifade edildi.
Tarihsel deneyimlerin kriz ihraç etmenin sorunları çözmediğini, aksine çöküşün maliyetini artırdığını gösterdiği hatırlatılırken, ABD’nin buna rağmen “son bir kumarı” oynamakta ısrar ettiği aktarıldı.
Analizde, Washington’un kendi kurduğu uluslararası hukuku ihlal ettiği, savunduğu sloganları parçaladığı, müttefiklerini kaybettiği ve merkezî konumunu korumak uğruna kaynaklarını tükettiği vurgulandı.
Metnin sonunda, ABD’nin artık dünyayı yönetmediği, “yalnız başına boğulmamak için çabaladığı” ifade edildi.