Amerika, Lübnan'da üçlü bakanlar heyeti peşinde

img
Amerika, Lübnan'da üçlü bakanlar heyeti peşinde YDH

"Bizdeki iktidar sahiplerinin sorunu, meseleyi yanlış anlamalarında yatmıyor; bilakis bazılarının bunun yürünmesi gereken 'gerçekçi ve akılcı bir seçenek' olduğuna kanaat getirmelerinde yatıyor."


İbrahim el-Emin


YDH - ABD, Lübnan sahasında İsrail'in güvenlik taleplerini en üst perdeden sahiplenerek, mevcut askeri denetleme mekanizmalarını devre dışı bırakıp doğrudan siyasi bir müzakere süreci dayatıyor. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin'in değerlendirmesine göre Trump yönetiminin atadığı temsilciler aracılığıyla yürütülen bu strateji, Lübnan’ı Direniş’i gayrimeşru ilan etmeye ve İsrail ile hasımlık statüsünü fiilen sona erdirmeye zorluyor.

İsrail'in Lübnan üzerindeki baskıları tırmanırken, Amerikan tarafı düşmanın [1] taleplerine her zamankinden daha fazla taraftar bir görüntü çiziyor.

Direniş cephesi için bu gidişatta yeni bir şey yok. Zira Birleşik Devletler, İsrail'in murad ettiği hiçbir şeye bugüne dek set çekmemiştir. Keza geçen yılki tecrübeler ve "çatışmaların durdurulması" anlaşmasının icra tarzı; Washington'ın, her bir teferruatta İsrail'in arkasında durduğunu vuzuha kavuşturmuştur.

Orada veya burada dillendirilen bazı imalar veya şerhler ise, mevcut hakikatin özünde hiçbir şeyi değiştirmemektedir.

Buna mukabil Lübnan'da, Amerikan cenahına gittikçe daha fazla yapışan ve Donald Trump'a karşı duranın yeryüzünden silinmeye mahkûm olduğu kanaatine dayalı bir panik hali yaşayan zümreler var.

Beyaz Saray sakininin iradesine muhalefet eden herkesin mukadderatına boyun eğmesi gerektiğini telkin eden teslimiyetçi bir eğilim bu...

Tom Barrack, elçi sıfatıyla Lübnan'a geldiğinde pek çokları, onun Lübnan asıllı oluşunun farklı bir Amerikan anlayışına kapı aralayabileceğine dair bahse tutuşmuştu.

Hatta bazıları, onun söylemi ile Lübnan'daki siyasetçilerin ekseriyetle Avkar Sefarethanesi'nden [2] duymaya alıştığı tutumları kıyaslamaya kadar işi vardırdı.

Barrack bilahare, kendisine verilen yetkinin geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde olduğunu savunarak sefaret ekibinin çalışma tarzından duyduğu hoşnutsuzluğu izhar etti.

Bu durum esasen, Trump'ın yönetim kadrosu dışından seçip gönderdiği yardımcılarının genel ahvalidir. Ancak çok geçmeden Barrack da kendisini aynı çarkın içinde buldu.

Öyle ki dar çerçeveli meclislerde İsrail'i eleştirir oldu; fakat tartışma köşeye sıkıştığında, uzun zamandır bilinen o meşhur nakaratı tekrarlayıp durdu: "İsrail'e baskı yapmaya muktedir değiliz. Hele ki 7 Ekim'den sonra Washington'da hiç kimse İsrail ile onun güvenliğini tartışmıyor. Lübnanlılar bunu idrak etmeli ve İsrail ile anlaşma projesinde bizimle yürümelidir!"

Suriye dosyasında İsraillilerle uğraşırken epey sıkıntı çeken Barrack; Morgan Ortagus'un, kendi ihtisas alanına girmeyen vazifeler üstlendiği varsayımındaydı. Lübnanlı yetkililerin huzurunda onu kasten Amerikan elçiler heyetinin "Teknik Asistanı" olarak niteledi.

Sonrasında ise onun ateşkes denetleme komitesiyle sahadaki koordinasyonu sağlamakla mükellef olduğunu; Lübnan'daki ordu komutanlığıyla müzakere oturumları tertiplediği gibi, aynısını düşman varlığında (İsrail) da yaptığını kesin bir dille ifade etti.

Malum olduğu üzere Ortagus, Amerikan subaylarının işgal ordusu subaylarıyla yan yana hazır bulunduğu Safed'deki Kuzey Bölge Komutanlığı üssünü ziyaret etmekteydi.

Zamanla Barrack, Lübnanlı yetkililerin dikkatini, Başkan Donald Trump'ın Büyükelçi Mişel İsa'yı geniş salahiyetlerle donatmaya karar verdiği hususuna çekti.

Her ne kadar Barrack ve Ortagus, İsa hakkında istihza (küçümseme) barındıran bir tonla konuşsalar da İsa, Lübnanlı yetkililere bundan böyle ne Barrack'ın ne de Ortagus'un adını pek duymayacaklarına dair iddialı konuştu.

Ve bir kez daha Beyrut'ta pek çokları; Mişel İsa'nın Lübnan dosyasını devralmasını ve Trump ile doğrudan özel bir iletişim kanalına sahip olmasını, Barrack'tan "daha Lübnanlı" olması ve Lübnan'ın ahvaline dair hafızasının hâlâ canlı olması hasebiyle, yardımcı bir faktör olarak telakki etti.

İsa, Lübnanlıların pek mahir olduğu o "ziyafet diplomasisi" oyununa süratle dâhil olmasına rağmen, diğer Amerikan diplomatlarından kayda değer bir fark ortaya koyamadı.

Bilakis, zaman geçtikçe yönetimine karşı rüştünü ispatlama derdine düştüğü görüldü. Lübnanlı yetkililerle, belli bir miktar "üstten bakış" ihtiva eden ve "Ben sizi iyi tanırım, bana manevra yapmayın" mantığına yakın bir üslupla tartışmaya başladı.

Aynı zamanda İsrail'in taleplerini öyle bir sahiplendi ki, bu durum kendisi ile Ordu Komutanlığı arasında gergin bir hava yarattı; en az iki görüşmede tartışmanın dozu yükseldi.

Sesin yükselmesi her ne kadar bağırmak anlamına gelmese de bu durum, adamdaki "Ordu komutanı beni dinlemeli ve taleplerime riayet etmeli" kanaatini yansıtmaktaydı.

Amerikalıların İsrail'in bakış açısını benimsemesi, sadece Hizbullah'ın tüm Lübnan topraklarında silahsızlandırılması meselesiyle sınırlı değil. Bu tutum, güvenlik düzenlemelerini de kapsıyor; bilhassa Birleşmiş Milletler güçlerini toplantı salonlarından bir an evvel çıkarmaya çalışmak suretiyle...

Böylece fiiliyatta, doğrudan farklı bir çerçeveye geçmek adına "Mekanizma"yı işlevsiz bir komite muamelesine tabi tutuyorlar. Tam bu noktada, Amerikalıların pratikte şu sonuçlara varacak bir tasavvur taşıdıkları aşikâr oluyor:

Evvela: Saha işlerini koordine etmek için genişletilmiş bir askeri mekanizmaya lüzum yoktur.

Zira Amerikan askeri kanadı, "sorun" olarak gördükleri meseleleri halletmek üzere İsrail ve Lübnan askerleri arasındaki doğrudan koordinasyon vazifesini bizzat üstlenebilir.

Bu çerçevede Uluslararası Güçler (UNIFIL), etkin veya özel bir rol oynayabilecek konumda değildir; bu da varlıklarını lüzumsuz kılmaktadır.

İkincisi: Büyük bir uzlaşıya götürebilecek fiili müzakereler, tabiatı gereği siyasi müzakerelerdir ve bunları iki hükümeti temsil eden mercilerin yürütmesi icap eder.

Bu zaviyeden bakıldığında; mademki Lübnan makamları, Büyükelçi Simon Kerem'i denetleme komitesindeki heyetine başkan seçerek İsrail ile doğrudan diyalogdaki sivil katılım engelini aştı; o halde Lübnan'ın bir adım daha ileri giderek, Amerikan himayesinde işgal hükümetini temsil eden bir bakanla bir araya gelecek üçlü bir müzakere komitesine katılmak üzere bir bakan görevlendirmesinin vakti gelmiştir.

Bu müzakerelerin, teknik değil bilakis siyasi bir vazife olması hasebiyle Nakura'da [3] yapılmaması, başka bir mekânın seçilmesi gerekmektedir. İşte burada Amerikalılar, bir model olarak "Suriye Tecrübesi"nden bahsetmektedirler.

Bu tasavvurlara binaen Lübnanlı yetkililer, denetleme komitesini lağvetme programının hızla ilerlediğini anlamış durumdalar.

Meselenin tehlikeli boyutu, sadece düşmanla kapsamlı bir anlaşmayı hedefleyen siyasi müzakerelere zorlamak değildir.

Asıl tehlike; 1701 sayılı karar [4] sanki mazi olmuş, 1949 Mütarekesi [5] zaman aşımına uğramış gibi Lübnan'a yeni bir "oldu bitti"yi kabul ettirme çabasıdır.

Mevcut vakıalar o denli farklı bir mantık dayatıyor ki, meş'um 17 Mayıs Anlaşması [6] dahi artık bir hedef olmaktan çıkmıştır.

Amerikalılar, bu sürecin Lübnan'daki kendi cemaatleri üzerindeki ağırlığını hafifletmek için şu merhaleli yaklaşımı pazarlamaya çalışıyor:

"Pekâlâ, önce siyasi çerçeveli bir güvenlik anlaşmasıyla başlayalım; barış, normalleşme ve işbirliğine dair diğer fikirleri ise sonraki aşamalara erteleyelim."

Ameliyede, bizdeki devlet erkânının pek sevdiği o "insanları aptal yerine koyma" (sakal sıvazlama) [7] müsameresi devam etmesin diye söyleyelim: Bugün Amerika'nın Lübnan'dan talebi, İsrail'in artık bir düşman olmadığını resmen ilan etmesinden aşağısı değildir.

Buna binaen Lübnan'ın, güney sınırında ve tüm topraklarında güvenlik gerekliliklerini temin etmesi; bu durumun da otomatikman Direniş'i gayrimeşru, kanunlarda ve anayasada yeri olmayan bir fiil saymaya götürmesi beklenmektedir.

Nihayetinde varılacak nokta, Direniş'in "yasa dışı örgüt" olarak tavsif edilmesi ve ona dair her şeyin -fikir, kurum ve fert bazında- suç kapsamına alınmasının kolaylaştırılmasıdır.

Amerika'nın fehmine göre; Lübnan makamlarının bu yola girmeyi kabul etmesi, silahsızlandırma operasyonunun ikinci safhasının anahtarıdır.

Yani Lübnan hükümeti, İsrail ile husumet halinin bittiğini ilan ettiğinde, sadece metinlerden ve söylemlerden "düşman" kelimesini silmekle iktifa etmeyecek; bilakis İsrail'e düşmanlığı düşünen herkesin ruhunu -sözle, fiille yahut başka bir şekille- söküp atmaya çalışacaktır.

Bizdeki iktidar sahiplerinin sorunu, meseleyi yanlış anlamalarında yatmıyor; bilakis bazılarının bunun yürünmesi gereken "gerçekçi ve akılcı bir seçenek" olduğuna kanaat getirmelerinde yatıyor.

Bunlar sadece kendilerini o makamlara getiren vesayetin isteklerine uymakla kalmıyor; aynı zamanda bölgede ve dünyada Amerikan iradesine direnmenin hayal olduğuna dair daha büyük değişkenlere bel bağlıyorlar.

Heyhat ki bunlar, tarihin derslerinden ibret almıyor gibiler. Bu tür tercihlerin ancak iç savaşlar, halka ve kurumlara isabet eden geniş çaplı yıkımlar yoluyla hayata geçirilebileceğini idrak etmiyorlar.

Bu tercihler, sadece sahiplerini değil, memleketin bütün evlatlarını felakete sürükleyen bir intihar eylemine daha yakındır.


[1] Arap siyasi literatüründe, bilhassa "Direniş" jargonunda İsrail kelimesi yerine ısrarla "Düşman" (el-Aduv) veya "Siyonist Varlık" (El-Kiyânu's-Sihyûnî) kullanılır. Bu, İsrail'in bir devlet olarak meşruiyetini reddeden teolojik ve politik bir duruştur. Çeviride "Düşman" kelimesinin korunması, yazarın ideolojik konumunu yansıtmak adına hayatidir. (ç.n.)

[2] ABD'nin Beyrut Büyükelçiliği, Beyrut'un kuzeyindeki Avkar bölgesindedir. Lübnan siyasi literatüründe Avkar, sadece bir lokasyon değil; Amerikan müdahalesinin, istihbarat faaliyetlerinin ve Lübnan iç siyasetini dizayn etme çabalarının sembolik adıdır. "Avkar'dan emir almak" deyimi, siyasi bir suçlama vesilesidir. (ç.n.)

[3] Lübnan-İsrail sınırındaki (Mavi Hat) sahil kasabasıdır. UNIFIL karargâhı buradadır. Nakura görüşmeleri "sınır güvenliği" ile sınırlıdır. (ç.n.)

[4] 2006'da kabul edilen, Hizbullah'ın Litani Nehri'nin güneyinden çekilmesini öngören ancak tam uygulanamayan BMGK kararı. El-Emin, ABD'nin bu kararı bile İsrail lehine yetersiz bulup daha fazlasını (tam silahsızlanma) istediğine dikkat çekiyor. (ç.n.)

[5] 1948 Arap-İsrail savaşı sonrası imzalanan ateşkes. Lübnan, İsrail ile "savaş halinde" olduğunu bu belgeye dayandırır. Bu belgenin "zaman aşımına uğradığı" iddiası, savaş halinin bitirilip İsrail'in devlet olarak tanınması tuzağıdır. (ç.n.)

[6] 1983 yılında, İsrail işgali altındaki Lübnan hükümeti (Emin Cümeyyil dönemi) ile İsrail arasında imzalanan ancak halkın ve Suriye'nin baskısı sonucu iptal edilen "barış" anlaşmasıdır. Lübnan siyasi hafızasında "ihanet" ve "ölü doğmuş proje" olarak anılır. El-Emin, ABD'nin planının bu anlaşmadan bile daha tehlikeli olduğunu ima eder. (ç.n.)

[7] İnsanları Aptal Yerine Koymak (Dahk 'ala el-dukun / الضحك على الذقون): Kelime anlamı "sakallara/çenelere gülmek"tir. Arap kültüründe sakal, onur ve yaşlılığı (tecrübeyi) temsil eder. Birinin sakalına gülmek veya sakalıyla oynamak, onu kandırmak, ciddiye almamak ve aldatmak demektir. (ç.n.)

Çeviri: YDH