"Devlet inşa etmek isteyen herkes idrak etmelidir ki; bugün Direniş, devletinden bileşenlerine ve ortak yaşam değerlerine kadar herkes için son savunma hattını teşkil etmektedir."
Bilal el-Lakis
YDH - El-Ahbar gazetesi yazar Bilal el-Lakis, Lübnan’ın yakın siyasi tarihini ve bugünkü krizini, Cumhurbaşkanlığı makamı üzerinden okuyan eleştirel bir manifesto sunuyor. Yazar; güncel Cumhurbaşkanı ve eski Ordu Komutanı Jozef Aun'u, 1980’lerde İsrail ve ABD ile işbirliği yaparak hüsrana uğrayan Emin Cümeyyil’e benzeterek uyarıyor. Metnin ana tezi; ABD ve İsrail’e dayanan, Direniş’i (Hizbullah ve tabanını) dışlayan bir iktidar projesinin, geçmişte (17 Mayıs Antlaşması) olduğu gibi bugün de çökmeye mahkum olduğu.
Arada özsel farklar bulunmakla birlikte; her iki adamın şahsiyetine, onları Cumhurbaşkanlığı makamına taşıyan şartlara ve meydan okumalara yaklaşımlarına dair mülahazalar ışığında, Jozef Aun ve Emin Cümeyyil [1] dönemleri arasında bir benzerlik kurmak mümkündür.
Zira her iki karakter de, ikna kabiliyeti yahut Lübnanlıları etrafında kenetleyecek karizma bakımından o "kapsayıcı liderlik" vasıflarından yoksundur.
İkisi de ne gerçek bir Hristiyan mutabakatının kanatlarında ne de ana siyasi güçlerin açık arzusuyla o makama gelmiştir; bilakis, siyasi sahnenin karmaşasının dayattığı bir uzlaşı dahilinde, bir tür "dış kesişim" [2] anında zuhur etmişlerdir.
Keza her ikisi de, Cumhurbaşkanlığı öncesinde -mesela bir Emil Lahud [3] tecrübesinin aksine- derin bir siyasi birikime veya kayda değer bir ulusal başarı hikayesine sahip değildir.
Bu tavsif, onları küçümsemek için değil; bilakis hayati kararları alma ve uygulama kapasitelerini idrak etmek için yapılmaktadır.
Bağlama gelince; her ikisi de İsrail’in Lübnan’a yönelik yıkıcı bir harbinin ardından sahneye çıkmıştır. Ancak neticeler bakımından arada hayati bir fark vardır: 1982’de Beyrut’un ve Baabda Sarayı’nın işgali söz konusuyken, bugün Amerikan-Batı-İsrail eksenli son savaşın 66. gününde düşmanın hedeflerine ulaşmaktan aciz kaldığı bir tablo mevcuttur.
Yine de her iki durumda da iktidara geliş, karşı tarafın -yani Direniş’in (ve geçmişte Suriye devletinin)- kolaylaştırıcılığıyla birlikte, bir Amerikan-Suudi tertibiyle gerçekleşmiştir.
En mühim benzerlik, söylem ve siyasi rotada düğümlenmektedir. Emin Cümeyyil, dış aktörlerle uzlaşmayı, onları hoşnut etmeyi, Amerika Birleşik Devletleri’ni bir garantör olarak görmeyi ve "rasyonalite" adı altında acziyeti meşrulaştırmayı temel alan bir söylem benimsemişti; bugün aynı rotanın yeniden üretildiğine şahit oluyoruz.
"Lübnan’ı koruma" şiarı altında, peş peşe verilen tavizlerin istikrar ve egemenlik getireceği varsayımıyla 17 Mayıs Antlaşması’na [4] giden yol, işte bu rotaydı. Ne var ki bu yol, gerçek dışı iki ön kabule dayanmaktadır:
Birincisi; ABD’nin Lübnan’ın menfaatini istediği veya tarafsız bir güvence teşkil ettiği sanrısı. İkincisi; dış mutabakatların, başka seçenekler aramak veya hasarı en aza indirip dengeleri koruyacak bir müzakere yürütmek yerine, kendini içerdeki dinamiklere dayatabileceği yanılgısı.
Çok geçmeden o devir, kendi söylemiyle çelişkiye düşmüş; Baabda’ya çıkışında temel bir dayanak teşkil eden Direniş halkı başta olmak üzere, geniş halk kitleleriyle bağını koparmıştı.
Oysa bu kitle, liderlerinin diliyle devlete bağlılığını, egemenlik ve bağımsızlığın korunmasındaki rolünü kolaylaştıracağını, hatta hizmete dair sorumlulukları üstleneceğini beyan ederek yüksek bir müspet tavır sergilemişti.
Fakat bu yapıcı tavır; söylemde tırmanışla, hitapta haddi aşmayla ve Cumhurbaşkanlığı makamının sembolizmini zedelemekle karşılık buldu.
Öyle ki, bu gidişatı mazur görmek veya yumuşatmak artık imkansız hale geldi. Egemenliği, korumayı ve bağımsızlığı inşa etmek için Lübnanlıların geniş bir kesimiyle işbirliği yapmak yerine; geri adım ve boyun eğme meşrulaştırıldı, düşman saldırılarını sürdürürken söylem içeride bir çatışma aracına dönüştürüldü.
İşte burada şu sual akla geliyor: İstikrarın ve devleti yeniden ayağa kaldırmanın kapısı olarak Amerikan ajandasına bel bağlamak daha ne kadar sürecek?
Biz burada ne Amerikan rolünün tabiatına dair delilleri sıralama ne de geleceği okuma makamındayız; biz sadece tecrübeyi okuyoruz.
Taif Antlaşması öncesinin o geniş yetkilerine [5] ve o dönemdeki güç aygıtlarına hükmetmesine rağmen normalleşme sürecini veya dışarıdan güç devşirme siyasetini dayatamayan kimse, iktidarını 17 Mayıs Antlaşması sınırlarında tüketmiştir.
Meşru soru şudur: Proje çöktüğünde o neden yapayalnız bırakıldı? Kıssadan hisse şudur ki; dışarısı içeriye oldubitti dayatamamıştır ve baskılar ne boyuta varırsa varsın Lübnan’ın iç dengeleri kırılmaya dirençlidir. Egemenlik dış mutabakatlardan değil, içeriden başlar.
Şunu hatırlatmakta fayda var: Bugün uluslararası ortam, Amerikan-İsrail projesi için geçmişe nazaran çok daha az elverişlidir. Dünya çatırda, Batı Avrupa aciz, ABD ise kendi çatışmalarını bitirebilecek güçte değil ve ayak bastığı her yerde daha fazla kaostan başka bir şey bırakmıyor.
Buna mukabil, Lübnan’daki Direniş’in hali niteliksel olarak farklıdır: Daha köklü, daha güçlü, halk tarafından daha çok sahiplenilen ve söylemi ulusal çıkarla ve hukuki meşruiyetle daha uyumlu bir yapıdadır.
Bu, kimliği ve aidiyeti Lübnanlı olan, coğrafyaya ve tarihe kök salmış bir direniştir; onu hedef almak veya zayıflatmaya çalışmak, bu ülkenin temellerine dokunmak demektir.
Ayrıca bugünkü iç bölünme artık nettir: Bir yanda tahakküm ve boyun eğme projesi, diğer yanda ulusal onur ve bağımsızlık. Bu ne mezhebi ne de dini bir bölünmedir; bilakis tüm aidiyetleri kesen ve küresel ölçeğe uzanan dikey bir ayrışmadır.
Gelgelelim, Lübnan’ın krizini Direniş’in silahına indirgemek, hakikate ve vakıaya sırt çevirmekten başka bir şey değildir.
Aynı şekilde, içeride Direniş’e düşman çevreler olduğuna dair bahislere girmek de hüsranla bitecek bir kumardır (Direniş’e düşmanlık edecek tek kesim, başkanıyla malum o hizipsel yapıdır: "Kuvvetler" [6]).
Neden mi? Çünkü bugün Lübnan’daki ayrışma geçmişten farklıdır; Direniş bugün kendi toplumuyla, kendi Lübnanlı evlatlarıyla ve onların kanatları üzerinde yükselmektedir (geçmişte Filistinli varlığı sebebiyle mantığı zayıflatılabilirdi), onlar kanları bu toprakla yoğrulmuş olan vatanın öz evlatlarıdır.
İlgili makamlara şunu da hatırlatmak elzemdir: Bölgedeki Hristiyan varlığı, kendilerini öncelikleri arasına almayan bölgesel ve Amerikan projelerinin gölgesinde hakiki, hatta varoluşsal tehditlerle yüz yüzedir.
Kürtler bu projelerin son kurbanı olmayacaktır; bu demde feraset sahibi olmak bir erdem değil, bir mecburiyettir.
Direniş’in en ufak bir gerilemesi, Lübnan’ın manevra alanını kaybetmesine yol açacak ve peşi sıra gelecek -belki de bölgesel- vesayetlerin kapısını aralayacaktır.
Devlet inşa etmek isteyen herkes idrak etmelidir ki; bugün Direniş, devletinden bileşenlerine ve ortak yaşam değerlerine kadar herkes için son savunma hattını teşkil etmektedir.
Velhasılkelam; bu yolda ısrar etmek, seleflerinin çarptığı gibi hakikat duvarına çarpmakla neticelenecektir.
Yapılması gereken; vehimlerden uzak bir şekilde vakıayı okumak, dışarıdan değil içeriden yola çıkmak ve halkı kışkırtmak yerine onunla güven inşa etmektir. Tarih ortadadır, ibret levhası asılıdır:
Ne mutlu kendinden öncekilerden ibret alana; yazık ki kendinden sonrakilere ibret olana. [7]
[1] Emin Cümeyyil (أمين الجميّل): Lübnan İç Savaşı’nın en karanlık döneminde (1982), kardeşi Beşir Cümeyyil’in suikastı üzerine Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Dönemi, İsrail işgali altındaki Beyrut ve ABD arabuluculuğunda imzalanan meşhur "17 Mayıs Antlaşması" ile anılır. Yazar, Cümeyyil’i "Batı’ya ve İsrail’e güvenip iç dengeleri (Direniş’i/Müslüman kanadı) yok sayan başarısız lider" arketipi olarak kullanmaktadır. (ç.n.)
[2] Dış Kesişim (Takatu' Haricî): Orijinal: تقاطع خارجي. Arapça k-t-a kökünden gelen "takatu'", iki doğrunun bir noktada buluşmasıdır. Lübnan siyasi literatüründe bu terim; "İç dinamiklerin tıkandığı noktada, uluslararası güçlerin (ABD, Fransa, İran, Suudi Arabistan) çıkarlarının bir isim üzerinde uzlaşması" manasında kullanılır. Yani lider, halkın iradesiyle değil, dış güçlerin konjonktürel uzlaşısıyla seçilmiştir. (ç.n.)
[3] Emil Lahud (إميل لحود): 1998-2007 yılları arasında Lübnan Cumhurbaşkanlığı yapmış asker kökenli siyasetçi. Yazar, onu Emin Cümeyyil ve Jozef Aun'dan ayırır; çünkü Lahud, Direniş’e (Hizbullah) verdiği stratejik destek ve "Direniş’i koruyan Cumhurbaşkanı" profiliyle bilinir. Metinde "ulusal başarı" (incaz vatani) atfı, onun orduyu birleştirme ve İsrail’e karşı duruşuna işaret eder. (ç.n.)
[4] 17 Mayıs Antlaşması: 1983 yılında Lübnan (Emin Cümeyyil yönetimi) ve İsrail arasında ABD gözetiminde imzalanan, ancak Lübnan içindeki büyük muhalefet (özellikle Şii ve Dürzi kanat ile Suriye desteği) nedeniyle 1984’te iptal edilen "barış ve normalleşme" antlaşması. Bu metinde "ihanet" ve "Batı’ya güvenmenin hüsranı" sembolü olarak zikredilir. (ç.n.)
[5] Taif Öncesi Salahiyetler (صلاحيات ما قبل الطائف): 1989 Taif Antlaşması, Lübnan İç Savaşı’nı bitirirken Hristiyan Maruni Cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayıp Sünni Başbakan ve Bakanlar Kurulu’na devretmiştir. Yazarın argümanı şudur: "Emin Cümeyyil, Cumhurbaşkanının 'mutlak hakim' olduğu o güçlü dönemde bile İsrail’le normalleşmeyi başaramadıysa, bugünün kısıtlı yetkileriyle bu hayal dahi edilemez." (ç.n.)
[6] El-Kuvat, Kuvvetler, القوات (El-Kuvvâtü'l-Lübnâniyye): Semir Caca liderliğindeki Hristiyan sağcı parti. İç savaşta Beşir Cümeyyil tarafından kurulan, İsrail işbirlikçisi milis gücü. (ç.n.)
[7] Tûbâ limeni'tte'aza... (طوبى لمن اتّعظ بمن قبله، ولم يصر عبرةً لمن بعده): Klasik Arap belâgatında ve hadis literatüründe benzer varyasyonları (es-Saîd men vu'iza bi-gayrihi) bulunan bir söz. "Ne mutlu başkasından ibret alana..." Türkçedeki "Tarih tekerrürden ibarettir" anlayışına nazire yapan, ders almayı öğütleyen bir söz. (ç.n.)
Çeviri: YDH