Gazze’den İran’a: Batı medyasında ‘rıza üretimi’

img
Gazze’den İran’a: Batı medyasında ‘rıza üretimi’ YDH

Batılı haber kuruluşlarının Gazze ve İran örneklerinde çifte standartlı bir dil kullandığı, bu yaklaşımın savaş ihtimalleri öncesinde kamuoyunda “rıza üretimi” işlevi gördüğü belirtildi.



YDH – Middle East Eye’de (MEE) yer alan makalede, Batılı haber kuruluşlarının kendilerini sıklıkla “uluslararası medya” olarak tanımlamasına rağmen, haber dilinde “maske” kullandıkları ifade edildi.

“Uluslararası medya” iddiası ve çifte standartlar

Makalede, Batılı medya kuruluşlarının “iktidara gerçeği söylemek” ve “sesi olmayanlara ses olmak” iddialarıyla hareket ettiklerini öne sürdükleri, ancak Batı’nın müttefikleri ile rakipleri söz konusu olduğunda farklı ölçütler uyguladıkları belirtildi. Bu “maskelerin”, İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırıları sırasında sıklıkla düştüğü kaydedildi.

Yazıda, bu sürecin, İngiliz ve Amerikalı gazetecilerin 1800’lü yıllarda telgraf aracılığıyla Londra ve New York’a haber göndermeye başladıkları dönemden bu yana yabancı muhabirliğin “en çıplak biçimde zayıflığını ortaya koyan” örneklerden biri olduğu ifade edildi. Bu zayıflıklar arasında, haber dilinin gazetecilerin kendi hükümetlerinin politikalarından ayrıştırılamamasının öne çıktığı aktarıldı.

“Dostlar ve düşmanlar” için farklı ölçütler

Makalede, BBC, New York Times ve CNN gibi büyük haber kuruluşlarının Batı’nın “dostları” ve “düşmanları”na farklı yaklaştığı ileri sürüldü.

Rusya ve Mısır’ın aynı kurallarla değerlendirilmediği, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın “karmaşık bir reformcu” olarak ele alınırken, Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un “beceriksiz bir diktatör” olarak alaya alındığı ifade edildi.

Son haftalarda ise İran’daki hükümet karşıtı protestolar ve ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkeye yönelik saldırı tehditlerinin haberleştirilmesinde “çifte standartların ustalıkla sergilendiği” belirtildi.

Yazıda, İran’daki protestocuların “insanileştirilmesinin” ve yaşanan ölümler ile tutuklamaların haberleştirilmesinin öneminin inkâr edilmediği vurgulandı. Ancak asıl meselenin, bu yoğun denetim ve sorgulamanın “eşit biçimde uygulanmaması” olduğu kaydedildi.

Gazze ve İsrail’e yaklaşım

Makaleye göre, en belirgin karşıtlık İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve Başbakan Benyamin Netanyahu’nun haberlerde ele alınış biçiminde görülüyor. Bu çerçevede, BBC’nin amiral gemisi programlarından Newsnight’ta 9 Ekim 2023’te yaşanan bir yayın örnek gösterildi.

Haberde, o tarihe kadar İsrail saldırılarında Gazze’de “800’den fazla” kişinin öldürüldüğü, Filistin’in İngiltere’deki misyon şefi Husam Zumlut’un ise yayına çıkmadan kısa süre önce, aralarında çocukların da bulunduğu yedi aile ferdinin öldürüldüğünü öğrendiği aktarıldı. Zumlut’un yaşananları anlattıktan sonra sunucu Kirsty Wark’ın kısa bir taziye ifadesinin ardından kendisini “sorguladığı” belirtildi.

Wark’ın, “Kişisel kaybınız için üzgünüm. Ancak şunu netleştirebilir miyim? İsrail’de sivillerin öldürülmesini ve ailelerin kaçırılmasını onaylamıyorsunuz, değil mi?” şeklindeki ifadesinin, Batı medyasında sıkça tekrar eden bir kalıp haline geldiği kaydedildi.

Makalede, Filistinlilerin Batı televizyonlarına “Hamas’ı kınıyor musunuz?” sorusu yöneltilmeden çıkamadıkları, kendi yaşadıkları acıları ve Gazze’deki etnik temizlik uyarılarını dile getirmelerine izin verilmediği ifade edildi.

Bir diğer yaygın müdahalenin ise Filistinli konukların ya da yardım kuruluşu temsilcilerinin doğrulanabilir olgular aktarması karşısında kullanılan “Ama İsrail şunu söylerdi” ifadesi olduğu aktarıldı.

İran söz konusu olduğunda değişen dil

Yazıda, İran’daki protestolar başladığından bu yana hiçbir sunucunun bir konuğa “Ama İran şunu söylerdi” şeklinde karşılık verdiğinin görülmediği belirtildi. Bunun “düşünülemez” olduğu, gerçekleşmesi halinde siyasi ve medya çevrelerinden sert tepkiler geleceği ifade edildi.

Makalede, meselenin İranlı yetkililerin görüşlerinin aktarılmaması değil, İsrail söz konusu olduğunda uygulanan bu yaklaşımın tutarsızlığı olduğu vurgulandı.

Newsnight örneği ve İran tartışması

Zumlut’un deneyimi, İran’a ilişkin bir Newsnight paneliyle karşılaştırıldı. Savaş ihtimalinin tartışıldığı bu programda, İran kökenli İngiltereli komedyen Umid Djalili’nin, eski MI6 Başkanı Alex Younger, Baroness Helena Kennedy ve köşe yazarı Matthew Syed ile birlikte yer aldığı belirtildi.

Trump’ın İran’a yönelik müdahale tehdidinin, protestoculara “yardım” gerekçesiyle ciddi biçimde ele alındığı, 15 dakikalık tartışma boyunca İran yönetiminin “rejim” (Batı’nın düşmanları için kullanılan bir kelime) olarak tanımlanarak sert biçimde eleştirildiği aktarıldı. Syed’in İran makamlarını “soykırımcı” olarak nitelendirdiği, sunucu Victoria Derbyshire’dan herhangi bir itiraz gelmediği ifade edildi.

Djalili’nin ABD’nin Tahran’ı bombalamasını açıkça savunmadığı, ancak Trump’ın müdahil olmasını istediği ve bunu “İran halkı adına” dile getirdiği aktarıldı. Djalili’nin, “İran halkı diyor ki… eğer dışarıdan bir yardım olacaksa, bunu kabul ederiz. Trump bize yardım edecek bir şey yapmak istiyorsa, hayır demeyiz.” sözleri aktarıldı.

Makalede, Djalili’nin 1971’den bu yana İran’a gitmediği, buna rağmen İranlıların son şahın oğlu Rıza Pehlevi etrafında birleştiğini iddia ettiği ve “ulusal birliği temsil ediyor” dediği, bu ifadelere sunucu tarafından herhangi bir itiraz ya da bağlam eklenmediği belirtildi.

“Rıza üretimi rıza” ve medya

Yazıda, İran’da protesto edenlerin büyük bölümünün Trump’ın müdahalesini isteyip istemediğinin ya da Pehlevi’yi destekleyip desteklemediğinin net olmadığı vurgulandı. Bunun öneminin ise bu yayınların ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası bir saldırı için “rıza üretmeye” çalıştığı bir dönemde yapılması olduğu ifade edildi.

Yakın tarihin, büyük medya kuruluşlarının, kimi zaman bilinçli iş birliğiyle, kimi zaman cehalet ve safdillikle bu sürecin kilit unsurları olduğunu gösterdiği belirtildi.

Haber merkezlerinde çeşitlilik sorunu

Makalede, bu durumun temel nedenlerinden birinin haber merkezlerindeki çeşitlilik eksikliği ve Batılı gazetecilerin, büyüdükleri toplumlarda maruz kaldıkları propagandayı aşmakta zorlanmaları olduğu ifade edildi.

Yazar, 2017 yılında Sinn Fein lideri ve eski IRA komutanı Martin McGuinness’in ölümünün duyurulduğu bir haber merkezinde yaşananları örnek gösterdi. İngiliz gazetecilerin McGuinness’i nasıl tanımlayacakları konusunda “terörist”, “militan” ya da “paramiliter” gibi ifadeler arasında tereddüt yaşadıkları aktarıldı.

Oysa kurumun açık bir dil politikası olduğu, el-Şebab, Boko Haram ya da Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri gibi yapılar için “silahlı grup”, üyeleri için “lider” ve “savaşçı” ifadelerinin kullanıldığı hatırlatıldı. Buna rağmen IRA söz konusu olduğunda gazetecilerin bu çerçeveden çıkamadıkları ifade edildi.

Olası bir saldırı ve medya tutumu

Makalede, bu yaklaşımın kısa vadede değişmesinin zor olduğu, çünkü mevcut haber merkezi yöneticilerinin sorunu görmediği belirtildi.

Protestoların şimdilik durulmuş olsa da Trump için her zaman bir gerekçe olduğu, İran’a yönelik bir saldırı ihtimalinin halen “çok gerçek” olduğu kaydedildi.

Yazının sonunda, Trump’ın böyle bir saldırı başlatması halinde Batı medyasının bunu “sonuna kadar destekleyeceğinin” öngörüldüğü ifade edildi.