''Sistemin muktedirliği, sanıldığı gibi tanrısal bir 'her şeyi görme' yetisinden değil, veri akışlarının kesintisiz sürekliliğinden beslenir; bu durum onu teknolojik altyapıya ve sensör ağlarına göbekten bağlı, paradoksal biçimde kırılgan bir yapı haline getirir.''
Neşe Yörük
YDH- Aşağıdaki yazı, Palantir gibi teknoloji şirketlerinin "büyük veriyi" bir silah haline getirerek, Gazze gibi sömürge sahalarında test edilen insansız imha ve denetim yöntemlerini dijital birer "biyopolitik prangaya" dönüştürdüğünü tartışarak "emperyal geri tepme" kavramı üzerinden, Batı'nın uzak coğrafyalarda mükemmelleştirdiği bu otoriter gözetleme ve şiddet araçlarının, bumerang etkisiyle dönüp dolaşıp metropollerdeki kendi vatandaşlarını ve demokratik yapısını da kuşattığına dikkat çekiyor.
Dijital çağın yeni petrolü olan 'büyük veri' (Big Data), işlenmediği sürece sadece gürültüdür; ancak bu petrolü bir savaş makinesine dönüştürecek rafineriniz varsa, elinizde insanlığı rehin alacak bir silah var demektir. İşte tam bu karanlık noktada, ismiyle bile mutlak tahakküme gönderme yapan bir dijital Leviathan sahneye çıkıyor: Palantir.
2003 yılında ABD’nin derin kirli akıllarında temelleri atılan bu şirket, adını J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi evrenindeki 'her şeyi gören' sihirli ama ürkütücü kürelerden alıyor.

Bu isim seçimi bir tesadüf değil, bir meydan okumadır: Palantir, birbirinden kopuk milyonlarca veriyi bir araya getirerek, insan hayatını hedef tahtasına oturtan, her şeyi gören ama asla görülmeyen algoritmik bir göz kurguluyor.
Manufacturing Dissent'in de yakaladığı üzere Palantir, 11 Eylül sonrası korku ikliminin ‘karanlık balçığından’ doğan ve Batılı elitlerin denetim hırsını kâr makinesine dönüştüren bir yapıdır.
Peter Thiel’in ‘her şeyi gören küre’ imgesiyle kurduğu bu yapı, veriyi bir özgürlük aracı değil, sömürge coğrafyalarında test edilip metropollere ihraç edilen bir ‘biyopolitik pranga’ olarak kurgular.
Bu 'karanlık küre' kimlerin elinde?
Palantir’in müşteri listesi, küresel tahakkümün bir haritası gibi. Şirketin yazılımları; istihbarat teşkilatlarının, savunma birimlerinin ve devletlerin baskı aygıtlarının emrinde. Polis birimleri 'suçu önlemek' kılıfı altında, Palantir’in sistemlerini kullanarak toplumu birer şüpheli yığınına dönüştürüyor. İnsan zihninin göremeyeceği bağlantıları bulan bu yazılımlar, aslında direniş ağlarını çözmek ve muhalifleri fişlemek için tasarlanmış dijital birer ağ örüyor.
Palantir'in halihazırda İngiltere'de, Leicestershire'da organize suçla mücadeleye yardımcı olmak için yapay zeka sağlamak ve yeni NHS birleşik veri platformunu oluşturmak da dahil olmak üzere bir dizi kamu sektörü sözleşmesi bulunuyor.
Keir Starmer, Şubat ayında şirketin Washington ofisini baş yöneticisi ve kurucu ortağı Alex Karp ile birlikte ziyaret etti.

Palantir'in kurucu ortaklarından biri de, Trump'ın 2016 seçim kampanyasını finanse etmeye yardımcı olan PayPal milyarderi Peter Thiel'dir.
Thiel, İsrail işgal ordusu ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde, Gazze ve Batı Şeria’dan gelen verileri 'öngörücü analitik' (predictive policing) için Palantir'e uyarlıyor.
Bu durum, Palantir’in sistemlerinin İsrail’deki operasyonlarda elde ettiği başarıyı (!) bir referans mektubu gibi kullanarak diğer ülkelere (örneğin ABD göçmen bürosu ICE veya İngiliz NHS) pazarlamasını sağlıyor.
Yani Filistinlilerin verileri ve yaşamları, Thiel’in küresel ölçekte satacağı algoritmik silahların 'kalite kontrol' aşamasına dönüşmüş durumda.
Nasıl çalışıyor: Biopolitik hesaplama
Palantir, elindeki bu ham veri petrolünü işleyip sahaya sürmek için iki ana operasyonel kılıç kullanıyor: Gotham ve Foundry. Buradaki isim seçimi, yazılımın hedef kitlesini ve felsefesini ele veren bir itiraf gibi.
Gotham, adını çizgi roman dünyasının suçla çürümüş, kaosun hüküm sürdüğü karanlık şehrinden alır; ancak Palantir için bu isim bir koruma vaadi değil, bir 'avlanma metodolojisi'dir.
İstihbaratın karanlık labirentlerinde 'suçluyu' (veya "istenmeyeni") henüz o eyleme geçmeden bulup çıkarmak için tasarlanan bu sistem, özellikle savaş sahalarında ve sömürge coğrafyalarında insanları birer hedef noktasına indirger.
Gotham, dijital izleri takip ederek insanları birbirinden ayırır, gruplandırır ve nihayetinde yapay zekanın soğuk mantığıyla 'ölüm listeleri' üretir.
Dijital bir panoptikon
Gizlilik haklarını ve etik sınırları birer veri kalıntısı olarak gören Palantir, gözetleme kültürünü evrensel bir biyopolitik prangaya dönüştürdü. Madalyonun diğer yüzünde hızlı karar alan bir teknoloji değil, insan onurunu veri setlerine hapseden devasa bir 'ölüm kültü' duruyor.
Kısacası Palantir, sadece bir teknoloji firması değil; veriyi toplayan, işleyen ve o veriyi dünyayı sömürgeleştiren kararlara dönüştüren mekanik bir cellattır zira, 'her şeyi gören gözün dehşeti' teknolojik bir ilerleme değil; modern bir panoptikonun, yani görünmez bir gardiyan tarafından yönetilen bir dijital hapishanenin ilanıdır.
Yakın zamanda Sovereign Media’nın X (Twitter) üzerinden paylaştığı zincir, dijital gözetlemenin sadece bir ‘teknoloji haberi’ değil, bir varoluş tehdidi olduğunu gözler önüne serdi.
Sovereign Media, Palantir’in teknolojik kapasitesinin masum birer verimlilik aracı değil, küresel ölçekte işleyen bir 'dijital avcılık ve imha altyapısı' olduğunu tüm çıplaklığıyla deşifre ederken ELITE gibi uygulamalar üzerinden gözetimin nasıl somut bir şiddete dönüştüğünü ifşa etti.
Veritabanlarındaki adreslerin, sağlık kayıtlarının veya sinyal bilgilerinin nasıl birer 'algoritmik hedefleme sistemine' evrildiğini kanıtlayan zincirin en güçlü vurgusu ise bu teknolojileri modern birer icat olarak değil; ABD’nin köle devriyelerinden Jim Crow yasalarına, COINTELPRO operasyonlarından marjinalize edilmiş toplulukları fişleme geleneğine kadar uzanan o karanlık ve ırkçı tarihsel sürekliliğin dijital bir devamı olarak konumlandırmasıdır.
Bugün küresel tahakküm, artık yalnızca orduların fiziksel işgaliyle değil; insan hayatını kuru birer ‘veri yığınına’ indirgeyen algoritmik bir kuşatmayla yürütülüyor. Bu kuşatmanın kalbinde yer alan Palantir Technologies, Batılı seçkinlerin bir ‘ölüm kültü’ üzerine bina ettiği yeni nesil bir savaş aygıtı.
Nihayetinde bu deşifre, özel teknoloji devlerinin Batılı hükümetlerle kurduğu tekno-militarist iş birliğinin, sömürge sahalarında bilenmiş imha yöntemlerini metropollere ihraç eden bir "avcı devlet" modeli yarattığı gerçeğini yüzümüze çarpmaktadır.
'Dijital bir panoptikon' dediğimizde aslında Jeremy Bentham’ın o meşhur hapishane tasarımından bahsediyoruz; hani şu gardiyanın ortadaki kuleden herkesi gördüğü ama mahkûmların gardiyanı asla göremediği, bu belirsizlik yüzünden herkesin kendi kendini terbiye ettiği o karanlık mimari.
Palantir işte bu gözetleme kulesini fiziksel bir yapıdan çıkarıp görünmez bir yazılım koduna dönüştürerek, hayatın her anını kapsayan bir dijital hücre inşa etti.
Artık kulede bir gardiyan beklemiyor; onun yerine yapay zekâ algoritmaları her hareketinizi, harcamanızı ve etkileşiminizi "şüpheli" veya "güvenli" diye etiketleyen sessiz birer yargıç gibi çalışıyor. İşin korkutucu yanı, bu sistemin Gazze'deki bir hedefleme yazılımından Londra’daki bir sağlık veritabanına ya da New York’taki bir göçmen takip sistemine sızarak, gözetimi evrensel bir "biyopolitik prangaya" dönüştürmesidir.
Sonuçta panoptikonun temel kuralı tıkır tıkır işliyor: İzlenip izlenmediğinizden asla emin olamadığınız bu yeni düzende, algoritmanın "güven puanına" mahkûm edilen her birey aslında kendi dijital hücresine hapsedilmiş oluyor.
Gerçekten de Batı, uzak sömürgelerinde (Batı Asya) üzerinde çalışıp kusursuzlaştırdığı katliam ve denetim yöntemlerini, bugün kendi içine, kendi ‘istenmeyenlerine’ karşı bir silah gibi çevirmektedir.

Latourcu bir bakış
Aslında burada bir adım daha ileri giderek şunu da iddia edebiliriz: Palantir, dünyayı her şeyi kuşatan mutlak bir Panoptikon gibi değil; belirli veri akışlarını birbirine eklemleyen, bakışı daraltırken keskinleştiren bir Oligoptikon olarak işlemektedir.
Bu sistem, toplumsalın bütününü (o ele avuca gelmez 'toplumsal' tözünü) kucaklamaya çalışmak yerine; uçuş kayıtları, banka hareketleri ve dijital izler gibi seçilmiş "insan-olmayan" aktörler arasında sarsılmaz düğümler atarak ağın yoğunluğunu artırır.
Nitekim Bruno Latour’un 'Toplumsalı Yeniden Toplamak' adlı eserinde kavramsallaştırdığı 'hesaplama merkezi' (center of calculation) kuramıyla paralel biçimde Palantir; heterojen ve dağınık haldeki karmaşık veriyi stabilize ederek, karar vericiler için sterilize edilmiş, yönetilebilir ve hiyerarşik bir gerçeklik tasarımı inşa eder.
Sistemin muktedirliği, sanıldığı gibi tanrısal bir 'her şeyi görme' yetisinden değil, veri akışlarının kesintisiz sürekliliğinden beslenir; bu durum onu teknolojik altyapıya ve sensör ağlarına göbekten bağlı, paradoksal biçimde kırılgan bir yapı haline getirir.
Neticede Palantir, karmaşık toplumsal münasebetleri algoritmik birer 'kara kutu' (black box) içine hapsederek; ağın inşa edilme süreçlerini görünmez kılan ve sadece işlenmiş çıktıyı otoriteye mutlak hakikat olarak sunan teknopolitik bir merkezdir.
İsrail’in yapay zeka destekli, teolojik maskeli yeni savaş doktrini
İsrail ordusunun Gazze’deki operasyonları, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir teknolojik dönüşümün ve 'insansızlaştırılmış' bir karar mekanizmasının sahadaki en kanlı örneğini sunmaktadır.
Birim 8200 Komutanı Tuğgeneral Y.S.’nin 'The Human-Machine Team' kitabında bir vizyon olarak sunduğu 'insan darboğazını aşma' hedefi, bugün Lavender ve The Gospel gibi yapay zeka sistemleriyle distopik bir gerçekliğe dönüşmüş durumdadır.
Özellikle savaşın ilk aşamalarında 37 bin Filistinliyi potansiyel hedef olarak işaretleyen Lavender sistemi, ordunun istihbarat süreçlerini bir "lastik damga" otomatiğine indirgeyerek insan faktörünü devreden çıkarmıştır. İstihbarat görevlilerinin her bir hedef için sadece 20 saniye ayırdığı bu süreçte, makinenin hata payı bilindiği halde onaylanan saldırılar, modern savaş hukukunun temel taşlarını yerle bir etmektedir.
Sürecin en dehşet verici boyutu, hedeflerin askeri alanlarda değil, sistematik olarak ailelerinin yanında, evlerinde vurulmasıdır. "Where is My Daddy?" (Babacık Nerede?) gibi takip yazılımlarının bireyleri aile evlerine bağladığı ve onları en savunmasız anlarında, uykuda ya da bir kutlama anında vurduğu bu doktrin, Dr. Cumana vakasında en karanlık yüzünü göstermiştir.

Gazze halkına sunduğu tıbbi hizmetlerle direnişin sivil cephesinde kritik bir rol üstlenen Dr. Cumana, işgal ordusunun "nokta operasyonu" kisvesi altındaki teknolojik avının kurbanı olmuştur.
Doğum yaptıktan sadece dört gün sonra, toplumun en korunaklı alanı olması gereken evinde, henüz isimleri konulmuş ikiz bebekleriyle birlikte hedef alınan Cumana, algoritmik hedefleme sistemlerinin vicdan ve hukuktan ne denli arındırıldığının kanıtıdır. Babaları, yeni doğan ikizlerinin doğum belgelerini almak üzere hastaneye gittiği sırada, Dr. Cumana ve henüz dört günlük bebekleri sığındıkları apartman dairesinde hedef alınarak katledilmiştir.
Bir istihbarat analistinin sadece 20 saniye ayırıp 'lastik damga' bastığı o hedef listeleri, dört günlük bebeklerin yaşam hakkını 'tali hasar' kategorisine bile dahil etmeden silip atmıştır. Burada karşımıza çıkan tablo, bir savaş kazası değil; yapay zekanın sağladığı veri akışının, İsrail’in "öldürücülük" odaklı yeni askeri politikasıyla birleşerek sivil yaşamı kasten hedef almasıdır.

Ordunun maliyet hesapları doğrultusunda düşük rütbeli hedefler için "aptal bombalar" kullanmayı tercih etmesi, tek bir militan şüphelisi için 15 ila 20 sivilin, üst düzey komutanlar için ise yüzlerce masumun öldürülmesine göz yuman bir "öldürücülük" politikasını beraberinde getirmiştir.
Bu strateji sonucunda, savaşın ilk haftalarında hayatını kaybedenlerin yarısından fazlasının sadece belirli ailelerin üyelerinden oluşması, saldırıların doğrudan sivil yaşam alanlarını hedef aldığını kanıtlamaktadır.
Teknolojik yıkımın üzerini örten en güçlü kalkan ise İsrail’in ustaca kurguladığı sembolik isimlendirme politikasıdır. "Lavender" (Lavanta) isminin Latincedeki "yıkama/arınma" kökeni ve Tevrat’taki kutsal bitki referansı, gerçekleştirilen kıyımı dini bir ritüel veya "arınma" operasyonu gibi sunarak askeri personelin vicdani eşiğini manipüle etmektedir.
Benzer şekilde, binaları hedef alan "The Gospel" (Tevrat/Müjde) sistemi, operatörlere eylemlerinin ilahi bir doğruluğu olduğu hissini aşılayarak sivil ölümlerini meşrulaştırmaktadır. David’s Sling veya Samson gibi isimler, İsrail’i devasa bir güç karşısındaki "mazlum" olarak resmedip dini anlatılar üzerinden uluslararası destek devşirmeyi amaçlayan birer halkla ilişkiler aygıtı işlevi görmektedir.
Bu sistemli yaklaşım, sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda ses bombaları ve quadcopterlardan yayılan sahte çığlıklar gibi yöntemlerle bir "psikolojik terör" atmosferi yaratmaktadır. Meta’nın WhatsApp verilerinden beslenen gözetim ağları ve hata payı %10 olan algoritmaların ölüm listeleri, savaşın ahlaki sınırlarını teknik bir istatistiğe indirgemektedir.
Sonuç olarak, yapay zekanın sağladığı "hedef hızı", dini ve doğal isimlerle süslenmiş bir örtmece stratejisiyle birleşerek, Filistinli ailelerin topyekün yok edildiği bir imha makinesine dönüşmüştür. Bu yeni savaş doktrini, teknolojinin en karanlık haliyle teolojik bir meşruiyet zemininde buluştuğu, insan haklarının ve hukukun devre dışı kaldığı karanlık bir dönemin kapılarını aralamaktadır.
Emperyal bumerang: Sömürgeden metropole katliam hattı
'Emperyal bumerang' kavramı ilkin J.A. Hobson tarafından1902 yılında yayımlanan ve emperyalizm eleştirisinin temel taşlarından biri sayılan "Imperialism: A Study" (Emperyalizm: Bir İnceleme) adlı eserinde detaylandırmıştır.
Hobson, bir devletin sömürgelerinde kullandığı baskıcı ve zorba yöntemlerin eninde sonunda kendi ülkesine geri döndüğünü, uzak topraklarda şiddete ve mutlak güce alışan askerler ile bürokratların, ülkelerine döndüklerinde bu antidemokratik alışkanlıklarını kendi halklarına karşı da sergilemeye başlayacaklarını saptar. Sonuç olarak dışarıdaki emperyalist yayılma, merkezin kendi özgürlüklerini ve demokratik yapısını zamanla zehirleyerek çökertir.
Aimé Césaire ve Hannah Arendt’in işaret ettiği ‘Emperyal Bumerang’ kuramı, bugün en somut ve kanlı karşılığını Palantir yazılımlarında buldu.
Kuramın temeli, 'sömürgeden metropole geri tepme' mekanizmasına dayanırken; Arendt, bu süreci totalitarizmin kökenlerinde, yani Avrupa’daki baskı rejimlerinin aslında sömürgelerde uygulanan vahşi pratiklerin birer kopyası olduğu tespitiyle derinleştirir.
Michel Foucault ise 'İç sömürgecilik' kavramıyla, bu dışsal şiddet aygıtlarının bir gün mutlaka devletin kendi tebaasına karşı döneceğini öngörerek bumerangın siyasal rotasını çizer.
Gelinen noktada ise, MintPress’in de işaret ettiği üzere, bu tekno-paralı askerlik düzeni, bir teknoloji şirketinden ziyade üniformasız bir özel ordu doğurmuştur.
Michael Steinberger’in ‘Vadideki Filozof’ kitabındaki çarpıcı verilerle de sabit olduğu üzere; Lübnan’daki çağrı cihazı saldırılarında Londra’dan Tel Aviv’e uzanan mühendis ekibi, patlamaların tesirini en üst düzeye çıkaracak veri bütünleşmesini bizzat sahada yönetmiştir.
Cihazların infilak etmeden hemen önce ‘hata’ uyarısı vererek kurbanları ekrana bakmaya zorlaması, teknolojinin kitleleri sakat bırakmak için kullanılan bir ‘dehşet aygıtına’ dönüştüğünün en açık kanıtıdır.
Bugün Palantir, Gazze ve Lübnan gibi 'laboratuvar' sahalarında sivil halkı 'veri seti' olarak işleyip kusursuzlaştırdığı imha algoritmalarını Batı metropollerine ihraç ederek, bu tarihsel bumerangın dijital çağdaki en kanlı operatörü haline gelmiştir.
Dijital insanlık kıyımı ve soykırım ekonomisi
CEO Alex Karp’ın ‘çoğunlukla teröristler öldürüldü’ şeklindeki savunması, sömürgeci aklın, kurbanları ‘insanlıktan çıkarma’ (dehumanization) usulünün dijital çağa sızmış halidir.
BM Özel Raportörü Francesca Albanese’nin ‘soykırım ekonomisi’ tespiti, Palantir’in mali portföyünün kanla yıkandığını gözler önüne serer.
Şirketin 2024 raporunda İsrail operasyonlarını ‘mali açıdan önemsiz’ diye nitelemesi, Batılı elitlerin gözünde insan hayatının kaç para ettiğinin ibretlik bir vesikasıdır.
Katliamın parasal hacmi küçük olabilir; ancak stratejik getirisi—yani Lavender gibi ‘hedef üreten yapay zekâ’ sistemlerinin canlı sahada sınanması—paha biçilemezdir.
Bu yapı, Caterpillar ve Maersk ile aynı ‘soykırım listesinde’ yer alarak, kapitalizm karşıtı bir bakışla ‘savaş makinesinin lojistik beyni’ olarak okunmayı şart koşar.
Albanese’nin açık çağrısına rağmen yöneticilerin yargılanmaması, küresel sermaye düzeninin kendi cellatlarını koruma refleksinden başka bir şey değildir.
İçerideki kuşatma: Sokaklardaki panoptikon
Sömürge topraklarında bilenmiş bu hedefleme mantığı; ELITE, Babel X ve Immigration OS gibi uygulamalarla Batı metropollerine geri dönmüştür.
Palantir ve ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) arasındaki ortaklık, yalnızca bir yazılım tedariki değil; devletin cebri gücü ile Silikon Vadisi’nin analitik zekasının iç içe geçtiği "tekno-otoriter" bir simbiyozdur.
Bu iş birliği, göçmenleri hukuk önünde birer özne olmaktan çıkarıp, veri setleri arasında avlanması gereken birer "istatistiksel anomaliye" dönüştürmektedir.
Palantir tarafından ICE için özel olarak geliştirilen ICM sistemi, bir göçmenin sadece kimlik bilgilerini değil; eğitim geçmişinden telefon rehberine, komşularıyla olan dijital etkileşimlerinden biyometrik verilerine kadar her şeyi tek bir platformda toplar. Bu sistem, ICE ajanlarına tek bir tıkla bir bireyin tüm yaşam haritasını çıkarma gücü verir.
2019 yılında gerçekleştirilen ve 680 kişinin tutuklandığı meşhur Mississippi gıda işleme fabrikası baskınlarında, hedef listelerinin ve operasyonel lojistiğin Palantir yazılımlarıyla oluşturulduğu belgelenmiştir.
Trump’ın milis gücü olan Amerikan göçmen polisi ICE’ın kullandığı bu sistemler, göçmenleri ve muhalifleri birer ‘av’ olarak fişlemekte, onlara sözde ‘güven puanları’ dağıtmaktadır.
ImmigrationOS gibi sistemler ise, çocuk yaşta ülkeye gelen göçmenlerin (DACA sahipleri dahil) verilerini işleyerek, kimin "sınır dışı edilebilir" olduğuna dair algoritmik kararlar üretir.
"ImmigrationOS" gibi sistemler, insan hayatını bir ‘indirim sepeti ürünü’ gibi derecelendirerek Batı’nın sömürgeci köklerindeki ‘insanlıktan çıkarma’ pratiğini yapay zekâ düzeyine taşır.
VOWS ve ELITE gibi araçlar, gözetimin artık sadece bir takip yöntemi değil; bireyin zihninde kurulan, onu sürekli bir ‘şüpheli’ modunda yaşamaya mahkûm eden psikolojik bir ‘ölüm kültü’ olduğunu gösterir.
Bu teknolojik Leviathan, toplumu ‘laboratuvar faresine’ dönüştürürken, devlet-vatandaş ilişkisini temsil yerine mutlak bir kuşatma üzerine yeniden tanımlar.

Algoritmaların ‘güven puanları’ (confidence scores) üzerinden dağıttığı kader, hatanın telafi edilemediği, adaletin ise bir yazılım hatası sayıldığı tekno-feodal bir düzeni temsil eder.
Palantir’in "teröre karşı güvenlik" yalanı, sömürge coğrafyasındaki çağrı cihazı saldırılarından ABD metropolündeki raid (baskın) planlamalarına kadar uzanan bütünlüklü bir terör doktrinidir.
Gazze’de ‘otomatik hedefleme’ olarak fırlatılan o bumerang; bugün Amerikan ve Avrupa sokaklarında öğrencilerin, göçmenlerin ve mazlumların yanındaki göstericilerin sesini boğan bir ‘kitlesel takip’ kırbacı olarak geri dönmektedir.
Özetle, Palantir ve ICE arasındaki ortaklık, basit bir teknik hizmet değil; milyonlarca insanı dijital bir kafese hapseden, demokratik rızanın yerini algoritmik itaatle değiştiren sistematik bir kuşatmadır.
Sonuç mahiyetinde temenni: Ne yapmalı?
Tarihsel bir gözle bakıldığında Palantir, 19. yüzyılın Doğu Hindistan Şirketi gibi sömürgeci yapıların günümüzdeki ikizidir. Tek fark, dünün sömürge valilerinin yerini bugünün algoritmaların ve ‘yarbay’ rütbesiyle atanan teknoloji direktörlerinin almış olmasıdır.
OpenAI, Meta ve Palantir yöneticilerinin ABD ordusuna resmen dâhil edilmesi, askerî-endüstriyel yapının artık bir "tekno-askerî kaynaşma" aşamasına geçtiğini ispatlar.
Bu düzen, sermayenin bizzat üniforma giymiş halidir. Palantir CTO’su Shyam Sankar’ın çağrı cihazı saldırılarını bir ‘yenilik başarısı’ olarak kutlaması, hapsoldukları ölüm ayininin ilanıdır. Kapitalizmin bu azgın safhası, sadece kan dökerek değil, yaşamın en mahrem verilerini ‘çitleyip’ (enclosure) gasp ederek ilerlemektedir.
İngiltere’de Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) ile yapılan 330 milyon sterlinlik anlaşma, sağlığın açıkça silahlaştırılmasıdır. Bir yanda Gazze’de hastanelerin koordinatlarını belirleyen bir şebeke, diğer yanda İngiliz vatandaşlarının sağlık kayıtlarına hükmetmektedir.
Batı’nın sömürgeci aklını 'yaşayan bir kadavraya' benzeten Roger Garaudy’nin sesine kulak vermek, Palantir ve benzeri aygıtların neden sadece birer 'şirket' değil, birer 'teolojik yıkım makinesi' olduğunu anlamamızı sağlar.
En nihayetinde bugün Palantir’in algoritmik evreninde ‘güven puanları’ ve ‘hedefleme sistemleri’ arasında kaybolan şey, sadece veri noktaları değil, bizzat insanlık onurudur.
Sömürge laboratuvarlarında mükemmelleştirilen şiddet, artık sınır tanımıyor; dijital panoptikonun duvarları her geçen gün daha da daralıyor. Peter Thiel’in karanlık orblarından Alex Karp’ın ‘operasyonel gururuna’ kadar uzanan bu süreç, Batılı elitlerin kurguladığı yeni dünya düzeninin bir özeti niteliğindedir.
Tam bu noktada Garaudy'nin, modern Batı medeniyetini "insanı unutan bir teknikleşme" olarak tanımlamasına başvurulabilir. Garaudy, "Batı bir kaza geçirmiştir; bu kaza, tekniği amaç haline getirme kazasıdır" derken tam da bugün Palantir’in yaptığı "insanı veriye indirgeme" eylemine işaret eder.
Garaudy’ye göre, bir medeniyet kendi yarattığı araca (algoritmaya) tapınmaya başladığında, bu araç artık sadece sömürge halklarını değil, kendi yaratıcısını da yiyip bitiren bir canavara dönüşür.
Garaudy, Filistin meselesini hiçbir zaman sadece siyasi bir toprak kavgası olarak görmemiştir. Ona göre Filistin, Batı’nın kurguladığı o sahte 'evrensellik' maskesinin düştüğü yerdir.
Palantir’in Gazze’de denediği 'insansız imha' yöntemleri, Garaudy’nin şu uyarısını akla getirir: "Batı, tekniğiyle dünyayı fethetmiş ama ona bir anlam vermeyi başaramamıştır."
Anlamın olmadığı yerde sadece istatistik vardır; Lavender’in 20 saniyede verdiği ölüm kararı, Garaudy’nin korktuğu o 'anlamsızlığın zirvesidir.'
Emperyal bumerangın dönüş yolunu kesecek olan şey, Palantir’in kodları arasındaki bir açık değil; Garaudy’nin savunduğu o 'haysiyetli varoluş' ve 'insanı veri setinden ibaret görmeyen' inanç halidir.
Zira Gazze’de, Güney Lübnan'da veya Minnesota'da bir "veri noktası" olarak silinmeye çalışılan her can, Garaudy’nin bakışında 'tüm insanlığın geleceğini taşıyan bir kutsal emanettir.'
Fakat dünya şu an bu kıymeti unutmuş durumdadır. Çünkü onu sadece atomların rastlantısal dansı olarak gören materyalist akıl, Gazze’de parçalanan bedenleri de birer istatistik, Minnesota’da fişlenen hayatları ise birer veri seti olarak görme canavarlığının asıl müsebbibidir.
Palantir’in kurguladığı bu karanlık mimaride, insanlık onuru yerini dijital bir tasnife ve bitmek bilmeyen bir takibe terk etmiştir. Nihayetinde, Garaudy’nin uyardığı o 'insani uyanış' gerçekleşmedikçe, modern dünya sadece bir avcı-av ilişkisinden ibaret kalacaktır.
Bu sistemde artık ‘içerisi’ ve ‘dışarısı’ yoktur; sadece avcılar ve avlanan veri setleri vardır. Gazze, Güney Lübnan, Minnesota: Farklı topraklar, aynı cellat. Palantir ve Batılı elitler, gün ışığında küresel bir ölüm tarikatı yönetiyor.
Hepimiz için tek bir kanlı plan bu. Herkes emperyal geri tepmenin farkına varmalı.


