"Asıl soru, İranlı yetkililerin tartışmaya hazır göründüğü nükleer anlaşmanın Trump’ın egosunu tatmin edip etmeyeceği, yoksa bunca askeri yığınağın ardından ABD’nin tansiyonu yükseltip sonrasını hesap etmeden tetiğe mi basacağı."
YDH - El-Ahbar gazetesi muhabiri Rim Hani, ABD’nin İran politikasındaki tarihsel "bilgi eksikliğini" ve Netanyahu’nun bölgesel tasarrufları ile ABD çıkarları arasındaki gerilimi ele ele alıyor. Tahran’ın zayıflık göstermeme stratejisi ve Washington’ın sahadaki gerçeklikten kopuk küstah tavrının diplomatik çözümü imkânsız kıldığını vurgulayan Hani, askeri gücün siyasi dönüşüm yaratmadaki yetersizliğine ve İran’ın müzakere masasına bir "teslimiyet" psikolojisiyle gelmeyeceğine dikkat çekiyor.
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın görev süresine damga vuran en çarpıcı anlardan biri, şahı deviren protestoların başlamasından sadece birkaç gün önce, 1977 yılının yılbaşı gecesinde İran Şahı’nı ağırlamasıydı.
O dönem ABD Başkanı, misafirini "çalkantılı bir bölgedeki istikrar adasını" yönettiği gerekçesiyle övgülere boğmuştu.
ABD’nin o yıllarda ülkedeki devasa varlığı ve iç gelişmeleri yakından takip etme imkânı bulunmasına rağmen Carter’a, Şah’ın tahtının güvende olduğu, Ayetullah Humeyni’nin ve dindeki rolünün ise "önemsiz" kaldığı söylenmişti.
Bugün ise İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun İran’la topyekûn bir savaş için baskı yapmak üzere Washington’a gerçekleştirdiği ziyaretin gölgesinde, Amerikalı politika yapıcıların İran’daki duruma dair yeterli veriye sahip olmadığı ve İsrail’in çıkarlarının -hatta belki de Netanyahu’nun kişisel çıkarlarının- ABD çıkarlarının üzerinde tutulduğu yönündeki uyarılar yükseliyor.
ABD Başkanı Donald Trump ile Netanyahu arasında gerçekleşmesi beklenen görüşme Beyaz Saray’da "gözlerden uzak" yapılsa da, İsrail Başbakanı'nın talepleri büyük ölçüde netleşmiş durumda.
Daha önce İran’daki iç protestolarla eş zamanlı bir saldırıya, İran’ın misillemelerinin İsrail şehirlerinde büyük hasara yol açabileceği ve Cumhuriyet’in yıkılarak rejimin devrilmesi gibi "uzun vadeli güvenlik sonuçları" doğurmayacağı endişesiyle muhtemelen karşı çıkan Netanyahu, bugün farklı bir tutum sergiliyor.
Bölgedeki ABD askeri tahkimatının artmasıyla birlikte Tel Aviv’in müzakere sürecine geri dönülmesine karşı çıkması artık daha anlaşılır bir hal aldı.
İsrail, en azından Tahran’ın elindeki tüm kozları alan bir anlaşma ya da "tam teslimiyet" kabul edilmediği takdirde "belirleyici bir darbe" vurulmasını talep ediyor.
Netanyahu, rejimin devrilmesi halinde İsrail’in "tartışmasız bölge gücü" konumunu perçinlemeyi ve ekim ayındaki seçimlere, Direniş Ekseni’ne karşı kazandığı "başarılarını" İran rejimini yani "piramidin tepesini" değiştirerek taçlandırmış bir lider olarak girmeyi hedefliyor.
İsrail’in süreci baltalamaya yönelik baskıları ve Trump yönetiminin "anlamlı" bir müzakere yürütme kapasitesine dair şüpheler sürerken, birçok uzmana göre en makul çözüm Washington’ın İran dosyasında kendi çıkarları ile Netanyahu’nun çıkarları arasında net bir ayrım yapması.
Aynı zamanda "küstahlığın", İran’a yönelik veri eksikliğini telafi etmeyeceği gerçeğinin de kabul edilmesi gerekiyor.
Bu bağlamda Bloomberg tarafından yayımlanan bir rapor, "İsrail'in çıkarlarının ABD'nin çıkarlarıyla örtüşmek zorunda olmadığını ve rejimi çökmeye zorlamanın yalnızca kaosa davetiye çıkaracağını" vurguluyor.
Tel Aviv, Tahran’ı "varoluşsal bir tehdit" olarak gördüğü için bu senaryoyu başarılı bulsa da ABD aynı konumda değil.
Sınırlarından mülteci akını olmasından endişe eden Türkiye veya petrol altyapısına saldırı düzenlenmesinden korkan Körfez ülkeleri de benzer bir çekinceyi paylaşıyor.
Böyle bir hedefe ulaşmak, Devrim Muhafızları Ordusu’nun, İran siyasi liderliğinin ve halkının olası hava saldırılarına vereceği tepkiyi derinlemesine anlamayı gerektirse de ABD, İran Devrimi döneminden bu yana bu alanlarda "yetersiz bilgiye sahip olma" geçmişiyle biliniyor.
Aynı kaynağa göre Washington, rehineler krizinden beri bilgi ve analiz için Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerdeki "İran gözlemcileri" ve sanal büyükelçilikler gibi "dış kaynaklara" bel bağladığının farkında.
Raporun yazarı, ABD liderliğine Afganistan ve Irak’taki tarihi başarısızlıkları hatırlatarak, askeri gücün tek başına devletlerin siyasi gerçekliğini değiştirmeye yettiği yanılsamasına kapılmak yerine İran hakkında "ne bilmediğini itiraf etmesini" tavsiye ediyor.
Rapor, daha sert bir ifadeyle Trump’ın kendisini elinde ABD askeri gücünün "çekicini" tutarken aynı zamanda "çiviler" ararken bulduğuna işaret ediyor.
Asıl soru, İranlı yetkililerin tartışmaya hazır göründüğü nükleer anlaşmanın Trump’ın egosunu tatmin edip etmeyeceği, yoksa bunca askeri yığınağın ardından ABD’nin tansiyonu yükseltip sonrasını hesap etmeden tetiğe mi basacağı.
İran cephesinde ise pek çok gözlemci, Tahran’ın yaklaşan müzakerelerde sonuç ne olursa olsun "zayıf veya boyun eğmiş taraf" gibi görünmeyi kabul etmeyeceğini öngörüyor.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan İran uzmanı Kerim Seccadpur, Foreign Policy dergisine verdiği demeçte, haziran ayındaki savaştan sonra bazı Devrim Muhafızları liderlerinde ve belki de Devrim Lideri’nde, sert bir tepki vermemenin "zayıflık" olarak algılandığı kanaatinin oluştuğunu belirtiyor.
Seccadpur’a göre İran, şu anda herhangi bir savaşın ülke için "ağır bir bedeli" olacağını ihtar etmek zorunda hissediyor.
Analist, diplomatik sürecin akıbeti konusunda karamsarlığını gizlemiyor. Bu durum kısmen Amerikan tarafının gerçek bir deneyimden yoksun olmasından kaynaklanıyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi yirmi yıllık müzakere tecrübesine sahipken ve nükleer ile füze dosyalarını en ince ayrıntısına kadar bilirken, Amerikan ekibi -ve özellikle geçmişinin gayrimenkul sektörü olduğunu kolayca itiraf edecek olan Başkan Trump’ın özel elçisi Steve Witkoff- bu dosyaları yakından tanımıyor.
Aynı kaynağa göre karamsarlığın ikinci nedeni ise İran’ın karşı karşıya olduğu tehditlere rağmen "varoluşsal bir tehlike" hisseden taraf olarak masaya oturmayı reddetmesi. Öyle ki konuyu yakından takip etmeyen biri, müzakerelerde İran Dışişleri Bakanı’nın "süper gücü" temsil ettiğini sanabilir.
Seccadpur, İran’ın bu tavrını şu sözlerle açıklıyor: "Ayetullah Hamenei'nin dünya görüşü, ister içeriden ister dışarıdan baskı altında olun, güç göstermeniz ve asla zayıflık belirtisi vermemeniz gerektiği üzerine kurulu; zira zayıflık hasımlarınızı cesaretlendirir."
Rapor şu çarpıcı hatırlatmayla son buluyor:
"Hamenei'nin kurucu deneyimlerinden biri 1979 devrimine katılmasıydı. 1978 sonlarında Şah’a karşı protestolar artarken, Şah televizyona çıkıp halka 'Devriminizin sesini duydum' demişti. Yıllar sonra Hamenei bir konuşmasında, Şah’ın bizden özür dileyerek protestoları yatıştırabileceğine inandığını ancak aksine o an onun ne kadar zayıf olduğunu gördüğümüzü, kan kokusu aldığımızı ve üzerine atıldığımızı vurgulamıştı."
Çeviri: YDH