Gazze’de açlık, yıkım ve kuşatma yalnızca insani bir kriz olarak sunuluyor; ancak halkın talebi, hayır değil, adalet ve özgürlük olarak öne çıkıyor.
YFH- Middle East Eye’da (MEE) Asım el-Nebi tarafından kaleme alınan makalede, iki yılı aşkın bir soykırım sürecinin ardından, Gazze’nin neredeyse tamamen dünya tarafından bir “insani acil durum” olarak yeniden çerçevelendiği belirtildi.
Aç çocukların görüntülerinin, rüzgârda sallanan çadırların, su kuyruğundaki kuyrukların ve sınır kapılarında bekleyen yardım kamyonlarının haberlerde ön plana çıktığını söyleyen yazara göre, “Bu görüntüler gerçek. Acı gerçek. Ancak bu çerçeveleme derin şekilde yanıltıcı.”
Makalede, Gazze’nin bir doğal afet bölgesi olmadığı, yağmur bekleyen kurak bir arazi ya da ani bir depremle yerle bir olmuş bir şehir olmadığı vurgulandı.
Gazze’de yaşananların, politik kararlar, askeri stratejiler ve uzun süredir devam eden bir tahakküm sisteminin kasıtlı sonucu olduğu kaydedildi.
Makaleye göre, bunu öncelikle insani bir kriz olarak ele almak sadece yanlış değil, aynı zamanda bir tür görmezden gelmektir.
Ayrıca, bu çerçeveleme ne tesadüfi ne de masum. Sorumluluğu gizliyor, tarihi göz ardı ediyor ve İsrail’i hesap verebilirlikten koruyor; politik bir suçu, yardım ve lojistik sorunu gibi teknik bir meseleye dönüştürüyor.
Yazar, Gazze’nin; sonuçları tümüyle bilinen, sistematik bir İsrail askeri şiddeti, kuşatma ve toplu cezalandırma harekâtıyla yok edildiğini belirtti.
Bu gerçeğin politik bir suç yerine yalnızca “insani bir mesele” olarak ele alınmasının, hem nedenleri hem de çözümü çarpıttığını vurgulandı.
Makalede, politik hesap verebilirlikten koparılan insani dilin, “siyasetsizleştirme aracı” haline geldiği ifade edildi. Bu dilin, dikkati faillerden semptomlara, nedenlerden sonuçlara, adaletten lojistiğe kaydırdığı aktarıldı.
“Gıda paketleri hakların yerini alıyor. Çadırlar evlerin yerini alıyor. Yardım konvoyları özgürlüğün yerini alıyor.” Bu çerçevede Filistinlilerin, bir asrı aşan politik mücadelenin öznesi olmaktan çıkarılarak, pasif yardım alıcılarına indirgendikleri kaydedildi.
Açlık bir sonuç değil, bir araç
Makaleye göre, bu insani dil, politik gerçeğin yerini aldığında tehlikeli hale geliyor. Gazze’nin “baskı ve tahakkümün uygulandığı bir yer” yerine yalnızca “ihtiyaç alanı” olarak sunulmasıyla, İsrail anlatının dışına itiliyor.
Açlık, “bir silah” olmaktan çıkarılıp talihsiz bir durum gibi gösteriliyor. Yıkım, “kasıtlı hedef alma” yerine “altyapı hasarı” olarak tanımlanıyor. Filistinliler ise sömürgeciliğe direnen bir halk olmaktan çıkarılıp yardım bekleyen bir nüfusa dönüştürülüyor.
Makalede, Gazze’deki kıtlığın çoğu zaman “kıtlık” ya da “talihsiz koşulların sonucu” olarak çerçevelendiği, ancak gerçekte açlığın “tasarlanmış” olduğu vurgulandı. Bunun yalnızca insani bir acil durum olarak tanımlanmasının, onu bir silah olarak adlandırmaktan kaçınmak anlamına geldiği ve bunun “tehlikeli bir yalana ortak olmak” olduğu ifade edildi.
İsrail’in kapsamlı bir abluka uyguladığı, gıda girişini kısıtladığı, tarım arazilerini yok ettiği, fırınları hedef aldığı, yakıtı sınırladığı ve gıda tedarik zincirlerini dağıttığı aktarıldı.
Uluslararası kuruluşların defalarca açlık uyarısı yaptığına dikkat çekilirken, İsrail’in kalori miktarlarını, geçişleri ve yardım erişimini “kontrol araçları” olarak düzenlemeyi sürdürdüğü belirtildi.
Yıkımın sorumluluğu örtülüyor
Yazar, bunun yalnızca bir “yardım dağıtımındaki aksaklık” olmadığını, Gazze’deki açlığın İsrail tarafından uygulanan bir politika olduğunu vurguladı. Aynı durumun yıkım için de geçerli olduğunu ifade etti.
Makalede, mahallelerin tesadüfen değil, “sürekli ve yoğun İsrail bombardımanıyla” yok edildiği kaydedildi. Hastanelerin, üniversitelerin, su kuyularının, kanalizasyon sistemlerinin ve belediye tesislerinin sistematik biçimde hedef alındığı belirtildi.
İsrail’in askeri doktrininde, sivil altyapının yıkımının açıkça bir baskı aracı olarak benimsendiği aktarıldı. Bu yıkımın “kentsel çöküş” ya da “savaş sonrası hasar” olarak tanımlanmasının, şiddeti failinden arındırdığı ifade edildi. “Altyapı kendiliğinden çökmez. Yok edilir.”
“Geçicilik” yanılsaması
Makalede, insani çerçevenin, Gazze’deki acıların geçici olduğu yönünde yanlış bir algı yarattığı belirtildi. Bu yaklaşımın, sanki durumun istikrara kavuşturulup “normal hayata dönülebileceği” izlenimi verdiği kaydedildi.
Oysa kuşatmanın bu soykırımdan önce başladığı ve İsrail’in anlamlı bir yeniden inşa, siyasi özerklik ya da toparlanmayı engelleme niyetini açıkça ortaya koyduğu ifade edildi. Bu koşullarda yardımın krizi çözmediği, “kalıcı bir yıkım halini yönettiği” belirtildi.
Yardım, adaletin yerini alamaz
Makaleye göre, daha fazla yardım çağrıları ahlaki olarak anlaşılır olsa da politik olarak yetersiz.
Yardımın insanları hayatta tutabileceği, ancak “yaşanmaya değer bir hayat” sunamayacağı vurgulandı. Yardımın onuru, egemenliği ya da güvenliği geri getiremeyeceği, kalıcı kuşatma altındaki bir toplumu yeniden inşa edemeyeceği belirtildi.
Dahası, yardım politik eylemin yerini aldığında, adaletsizliği “katlanılabilir” hale getirerek normalleştirebildiği ifade edildi. İnsani yardımın başlıca uluslararası yanıt haline gelmesinin, İsrail ve müttefiklerinin kendilerini “fail” değil, “ilgili aktörler” olarak sunmalarına imkân tanıdığı kaydedildi.
Makalede, Filistinlilerin İsrail kontrolü altında ulaştırılan yardımlar için minnet duymalarının beklendiği, buna karşın İsrail’in bombardımana, aç bırakmaya ve yerinden etmeye devam ettiği vurgulandı. Direnişin ise “nankörlük” ya da “aşırılık” olarak yeniden çerçevelendiği aktarıldı. Sorunun “İsrail bunu neden yapıyor?”dan, “Filistinliler neden hayatta kalmakla yetinmiyor?” noktasına kaydırıldığı, bunun ise “tarafsız değil, politik” olduğu belirtildi.
Bilginin daraltılması ve hesap verebilirliğin yokluğu
Yazar, insani anlatıların yalnızca maddi taleplere indirgenmesinin Filistin mücadelesinin “etik çekirdeğini” boşalttığını ifade etti.
Gazze halkının kuşatma, sürgün, bombardıman ve silinmeye yalnızca “günde üç öğün yemek ve daha iyi bir çadır” için katlandığı izleniminin yaratılmasının, neredeyse “absürt” bir düzeye ulaştığı kaydedildi.
Ayrıca, yalnızca insani çerçeveye dayalı anlatıların “epistemik bir şiddet” ürettiği belirtildi. Hukuki çerçevelerin, tarihsel sorumluluğun, sömürgeci sürekliliğin ve güç asimetrisinin; kalori sayıları, giren kamyonlar ve kurulan barınaklar gibi metriklerin gölgesinde bırakıldığı ifade edildi. Bu sayıların önemli olduğu, ancak “neden Gazze’nin aç bırakıldığını açıklayamayacağı” vurgulandı. Bunun ancak siyasetle açıklanabileceği, siyasetin ise doğrudan İsrail’e işaret ettiği kaydedildi.
Makalede, hesap verebilirliğin ise dikkat çekici biçimde eksik olduğu belirtildi. Soykırımın boşlukta gerçekleşmediği; silahlar, diplomatik koruma, vetolar, sessizlik ve suç ortaklığı gerektirdiği ifade edildi. İnsani çerçevenin, sorumluların kendilerini “destekçi” gibi göstermelerine olanak tanıdığı kaydedildi. İsrail’i silahlandıran ve koruyan devletlerin bu sayede “bağışçı” ve “arabulucu” olarak yeniden markalaşabildiği, yardımın ise “ahlaki aklama” işlevi gördüğü aktarıldı.
“Gazze sadaka değil, adalet talep ediyor”
Yazar, Gazze’nin sadaka değil, adalet talep ettiğini vurguladı. Bunun; işgalin sona erdirilmesini, kuşatmanın kaldırılmasını, apartheid sistemlerinin dağıtılmasını, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını ve faillerin uluslararası hukuk kapsamında hesap vermesini gerektirdiği belirtildi.
Bu adımlar olmadan, iyi niyetli insani çabaların bile “aktif biçimde açılan bir yaraya pansuman yapmak”tan öteye geçemeyeceği ifade edildi.
Makalede, bunun insani yardımı reddetmek anlamına gelmediği vurgulandı. Gazze halkının şu anda gıda, su, barınak ve tıbbi bakıma ihtiyaç duyduğu kaydedildi. Ancak yardımın bir çözüm değil, “ahlaki bir asgari” olarak görülmesi gerektiği belirtildi. Yardımın politik eylem, hukuki hesap verebilirlik ve yapısal değişimle birlikte yürütülmemesi halinde, İsrail şiddetini durdurmak yerine “sürdürme mekanizmasına” dönüşeceği ifade edildi.
Son olarak, iki yılı aşkın bir süredir devam eden soykırımın ardından Gazze’nin dünyaya tutulmuş bir ayna olduğu belirtildi. Bu aynanın yalnızca İsrail’in suçlarının vahşetini değil, küresel tepkilerin yetersizliğini de yansıttığı kaydedildi. Gazze’nin dünyadan acıma değil, “İsrail’in eylemlerini olduğu gibi adlandırmasını ve buna göre hareket etmesini” talep ettiği aktarıldı.