Tarafsızlık illüzyonu ile coğrafyanın gerçekliği arasında

img
Tarafsızlık illüzyonu ile coğrafyanın gerçekliği arasında YDH

"Soru artık Lübnan’ın tarafsızlık şartlarına sahip olup olmadığı değil, coğrafyanın çevre çatışmaların yansımalarından korunmasına izin verip vermediğidir."




YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, Lübnan'ın jeopolitik konumu ve İsrail ile olan doğrudan sınır komşuluğunu, ülkenin bölgesel çatışmalardan tamamen soyutlanmasını imkansız kılan yapısal bir kısıt olarak değerlendiriyor. Uluslararası garantilerin güvenilmezliğine vurgu yapan Haydar, Lübnan'ın elindeki savunma kapasitesinden vazgeçmesinin ülkeyi dış müdahalelere ve İsrail'in stratejik emellerine karşı tamamen korumasız bırakacağını belirtiyor.

Lübnan haritadaki yerini kendisi seçmiyor ancak bu konumu nasıl yöneteceği kendi elinde. Bu ifade edebi bir retorikten ibaret değil; bölgedeki gelişmelerin yansımalarından ülkeyi soyutlama imkanına ve elindeki güç unsurlarından vazgeçmenin maliyetine dair her türlü tartışma için gerçekçi bir giriş mahiyetinde.

Zira Lübnan, 1948 öncesinden bu yana toprakları üzerinde emelleri olduğunu gizlemeyen İsrail ile doğrudan temas hattında bulunan küçük bir ülke.

Ülke, direnişin savunma kapasitesinin tahkim edilmesini engellemek amacıyla "önleyici" ve "ön alma" karakterli operasyonel faaliyetleri esas alan bir güvenlik doktrininin kuşatması altında yaşıyor.

Düşman mantığının sınırlara saygı duymadığı bir iklimde asıl kritik soru şu: Lübnan, "tarafsızlık" hurafesinin gerektirdiği şartlara gerçekten sahip mi? Daha da önemlisi, coğrafi konumu hasebiyle Lübnan'ı bölgesel değişimlerin artçı sarsıntılarından izole etmek mümkün mü?

Bu bağlamda, bazılarının yanıtlamaktan kaçındığı en hassas mesele, Lübnan’ı büyük çatışmaların yansımalarından koparabilme ihtimali.

Bölgesel tecrübeler, coğrafyanın sadece sabit bir çerçeve değil, aynı zamanda sürekli bir baskı unsuru olduğunu gösteriyor.

Lübnan, ucu açık bir çatışma odağıyla doğrudan temas halinde ve sürekli değişen bölgesel dengeler ağının tam merkezinde yer alıyor.

Böylesi bir konumda, Lübnan’ı bölgesel değişimlerin etkisinden fiilen soyutlamayı tahayyül etmek güç.

Zira bölgesel güç dengelerindeki her türlü kayma, Lübnan istese de istemese de otomatik olarak sahaya yansıyor. Burada coğrafya bir tercih değil, hareket alanını belirleyen yapısal bir kısıt olarak karşımıza çıkıyor.

Bu gerçeği görmezden gelmek, genellikle şaibeli stratejik seçeneklerin propagandasını yapmayı hedefleyen bir aldatmacanın parçası.

Zaman zaman çatışmaların artçı sarsıntılarını azaltmayı başarmış ülkelerin deneyimleri örnek gösterilse de bu başarının istikrarlı uluslararası garantiler, sağlam bir iç güç ve düşmanca olmayan bir bölgesel çevre sayesinde elde edildiği gerçeği hasıraltı ediliyor.

Lübnan örneğinde ise ülkenin, kendi topraklarında gözü olan ve çevresindekilerin yeterli savunma gücüne sahip olmamasını stratejik bir zorunluluk gören Siyonist işgal altındaki Filistin ile komşu olduğunu belirtmek kafi.

Üstelik Lübnan’ı şoklardan koruyacak izole bir alana dönüştürecek kalıcı bir uluslararası-bölgesel mutabakat zemini de krizler patlak verdiğinde müdahale edip koruyacak bir güvenlik şemsiyesi de bulunmuyor.

Dolayısıyla "yansımalardan tarafsız kalma" fikri hayalden ibaret. Bu durum, söz konusu gerçek ışığında benimsenecek stratejilere odaklanan tüm yaklaşımların temel çıkış noktası olmalı.

Buradan hareketle tartışma, ikinci ve daha hassas olan şu soruya evriliyor: Lübnan güç unsurlarından vazgeçip sadece vaatlere güvenebilir mi ve bunun güvenlik ile varlık üzerindeki sonucu ne olur?

Soru ideolojik bir varsayımdan değil, yapısal bir okumadan neşet ediyor. Stratejik derinlikten yoksun, ekonomisi kırılgan ve siyasi sistemi bölünmüş bir devlet, dış baskılara daha açık hale gelir.

Böylesi bir ortamda, fiili bir alternatif oluşturmadan güç unsurlarından vazgeçmek, savunma kapasitesine sahip olma halinden tam bir savunmasızlık aşamasına geçmek anlamına gelir.

Bölge tarihi, uluslararası vaatlerin sabit ilkelere değil, çoğunlukla değişen çıkar dengelerine bağlı olduğunu defalarca kanıtladı.

Garantiler kendi başlarına işlemez; ancak bölge genelinde geniş bir coğrafi sahaya yayılan ve İsrail'in kendi çıkarlarına dair yaptığı tanımlamaları öncelikli kılan büyük güçlerin menfaatleriyle örtüştüğü ölçüde anlam kazanır.

Sadece uluslararası taahhütlere bel bağlamak, bu güçlerin Lübnan’ı koruma maliyetini, kendi öncelikleriyle çakışmadığı anlarda bile üstlenme iradesine sahip olduklarını varsayar.

Bu, değişken hesapların hüküm sürdüğü uluslararası sistemde oldukça zayıf bir varsayım. Bu nedenle güç unsurlarından vazgeçmek, Lübnan’ın kaderini bölgesel ve uluslararası rüzgarların, hatta İsrail iç siyasetindeki dalgalanmaların insafına bırakmak demek.

Buna mukabil asıl mesele, güç unsurlarını muhafaza etmek ve bunları ulusal, kurumsal bir proje çerçevesinde yönetmek.

Bu da bizi, tehlikenin bu güçlerin kullanımını denetleyecek ve işlevini belirleyecek net bir savunma stratejisinin yokluğunda yattığı sonucuna götürüyor.

Saf bir jeopolitik perspektiften bakıldığında, coğrafi konumu nedeniyle Lübnan’ı bölgenin dinamiklerinden soyutlamak imkansız.

Güvenlik açısından bakıldığında ise bağlayıcı garantiler olmaksızın güç unsurlarından tamamen feragat etmek yüksek bir risk barındırıyor; ki bu tür garantiler sadece bazılarının hayal dünyasında mevcut.

Dolayısıyla gerçekçi bir tartışma, yapısal güç eksikliğinin nasıl yönetileceği ve aynı zamanda devletin nasıl kapsayıcı bir şemsiye olarak yeniden inşa edileceği üzerine yoğunlaşmalı.

Netice itibarıyla soru artık Lübnan’ın tarafsızlık şartlarına sahip olup olmadığı değil, coğrafyanın çevre çatışmaların yansımalarından korunmasına izin verip vermediğidir.

Soru artık ülkenin yıkılmasını önleyecek bir bedel ödetme gücüne sahip olup olmadığı değil; boşluk kabul etmeyen bir iklimde güç unsurlarından vazgeçmenin bedelinin ne olacağıdır.

Tam yalıtılmışlık illüzyonu ile soyut garantiler yanılsaması arasında daha gerçekçi bir seçenek öne çıkıyor: Saldırganlığın maliyetini yükseltmek ve bu maliyeti yönetebilecek kurumlar inşa etmek.

İstikrarsız bir bölgesel çevrede bu seçenek ideal olmayabilir; ancak mevcut şartlar dahilinde hayatta kalma ve süreklilik mantığına en yakın olanı budur.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel