Şehit liderleri anmak: Üç zamanın direnişi

img
Şehit liderleri anmak: Üç zamanın direnişi YDH

"Tecrübe gösteriyor ki alternatifler, dayatılan denklemlere teslim olmaktan değil, onları bozmak ve aşmaktan doğar; vatan savunması ve özgürleşme bir slogan değil, uzun soluklu bir eylemin, direnişin ve fedakarlıkların birikimidir."




YDH - Hizbullah'ın şehit liderlerini anma süreci, sadece geçmişe yönelik bir vefa duruşu değil; bölgedeki askeri ve siyasi denklemleri kökten değiştiren stratejik bir dönüşümün analizi. El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar'ın yorumuna göre 1980'lerin başında "alternatifsiz" görülen işgal koşullarında başlayan bu yürüyüş, örgütlü direnişin ezici askeri güç karşısında nasıl somut bir alternatif üretebileceğini kanıtladı. Suikastlar ve savaşlarla dolu bu tarihsel kesit, liderlerin şahsi varlığını aşan kurumsal bir süreklilik inşa ederek Lübnan'ın savunma kapasitesini stratejik bir caydırıcılık seviyesine taşıdı. Nihayetinde bu birikim, bugünün seçeneklerini anlamak için geçmişin tecrübesini geleceğin vizyonuyla birleştiren temel bir pusula niteliği taşıyor.

Hizbullah’ın şehit liderleri Şeyh Ragıb Harb, Seyyid Abbas Musevi ve Hacı İmad Muğniyye'yi anmak; Lübnan’ın özgürleştirilmesi ve korunmasında üstlendikleri roller nedeniyle lider figürlere duyulan bir vefa duruşu ya da duygusal bir merasim olmanın ötesine geçiyor.

Bu anma, özünde, keskin bir stratejik dengesizliğin hüküm sürdüğü koşullarda başlayan, kritik çatışma duraklarından geçerek olgunlaşan ve nihayetinde Lübnan ile bölgedeki savunma denklemlerinde yapısal bir dönüşüm inşa eden bütünleşik bir tarihsel sürecin ihyasını temsil ediyor.

Söz konusu dönüşüm, teorik bir çerçeve veya hitabet düzeyinde kalmamış; toprakları özgürleştiren, devletin egemenliğini geri kazanmasının önünü açan ve düşman iradesine boyun eğmeye karşı etkili bir alternatifin mevcudiyetine dair somut kanıtlar sunan saha başarıları ve stratejik kazanımlarla vücut bulmuştur.

Bu nedenle, Lübnan’ın bugününe ve geleceğine dair yapılacak her türlü ciddi tartışma bu süreçten koparılamaz.

Bu süreç, sadece partisel bir anlatı ya da polemik konusu değil; saha gerçeklerini değiştiren, sarsılmaz veya kapalı görünen dengeleri yeniden kurgulayan stratejik bir tercihin (direniş tercihi) tecellisidir.

Dengesizlik anı

1980’lerin başında Lübnan manzarasına "alternatifsizlik" mantığı hâkim görünüyordu. İşgalci İsrail Lübnan topraklarının büyük bölümüne yayılıyor, bölgesel güç dengesi Amerika destekli İsrail lehine açıkça eğiliyor, Lübnan devleti ise bitkin ve bölünmüş durumdaydı; üstelik dönemin otoriteleri İsrail istilasının dayattığı gerçeklerin gölgesinde doğmuştu.

O günlerde soru, mücadelenin araçlarına dair teknik bir ayrıntı değil, varoluşsal bir nitelikteydi: İşgal, kaçınılmaz bir kader olarak kabullenilip siyasi ve güvenlik dayatmalarına (17 Mayıs Anlaşması) boyun mu eğilecekti, yoksa devletlerin ve düzenli orduların geleneksel denklemlerinin dışında başka bir seçenek mi inşa edilecekti?

Bu bağlamda Lübnan'da direniş filizlendi ve erken dönemde etkili ve dikkat çekici bir düzeyde öne çıkan isimlerden biri, örgütlü bir halk direnişinin meşruiyetini tesis eden lider ve ses olarak Şeyh Ragıb Harb oldu.

Dolayısıyla 1984 yılındaki suikastı, münferit bir güvenlik hadisesi değil; İsrail’in, güneyde yükselen direniş faaliyetleriyle birlikte şekillenmeye başlayan çıkmazı erkenden fark etmesinin bir dışavurumu idi.

Sonradan Mossad başkanlığı (2002–2011) yapacak olan ve 1982–1984 yılları arasında güney bölgesinin komutasını yürüten Meir Dagan’ın sözleri, direnişe dahil olan diğer din alimlerinin yanı sıra Harb’ın rolünden duyulan endişenin boyutunu ve onun -Dagan’ın tabiriyle- işgale karşı dini aidiyet ile ulusal kimliği birleştirme becerisine yönelik korkuyu yansıtıyordu.

Bu nedenle söz konusu hedef alma, kurucu anı, kökleşmiş bir fenomene dönüşmeden kesme girişimiydi. Ancak sonuç beklentinin aksine oldu; çatışmanın artık geçici bir tepki değil, biriktirilebilir stratejik bir tercih olduğu kanaati kemikleşti.

İstilanın üzerinden geçen birkaç yıl içinde gerçekler değişti. Çok uluslu güçler çekildi ve İsrail kademeli olarak "güvenlik kuşağı" olarak adlandırılan bölgeye geriledi.

Dönüşüm sadece askeri değil, çatışmanın kavramsal yapısıyla da ilgiliydi. İşgalcinin ancak eşitsiz bir siyasi uzlaşmayla göğüslenebileceği varsayımı fiilen çöktü.

Deneyim, büyük fedakarlıklara rağmen, örgütlü iradenin -karşı tarafın ezici askeri üstünlüğüne rağmen- alternatif bir süreç üretebileceğini kanıtladı.

Bir caydırıcılık aracı olarak suikast

İkinci aşama, İsrail’in savaşı birinci safha lider kadrosunu tasfiye etme düzeyine taşıma çabasıyla nitelendi ve 1992’de Seyyid Abbas Musevi'nin suikastı bu kumarın zirvesini oluşturdu.

İsrail, piramidin tepesinin korunaklı olmadığı ve caydırıcılığın siyasi ve askeri liderliğin imhasıyla dayatılabileceği denklemini yerleştirmek istedi.

Ancak operasyonun hemen ardından gelen füze saldırısı, farklı bir denklemin açılışını yaptı: Liderliğin hedef alınması, ateş çemberinin düşmanın hesaplarının ötesine genişletilmesiyle karşılık bulacaktı.

Dönemin İsrail Askeri İstihbarat Başkanı Uri Sagie, Hizbullah’ın tepkisinin boyutuna dair öngörülerinin yetersiz kaldığını ve direnişin tansiyonu yükseltme kapasitesi önceden bilinseydi suikast kararının yeniden gözden geçirileceğini itiraf etti.

Burada, araçlarını biriktiren ve sınırlarını test eden kademeli bir operasyonel caydırıcılık denkleminin tohumları netleşmeye başladı. 1993 ("Hesaplaşma") ve 1996 ("Gazap Üzümleri") saldırıları, güneydeki siviller üzerinde baskı kurarak direnişin toplumsal tabanını kırma girişimi bağlamında gerçekleşti.

Ne var ki direnişin işgal altındaki Filistin’in kuzeyini bombalamayı sürdürmesi ve o dönemki Suriye desteği, İsrail’in Lübnan içlerini bedelsizce ihlal etme özgürlüğünü kısıtlayan yazılı olmayan mutabakatlarla sonuçlandı.

Bu durum, 2000 yılındaki özgürleşmeyle nihayete eren kesintisiz bir yıpratma sürecinin ön hazırlığıydı.

Söz konusu gelişme, işgal altındaki bir topraktan ilk kez örgütlü bir direnişin baskısı altında, siyasi bir anlaşma veya güvenlik garantisi olmaksızın çekilme hadisesi olarak, direnişin stratejik bir tercih olarak uygulanabilirliğine dair bölgesel tartışmaları yeniden şekillendirdi.

Özgürleşmeden stratejik caydırıcılığa

2006 Temmuz Savaşı, bu sürecin kapsamlı bir sınavını temsil etti. İsrail’in ilan edilen hedefi Hizbullah’ı askeri ve siyasi olarak bitirmekti; ancak savaş, çatışmanın her iki tarafın derinliklerine ulaşan karşılıklı bir dehşet dengesine dayalı, daha karmaşık bir caydırıcılık düzeyine evrilmesiyle sonuçlandı.

Karşı karşıya geliş, Hizbullah’ı zayıflatmak yerine, onu bölgesel denklemde ağırlığı olan bir güç olarak tescilleyen bir durak haline geldi.

2008’de İmad Muğniyye suikastında, Amerika ve İsrail'in beklentileri, operasyonel siniri ve nitelikli kapasite artış sürecini vurma noktasında birleşti.

Fakat tecrübe gösterdi ki on yıllar içinde kristalleşen örgütsel yapı, makamı ne kadar yüksek olursa olsun tek bir birey üzerine kurulu değildi. Bu aşamalar boyunca Seyyid Hasan Nasrullah’ın, partiyi kapasitesini geliştirme ve kurumsal kimliği olan bölgesel bir güce dönüştürme yolundaki liderlik rolü, işgal karşısında Lübnan’ın bugünü ve geleceği için bir teminat teşkil etti.

Lübnan ve bölge için dönüm noktası niteliğindeki bir aşamada Şeyh Naim Kasım’ın genel sekreterliği üstlenmesiyle birlikte; projenin liderliğin şahsileştirilmesini aştığı ve örgütsel sürekliliğin -özellikle Lübnan ve bölge tarihinin en zorlu dönemlerinden birinde- temel güç unsurlarından birini temsil ettiği yeniden teyit ediliyor.

Seçeneklerin şartı olarak hafıza

Seksenlerden bugüne uzanan bu süreci okumak, elde edilen başarıların ne kaçınılmaz ne de geçici bir tesadüf olduğunu, aksine başlangıçta ufku kapalı bir ortamda iradelerin ve kabiliyetlerin etkileşiminin bir sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle, bu tarihi hatırlamak bir lüks değil, bugün sunulan seçenekleri anlamak için bir şarttır.

Tecrübe gösteriyor ki alternatifler, dayatılan denklemlere teslim olmaktan değil, onları bozmak ve aşmaktan doğar; vatan savunması ve özgürleşme bir slogan değil, uzun soluklu bir eylemin, direnişin ve fedakarlıkların birikimidir.

Bu kavrayışın önemi, iki ana akıma karşı duruşundan kaynaklanıyor: Birincisi, deneyimi sadece anlık maliyetine indirgeyerek veya beyhude bir macera gibi resmederek, güç dengelerinde yarattığı değişimleri görmezden gelip unutturmaya çalışıyor.

İkincisi ise tartışmayı tarihsel bağlamından kopararak sadece mevcut ana hapsediyor ve böylece uzun vadeli stratejik düşünceyi devre dışı bırakıyor. Her iki yaklaşım da ya geçmişi inkâr ederek ya da geleceğin işaretlerini görmezden gelerek bugünün anlamını fiilen boşaltıyor.

Hafızayı silme girişimleri ile vizyonsuzluk arasında asıl mesele, üç zamanı birbirine bağlayan bir bilinçte yatıyor: Geçmişi eylemin mümkün olduğunun kanıtı olarak saklı tutan, bugünü stratejik gözlerle okuyan ve geleceği Lübnan’ı coğrafyanın kenarına veya başkalarının şartlarına mahkûm etmeyen ihtimallere açan bir bilinç.

Böylece şehit liderlerin anısı yıllık bir merasimden siyasi bir pusulaya, bir direniş anlatısından ise sayfaları henüz kapanmamış bir savaşı anlama çerçevesine dönüşüyor.

Çeviri: YDH