Jeffrey Epstein, CIA’in kirli savaşlarında kullandığı silah ve uyuşturucu yüklü uçakları, hiçbir şeyden habersiz milyonlarca kadının alışveriş yaptığı Victoria’s Secret raflarına kıyafet taşıyan bir lojistik ağına nasıl dönüştürdü?
Harrsion Berger
YDH- Drop Site tarafından yayımlanan Harrison Berger imzalı çalışma, Jeffrey Epstein’ı alışılagelmiş 'suçlu milyarder' profilinden çıkarıp uluslararası istihbarat ağlarının ve kirli operasyonların merkezindeki bir lojistik mimarı olarak yeniden konumlandırıyor. CIA’in İran-Kontra skandalında kullandığı silah ve uyuşturucu yüklü uçakların, nasıl olup da Ohio’nun göbeğindeki pırıltılı bir moda imparatorluğunun sevkiyat filosuna dönüştüğünün izini süren Berger, devlet destekli kaçakçılıkla yasal ticaretin iç içe geçtiği bu karanlık tabloda; meşhur yardım vakıflarının, paravan şirketlerin ve faili meçhul cinayetlerin arkasına gizlenen devasa bir finansal mühendisliği deşifre ediyor.
Ekim 1986'da Nikaragua semalarında Southern Air Transport’a ait bir uçak düşürüldüğünde, ABD hükümetinin yürüttüğü gizli operasyonların üzerindeki perde de aralanmış oldu. Southern Air Transport, ABD'nin Soğuk Savaş saflarına geçtiği ve Stratejik Hizmetler Ofisi'nin (OSS) CIA’e dönüştüğü 1947 yılında, küçük bir kargo havayolu şirketi olarak kurulmuştu. Teşkilat, 1960’tan 1973’e kadar bizzat sahip olduğu bu şirketi, o tarihte Kennedy döneminden beri işin başında olan Stanley G. Williams’a devretti.
Uçağın enkazı ve sağ kurtulan tek isim olan Eugene Hasenfus'un itirafları, zamanla İran-Kontra skandalı olarak tarihe geçecek olan kördüğümü çözmeye başladı. CIA; Southern Air Transport uçaklarını kullanarak, İsrail aracılığıyla İran'a silah gönderiyor ve buradan sağladığı kazançla Nikaragua'daki solcu hükümete karşı savaşan Kontraları finanse ediyordu.
Bu işlerin hiçbiri yasal değildi ve Southern Air Transport üzerindeki baskı artık dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Kendine yeni bir rota çizmek zorunda kalan şirket, merkezini Miami’den alıp Ohio eyaletinin Columbus şehrine taşıdı. 1995 yılına gelindiğinde şirket, artık Çin’den ithal edilen hazır giyim ürünlerini taşıyarak imaj tazelemişti. Ancak Columbus’taki ilk üç yılı boyunca, havayolu şirketinin geçmişteki -belki de hâlâ devam eden- kaçakçılık faaliyetlerine dair dedikoduların peşini bırakmaya niyeti yoktu.
Drop Site ve American Conservative platformlarına konuyla ilgili arşivlerini açan deneyimli gazeteci Bob Fitrakis’e göre; hem Franklin County Şerif Ofisi hem de Ohio Müfettişliği, kamuoyunda İran-Kontra skandalına yönelik artan tepkiler üzerine Southern Air Transport’u mercek altına almıştı. Her iki kurumdaki kaynaklar da uçakların yerinin değiştirilmesinde Jeffrey Epstein’ın kilit bir rol oynadığını teyit ediyordu.
O dönemde Epstein, Ohio merkezli moda ve perakende devi Leslie Wexner’ın parasını ve gayrimenkul yatırımlarını yöneten, henüz pek tanınmamış bir finansçıydı. Epstein’ın Wexner imparatorluğu üzerindeki nüfuzu sayesinde, daha düne kadar İran ve Nikaragua’ya silah taşıyan o uçaklar; artık Victoria’s Secret ve Abercrombie & Fitch gibi Wexner’a ait dev perakende zincirlerinin raflarını doldurmak için kıyafet sevkiyatı yapıyordu.
Southern Air Transport, 1 Ekim 1998’de ansızın iflas bayrağını çekti. Bu tarihin asıl çarpıcı yanı ise, CIA Başmüfettişliği’nin İran-Kontra skandalına dair resmi raporunu açıklamasına tam bir hafta kala gerçekleşmiş olmasıydı. Söz konusu rapor, havayolu şirketinin Nikaragua’dan yürütülen Kontra kokain kaçakçılığıyla olan bağlarını açıkça ortaya koyuyordu. Ancak valilik makamından gelen baskılar neticesinde Ohio’lu yetkililer soruşturmanın peşini bıraktı; böylece Epstein’ın bu operasyondaki kilit rolü hiçbir zaman gün yüzüne çıkmadı.
Peki, Epstein nasıl oldu da eski Kontra uçaklarını Columbus’a getirmeyi başardı? Bu sorunun cevabını bulmak -ya da en azından gerçeğe yaklaşmak- Reagan döneminin ikinci yarısına damga vuran bu skandalın perde arkasındaki isimlere yakından bakmayı gerektiriyor. Zira bu skandal, Amerikan hükümetinin nesiller boyu gizli tuttuğu küresel operasyonlarının iç yüzünü en çıplak haliyle toplumun önüne sermişti. Jeffrey Epstein ise adeta bir "casusluk dünyasının Forrest Gump’ı" gibi, bu sürecin her aşamasında, yolun her virajında karşımıza çıkıyor.
Kayıp paranın izinde
1981 yılında Jeffrey Epstein, içeriden bilgi sızdırarak ticaret yapma (insider trading) şüpheleri gölgesinde Bear Stearns’den istifa etti. Bu dönemde düzenli olarak Londra’ya gitmeye başlayan Epstein, otomotiv ve havacılık sanayiinde uzun bir kariyere sahip olan İngiliz iş insanı Douglas Leese’in ailesiyle yakınlık kurdu. Julian Leese’in daha sonra bir podcast mülakatında anlattığına göre; Epstein, Douglas Leese’in hamiliğinde yetişmiş, oğulları Nicholas ve Julian ile de yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen yakın dostlar olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Douglas Leese, babasının kurduğu Cam Gears şirketinin genel müdürlüğünü üstlenmişti. Jaguar, Ford ve Nissan gibi küresel devlere direksiyon sistemleri tedarik eden bu firma; 1965 yılında uydular ve kıtalararası balistik füzeleriyle tanınan ABD merkezli havacılık devi TRW’ye satılmıştı.
1979 yılı, Fars Körfezi için tam bir kırılma noktasıydı. Irak’ta Saddam Hüseyin devlet başkanlığı koltuğuna oturur oturmaz siyasi rakiplerini hızla ya idam ettirdi ya da hapse attırdı. Hemen doğu sınırında ise İran halkı, CIA destekli Şah’ı deviriyordu. İran Devrimi sırasında üniversite öğrencilerinin Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basıp Amerikalıları rehin alması, ABD’nin İran’a karşı çok sert ekonomik ve askeri yaptırımlar uygulamasına yol açtı.
CIA’in planı, İran ile Irak arasında bir savaşı körükleyerek ne Saddam Hüseyin’in ne de Ayetullah Humeyni’nin Hürmüz Boğazı üzerinde tam denetim kuramamasını sağlamaktı. Aynı zamanda Sovyet donanmasını Körfez’in "koruyucusu" rolünden uzak tutmayı hedefliyorlardı. Ancak rehineler krizi bu planlara çomak sokmuştu. 1979 Devrimi’nden sonra ABD’nin İran’a silah satması yasaklanmıştı; zira yapılacak herhangi bir açık silah ticareti hem resmi ambargoyu delmek anlamına gelecek hem de Başkan Ronald Reagan’ın "Amerika teröristlerle pazarlık yapmaz" şeklindeki kamuoyu duruşunu yerle bir edecekti.
Bunun yerine CIA, Sovyetlerin İran üzerindeki nüfuzunu kırmak amacıyla Çin’den yapılan silah satışlarına sessizce destek verme stratejisini benimsedi. Pekin yönetimi, 1980 yılından itibaren hem İran’a hem de Irak’a silah sevkiyatına başladı. 1983 baharında İran, Çin ile 1,3 milyar dolarlık dev bir silah anlaşmasına imza attı. Bu silahların bir kısmı, Çinli sanayi devi Norinco tarafından, o dönem İngiliz yönetiminde olan Hong Kong aktarma noktası kullanılarak tedarik ediliyordu.
Douglas Leese, o dönemde Bermuda merkezli Lorad adında bir holdingin sahibiydi. İran ile silah anlaşması imzalandıktan kısa süre sonra, Bermuda’da "Norinco Lorad" adında paravan bir şirket kuruldu; birkaç ay sonra ise bunu Hong Kong merkezli "Lorad Far East" adlı bir ticaret şirketi izledi.
Leese’in Çin’in silah satışlarındaki tam rolü hiçbir zaman resmen açıklanmadı. Ancak 1995 yılında İngiliz milletvekili George Galloway, Leese’in bir Bermuda bankası aracılığıyla Ortadoğu’daki silah anlaşmalarını gizlice finanse ettiğini iddia etti. Aynı yıl, İngiliz perakende zinciri Littlewoods'un sahipleri, Norinco'nun kendilerine çamaşır makinesi, Lorad’a ise silah satmasını öngören bir teklif almalarının ardından Leese’in silah kaçakçılığı bağlarına dair alarm zillerini çaldılar.
İki yıl sonra, Littlewoods sahiplerine karşı ABD'de açılan bir hukuk davasında Leese; yürüttüğü çalışmaların "Savunma Bakanlığı ve ABD hükümetinin diğer birimleri tarafından gizli tutulduğuna inanılan, son derece hassas projelerle" ilgili olduğunu öne sürdü.
Bu sırada CIA, Amerikan yapımı silahları İran'a sevk etmek için kendi gizli kanalını hazırlıyordu. 1980 sonbaharında FBI, İranlı bankacı Kiroş Haşemi’yi sıkı bir teknik takibe alarak beş ay içinde on binlerce konuşmasını kaydetti. Bant kayıtları, Haşemi’nin avukatı John Stanley Pottinger’ın; sahte faturalar ve denizaşırı paravan şirketler kullanarak İranlıların silah ambargosunu delmesine yardım ettiğini ortaya koydu. Senato Dış İlişkiler Komitesi daha sonra CIA’in bu silah anlaşmalarının planlanmasına dahil olduğunu ve Pottinger’ın ofisinde Haşemi ile görüştüğünü tespit etti.
Meğer Pottinger, New York’ta Epstein ile birlikte çalışıyormuş. Daha önce Başkan Richard Nixon döneminde Adalet Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Pottinger, New York Times’ın deyimiyle bir başka "düzenbazla" el ele vermiş ve Central Park South’ta birlikte bir teras ofisi kiralamışlardı. Gazete, Pottinger ve Epstein’ın zengin müşterilere "vergiden kaçınma" stratejileri pazarladığını, ancak bu iş ortaklığının "kısa ömürlü" olduğunu not düşmüştü. 1984 yılında Pottinger, Haşemi’ye karşı yasa dışı silah ihracatı suçlamasıyla hazırlanan federal iddianamede yer aldı ve Haşemi İngiltere’ye kaçtı.
FBI’ın kendisini suçlayan ses kayıtları gizemli bir şekilde ortadan kaybolunca Pottinger yargılanmaktan kurtuldu; 1980’lerde gayrimenkul işlerinden servet kazandı ve New York Times’ın "en çok satanlar" listesine giren bir roman yazarı oldu. Geçen yıl yayımlanan ölüm ilanında, son casusluk gerilim romanının henüz basılmadığı belirtiliyordu. Haşemi ise 1986 yılında, ölümünden sadece iki gün önce teşhis edilebilen "nadir ve ölümcül bir lösemi" türüne yakalanarak hayatını kaybetti. (Daha sonra bu ölümün bir suikast olduğu iddia edilecekti.)
Haşemi’nin iddianamesinden sonra, Amerikalıların İran’a erişimini sağlamak için sahneye bir başka isim çıktı: Suudi silah tüccarı Adnan Kaşıkçı (öldürülen Washington Post gazetecisi Cemal Kaşıkçı’nın amcası). Temmuz 1985’te Haşemi, Kaşıkçı ve İsrail Başbakanı Şimon Peres, Batı Almanya'nın Hamburg şehrinde gizlice buluşarak bir plan kurdular: CIA direktörü William Casey’nin onayıyla ABD silahları İsrail’e gönderecek, İsrail kendi envanterindeki silahları İran’a satacak, Washington ise daha sonra İsrail’in boşalan stoklarını takviye etme sözü verecekti.
Epstein, 1980’li yıllarda bir ara sahte bir isim ve Suudi Arabistan’da bir adres taşıyan Avusturya pasaportu edindi. ABD makamları, 2019’daki tutuklamanın ardından bu pasaportu Epstein’ın New York’taki malikanesinde bulunan bir kasada ele geçirdi. Kefalet duruşmasında avukatları, pasaportun bir "arkadaşı" tarafından verildiğini ve olası bir kaçırılma durumunda Epstein’ın Yahudi kimliğini gizlemek amacıyla hazırlandığını iddia etti. Zira 1984-1985 yılları arasında Lübnan’da aralarında bir CIA görevlisinin de bulunduğu yedi Amerikalı kaçırılmış ve İran ile bir "rehinelere karşılık silah" takası üzerine görüşmeler başlamıştı.
Peres, Kaşıkçı’nın İran’a yapacağı sevkiyatlara aracılık etmeyi kabul ettikten sonra lojistik işi İsrail askeri istihbaratına devredildi. Epstein’ın yakın dostu ve sırdaşı Ehud Barak, planlama aşaması olan Nisan 1983’ten Eylül 1985’e kadar İsrail askeri istihbarat teşkilatının (AMAN) başındaydı; yani ilk silah sevkiyatı tamamlandıktan bir ay sonra görevinden ayrılmıştı. Barak, bugüne kadar Epstein ile 2003 yılında, devlet görevinden ayrıldıktan sonra "halka açık bir etkinlikte" Şimon Peres tarafından tanıştırıldığını iddia etmeye devam ediyor. Ayrıca Barak, Epstein’ı neredeyse hiç tanımadığına dair asılsız beyanlarda da bulundu. İkilinin gerçekten 2003’ten önce tanışıp tanışmadıkları ise hâlâ bir muamma.
İsrail’in silah kanalı hassas bir güven dengesi üzerine kuruluydu. İsrailliler parayı peşin istiyor, İranlılar ise ancak silahlar teslim edildikten sonra ödeme yapmaya yanaşıyordu. Burada devreye "banka" rolüyle giren ve Bank of Credit and Commerce International (BCCI) bünyesindeki hesapları kullanan Kaşıkçı, on milyonlarca dolarlık kredi açarak tarafların birbirine güvenmediği durumlarda bile silah sevkiyatının sürmesini sağladı. Stanford mezunu ve Suudi kraliyet ailesine yakın bir iş insanı olan Ghaith Pharaon ise, BCCI’yı ABD finans piyasalarına dahil etmek amacıyla bölge bankalarını ve zordaki sigorta şirketlerini satın alıyordu.
CIA, yasa dışı silah ticaretine giden para trafiğini gizlemek için BCCI’yı federal müfettişlerden korudu. Cayman Adaları merkezli bir yardım vakfı şeklinde yapılandırılan BCCI; sermayeyi Birleşik Krallık ve Güney Asya’daki çalışan yardımlaşma fonları ile hayır vakıflarına aktarıyor, buralardan da sayısız paravan şirkete yönlendiriyordu. Bu paravan şirketler, bankanın dünya genelindeki yerel şubelerinin bilançolarında görünmemesi gereken varlıklar için birer "park alanı" ve gizli işlemler için birer kanal görevi görüyordu. Uygulamada ise BCCI kurucusu Ağa Hasan Abedi ve dar bir yardımcı çevresi, neredeyse hiçbir dış denetim olmadan tüm para akışını yönetiyordu.
Her başarılı teslimatla birlikte Lübnan’da bir Amerikalı rehine serbest bırakılıyor, aracılar ise yüklü miktarda komisyon cebine indiriyordu. Silah ticaretinden gelen kârlar BCCI ağında bir kez çevrildikten sonra, şüpheli nakit akışını meşru satış ve kira gelirine dönüştürmenin yolu gayrimenkulden geçiyordu. Bu yöntemle "gerçek" mülkiyet, katman katman paravan şirketlerin arkasına saklanıyordu. BCCI, paravan şirketler ve emanetçi isimler aracılığıyla gayrimenkul kredileri ve mülk alımlarına boğazına kadar batmıştı. Kaşıkçı’nın kendisi de dünya çapında otellerden çiftliklere, malikanelerden ticari mülklere kadar devasa bir gayrimenkul portföyüne sahipti.
Epstein’ın ismi tüm dünyada duyulmadan onlarca yıl önce, eski İsrail istihbarat subayı Ari Ben-Menaşe 1992’de yayımlanan anılarında çarpıcı bir iddia ortaya atmıştı: Buna göre Barak; Peres’in ya da Amerikalıların, silah satışından elde edilen kârların gizlendiği örtülü ödenek hesaplarını keşfedip paraya el koymalarından korkuyordu. Ben-Menaşe, Barak’ın bu parayı aklamak için medya devi Robert Maxwell (Ghislaine Maxwell’in babası) ile anlaştığını iddia etti. Plan, İran’dan gelen silah paralarını Maxwell’in şirket hesapları üzerinden geçirip Amerikalıların asla ulaşamayacağı Sovyet bankalarına istiflemekti.
İran-Kontra skandalından dört yıl sonra, 1991’de Maxwell, Kanarya Adaları açıklarında seyreden 55 metrelik yatı Lady Ghislaine’den gizemli bir şekilde kayboldu. Saatler sonra İspanyol yetkililer, Maxwell’in cansız bedenini Atlas Okyanusu’ndan çıkardı. Maxwell’in medya imparatorluğu devasa bir borç batağında çöküyordu ve kendisi, şirketlerinin emeklilik fonlarından gizlice yüz milyonlarca sterlin hortumluyordu. Ölümünden sonra müfettişler hesapları incelediğinde, yaklaşık yarım milyar sterlinin -belki de çok daha fazlasının- kayıp olduğu anlaşıldı.
Epstein’ın Yahoo! gelen kutusunda bulunan 15 Ekim 2005 tarihli bir e-posta, Ghislaine Maxwell’in babasının kayıp servetiyle ilgili bilgi satın almaya çalıştığını gösteriyor; üstelik bir CIA operasyon görevlisinden. Maxwell, Prenses Chimi Yangzom Wangchuck’ın düğünü için Butan’dayken Epstein’a heyecanla bir mesaj atmıştı:
“Düğün muazzamdı... Ayrıca burada babamla 'çalıştığını' söyleyen bir CIA görevlisiyle beraberdim! Şoke oldum. Bana (bir ücret karşılığında) her şeyi anlatabileceğini, her şeyi bulup ortaya çıkarabileceğini söyledi!!”
Epstein, sık sık "kayıp paraların" izini süren bir "finansal ödül avcısı" olduğuna dair üstü kapalı övünçlerle dolu konuşmalar yapardı. 1987 yılında, Robert Maxwell’in silah ticaretinden gelen paraları "sakladığı" iddia edilen dönemde Epstein, bir gazeteciye Adnan Kaşıkçı için nasıl para "bulduğuna" dair öyle detaylar vermişti ki, gazeteci Epstein’ın "parayı bulmak kadar saklama işinde de usta olabileceği" izlenimine kapılmıştı.
Lojistik uzmanı
5 Ekim 1986’da Hasenfus’u taşıyan Southern Air Transport (SAT) uçağı Nikaragua semalarında düşürüldüğünde, İran-Kontra tezgahı da sökülmeye başladı. 9 Ekim’de Hasenfus, dünya basınının karşısına çıkarak Nikaragua’daki solcu hükümete karşı savaşan Kontralara silah taşımak için CIA ile birlikte çalıştığını itiraf etti. ABD’li yetkililer, Hasenfus’un "özel" bir görevde olduğunu iddia ederek bu itirafları jet hızıyla yalanladı. (Bu arada Hasenfus, bu yılın Kasım ayı sonunda hayatını kaybetti.)
Bir CIA paravanı olan SAT, sadece Kontralara silah taşımıyordu; uçaklar aynı zamanda İran-Irak arasındaki kanlı savaşı körüklemek için İsrail’e de silah sevkiyatı yapıyordu. Hasenfus’un basın toplantısından sadece birkaç hafta sonra SAT, Tel Aviv’den Tahran’a 500 adet ABD yapımı tanksavar füzesi taşıyarak son İran-Kontra görevini icra etti.
Bir ay sonra Lübnan’da yayımlanan bir gazete, İran’a yapılan silah satışlarının aslında Lübnan’da rehin alınan Amerikalıların serbest bırakılması karşılığında yapılan gizli bir pazarlığın parçası olduğunu yazarak bombayı patlattı. Rehinelerden biri olan CIA görevlisi William F. Buckley, esaret altındayken öldürülmüştü. ABD’li yetkililerin haberleri doğrulaması üzerine Adalet Bakanlığı soruşturma başlattı. Birkaç hafta içinde ABD Adalet Bakanı, kameraların karşısına geçip İran’a yapılan silah satışlarından elde edilen kârın gizlice Kontraları finanse etmekte kullanıldığını kabul etmek zorunda kaldı. Kısa süre sonra gazeteler, aynı SAT uçaklarının Nikaragua ve Kolombiya’dan ABD’ye kokain kaçırdığını da yazmaya başladı.
Olay, ABD’de devasa bir siyasi skandala dönüştü. Aralık 1986’da, Kaşıkçı’nın silah sevkiyatlarına aracılık ettiği için on milyonlarca dolar aldığına dair haberler çıktı. Bir ay sonra, Ocak 1987’de, Kaşıkçı’nın ABD’deki holdingi iflas başvurusunda bulundu; BCCI’ın ön yüzü Ghaith Pharaon da kısa süre sonra banka varlıklarını elden çıkardı. Artık DEA (Narkotik) veri tabanlarında kokain kaçakçılığı şüphesiyle fişlenen SAT ise rotayı bir anda Birleşmiş Milletler ve Dünya Gıda Programı ile birlikte Afrika’nın savaş yorgunu "sıcak bölgelerinde" yürütülen ve reklamı bol yapılan kıtlık yardımı operasyonlarına kırdı.
Tüm bu karmaşa sürerken Epstein, dönemin gizli finans mühendisliğinden dersler çıkarıyor gibiydi. 1987’de, İran-Kontra operasyonu çökerken, Epstein perakende ve moda imparatoru Leslie Wexner’ın kilit finans danışmanı olarak sahneye çıktı. Wexner’ın pek çok paravan şirketinde yönetici pozisyonuna gelen Epstein, daha sonra Wexner’ın yardım vakfını yöneten aile ofisinin başına geçti. Bu yapı, tıpkı BCCI örneğinde olduğu gibi, devasa bir şirketler ağının tepesine bir "hayır kurumunu" yerleştiriyordu. Aynı yıl Wexner, Ohio eyaletinin Columbus şehri yakınlarındaki kırsal bir bölgede yeni bir şehir kurmak için devasa bir gayrimenkul geliştirme projesi olan The New Albany Company'yi kurdu.
1987’nin sonlarına doğru Epstein, temel bir BCCI taktiğini yeniden sahneye koydu: Bir finans kurumunun kontrolünü ele geçirmek için denetçilerin duymak isteyeceği bir hikaye uydur ve sonra kurumun varlıklarını yağmala. Tıpkı BCCI’ın banka ve sigorta şirketlerini satın almak için Ghaith Pharaon’u bir "emanetçi" olarak kullanması gibi; Epstein da Steven Hoffenberg’in Illinois’li denetçileri ikna etmesine yardım etti. Hoffenberg’in borç tahsilat şirketi Towers Financial’dan 3 milyon dolarlık bir sermaye girişi sözü vererek zor durumdaki iki sigorta şirketinin satın alınması için onay aldılar. Tabii ki o para hiçbir zaman gelmedi; satışı bitirdikten sonra, sigorta şirketlerinin tahvillerini teminat göstererek zor durumdaki iki havayolu şirketi olan Pan Am ve Emery Worldwide’ı ele geçirmek üzere operasyon başlattılar.
Towers Financial, Epstein’ın New York’taki şatafatlı hayatını finanse eden bir örtülü ödenek havuzuna dönüştü. Şirket 1993 yılında battığında Hoffenberg, yatırımcıları yaklaşık yarım milyar dolar dolandırdığını itiraf etti; SEC (ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu) bu olayı o dönem için ABD tarihinin en büyük saadet zinciri (Ponzi şeması) olarak tanımladı. Hoffenberg yirmi yıl hapse mahkûm edilirken Epstein’ı "suç ortağı" olarak niteledi; ancak Epstein hiçbir zaman suçlanmadı.
Gelgelelim çalınan paralar bir anda buhar oldu. 2002 yılında Hoffenberg, Epstein’ın savcılarla iş birliği yapıp kendisini ve diğer şirket yöneticilerini günah keçisi ilan ederken, bir yandan da 100 milyon doları denizaşırı hesaplara kaçırdığını iddia etti. Rolling Stone için bir haber hazırlayan Vicky Ward, "Epstein’ın gizlice Hoffenberg aleyhine iş birliği yaptığı ve savcılara en az üç kez ifade verdiği kesin," diye yazdı. Ward’ın görüştüğü ve konuya hâkim bir kaynak, "Dava mahkemeye taşınsaydı, sonuç muhtemelen Epstein için Hoffenberg’den çok daha ağır olurdu," diyerek durumu özetledi.
Hoffenberg, aynı röportajda Epstein’ın geçmişine dair bazı eksik parçaların birleşmesine de yardımcı oldu. Ward’a verdiği bilgide, Epstein’ı Adnan Kaşıkçı ile tanıştıran kişinin aslında Douglas Leese olduğuna inandığını söyledi. Ward bu iddiaları Epstein’a sorduğunda ise Epstein, Leese’i tanımadığını söyleyip Towers Financial dolandırıcılığıyla ilgili her türlü bağı hiddetle reddetti.
Epstein, şayet haberde saadet zinciriyle ilgili bir suç ortaklığı iması geçerse Ward’u dava etmekle tehdit etti. Vanity Fair 2007 yılında bu hikayeyi tekrar gündeme getirmeye çalıştığında, Epstein’ın Yahoo gelen kutusundaki özel mesajlar, editör Graydon Carter’a hitaben zehir zemberek mektup taslakları hazırladığını ortaya koydu. Bu taslaklarda haberi karalıyor ve yine iftira davası açmakla tehdit ediyordu. Kendi kendine e-posta olarak attığı taslaklardan birinde Carter’a, "Hâlâ vakit varken size bu hatayı düzeltme fırsatı vermek için yazıyorum," demişti. (Muhtemelen bu mektupları göndermemesi konusunda telkin almıştı; zira Carter, Drop Site’a yaptığı açıklamada kendisine böyle bir e-postanın hiç ulaşmadığını söyledi.)
Epstein, Leese ailesiyle olan bağları konusunda Ward’a resmen yalan söylemişti; çünkü Douglas Leese’in her iki oğlunu da çok yakından tanıyordu. Büyük kardeş Nicholas, Epstein’ın ellinci yaş günü için hazırlanan "doğum günü kitabına" yazdığı müstehcen mektupta; Hong Kong, Kuala Lumpur ve Londra’daki Tramp gece kulübünde yaşadıkları maceraları anlatıyordu. Bu anıların arasında, "ters giden bir şamata" gibi yansıtılan bir cinsel saldırı betimlemesi bile yer alıyordu.
Epstein ile Leese ailesi arasındaki ilişki yıllar boyu samimiyetini korudu. Drop Site tarafından ele geçirilen e-postalara göre Epstein, Leese’in torununun vaftiz babasıydı; her iki kardeş de e-postalarında Epstein’a sevgiyle "oğlum" (my boy) diye hitap ediyordu. 2007 yılında Julian Leese, Epstein’ın ricası üzerine aile fotoğraflarından oluşan bir koleksiyon gönderirken notuna şunu eklemişti: "Her zaman seni ve eski günleri düşünüyoruz."
Salford Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra kısa bir süre Towers Financial’da stajyer olarak çalışan Julian Leese, gazeteci Tom Pattinson’a babasının Hoffenberg’i kendi çevresindeki isimlerle tanıştırarak Towers Financial’a destek olduğunu anlatmıştı. Kayda geçen son mülakatında Julian, babasının silah değil radar ekipmanları sattığını iddia etmiş; Epstein’ın zaman zaman babasına danışmanlık yaptığını ve bazı iş toplantılarında hazır bulunduğunu kabul etmişti. Aynı mülakatta, 80’lerin başında Epstein’ın babasının masraf hesabını suistimal etmesi üzerine ikilinin arasının açıldığını öne sürmüştü; ancak bu iddia, cevapladığından çok daha fazla soruyu beraberinde getiriyor. (Julian Leese, 2024 yılında hayatını kaybetti.)
Yolsuzluk diz boyu
Towers Financial’daki saadet zinciri tam gaz devam ederken, Epstein da Wexner’ın Ohio merkezli perakende devi The Limited etrafında şekillenen iş imparatorluğunun baş finans danışmanlığına yükselmişti. Aynı zamanda Wexner’ın New Albany’deki devasa gayrimenkul projesinin finansal mimarı ve güvenilir "sorun çözücüsü" haline gelmişti. 1991 yılına gelindiğinde, New York Times artık Epstein’dan "Wexner Yatırım Şirketi Başkanı" olarak bahsediyordu. Epstein’ın bu kadar kısa sürede bu denli nüfuz sahibi olması, Wexner’ın birer birer kapı dışarı edilen eski danışmanlarını hayretler içinde bırakıyordu.
Her ne kadar Epstein bazen saf bir milyarderi kafaya alan bir dolandırıcı olarak resmedilse de -New York Times, Wexner için "onun en büyük avı" tabirini kullanmıştı- Epstein’ın Wexner’ın servetini ele geçirme süreci çok daha farklı bir tabloya işaret ediyor.
1991 yılında Columbus Polis Departmanı, The Limited için çalışan bir hukuk bürosunun avukatı olan Arthur Shapiro’nun mafya usulü infazını soruşturuyordu. Shapiro, Mart 1985’te büyük bir vergi kaçakçılığı davasında jüri önünde ifade verecekti; ancak ifade vermesine bir gün kala, Columbus’taki bir mezarlığın önünde, arabasının içinde başına bitişik mesafeden sıkılan iki kurşunla öldürüldü.
Cinayetin bir numaralı şüphelisi muhasebeci Berry Kessler’dı; kendisi daha sonra başka iki kiralık katil davasından suçlu bulunarak idam cezasına çarptırıldı. Onunla aynı soyadını taşıyan bir başka Columbus sakini, John "Jack" Kessler ise Wexner’ın New Albany projesindeki ortağıydı ve Epstein da bu şirketin eş başkanı olmuştu.
6 Haziran 1991’de bir emniyet analisti, Wexner’ın işlerinin organize suçla bağlantılı olabileceğini öne süren bir iç yazışma sundu. Notta, öldürülen avukatın ofisi tarafından kurulan ve bir kısmının Wexner’ın New Albany projesiyle bağlantılı olduğu anlaşılan birkaç Wexner iştiraki listelenmişti. Epstein’ın adı, birkaç yıl sonra bu şirketler tasfiye edilirken yönetici olarak kayıtlara geçecekti.
"Shapiro Cinayeti" notunun İstihbarat Büro Amiri’ne sunulmasından bir ay sonra, Temmuz 1991’de Wexner, Epstein’a kendi adına tüm işlerde tam yetki veren geniş kapsamlı bir vekâletname imzaladı. Bu imza ile Wexner, devasa servetinin kontrolünü ve mülk işlemleri yapma hakkını fiilen Epstein’ın ellerine teslim etmiş oldu. Bu sırada Columbus Emniyet Müdürü, söz konusu istihbarat notunun imha edilmesini emretti. Ancak Ohio’nun eski Müfettişi David Sturtz, notun bir kopyasını sızdırmayı başardı ve gazeteci Bob Fitrakis bu belgeyi Temmuz 1998’de yayımladı.
Bu esnada Miami Uluslararası Havalimanı, Southern Air Transport’un (SAT) kokain kaçakçılığı için kullandığından şüphelenilen ve CIA tarafından yirmi yılı aşkın süredir işletilen eski bir ordu deposu olan hangarı yıkma kararı aldı. Epstein’ın Ohio’daki "lojistik uzmanı" olarak devreye girmesiyle SAT, 1996 yılında dünya merkezini Columbus’a taşıdı. Amaç; Hong Kong ve Güney Çin’deki fabrikalardan gelen ürünleri doğrudan Wexner’ın perakende zinciri mağazalarına ulaştırmaktı.
Fitrakis’in bilgi edinme yasasıyla (FOIA) ulaştığı kayıtlara göre; Ohio Kalkınma Departmanı ve Rickenbacker Liman İşletmesi, SAT’ı Miami’den çekmek için oldukça cömert bir teşvik paketi hazırlamıştı.
Wexner’ın şirketi burayı bir tüketici lojistik limanına dönüştürmeyi planladığında, Rickenbacker Hava Muhafız Üssü zaten köklü bir askeri ve istihbarat merkeziydi. Sadece 25 kilometre ötedeki Savunma Lojistik Ajansı, silah sistemlerinin küresel tedarik zincirinden sorumluydu. On yıl kadar önce CIA teknisyenleri, Louisianalı kaçakçı Barry Seal ile bu üste gizlice buluşmuş ve onu Nikaragua’ya bir DEA operasyonu için göndermeden önce uçağının gövdesine gizli kameralar yerleştirmişlerdi.
Eyalet yönetimi, SAT’a 6 milyon dolarlık düşük faizli kredi ve yarım milyon dolarlık bir kalkınma hibesi teklif ederken; Ulaştırma Bakanlığı da altyapı çalışmaları için 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Liman işletmesi proje için 30 milyon dolarlık tahvil çıkardı ve ilçe yönetimi tesisleri 15 yıl boyunca vergiden tamamen muaf tuttu.
Fitrakis, Drop Site ve The American Conservative’e yaptığı açıklamada, "Columbus Alive için araştırma dosyaları yazarken, bir anda kendimi tüm şehre ve eyalete yayılmış yolsuzluk hikayeleri sızdıran insanların arasında buldum," dedi. Shapiro cinayeti dosyasını sızdıran eski müfettiş Sturtz, gazeteciye özellikle Epstein hakkında bilgi vermişti. Fitrakis, "Bana sözlü olarak Wexner ve Epstein’ın organize suç ve istihbarat dünyasıyla olan bağlarına dair çok fazla bilgi aktardı; Southern Air Transport’u da bu sayede öğrendim," diye ekledi.
Fitrakis, Epstein hakkında ne bildiğini öğrenmek için eski Şerif Earl Smith ile de iletişime geçti. Şerif ofisinin, Rickenbacker’da CIA uçaklarıyla bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığına dair süregelen bir soruşturması olduğunu öğrendi. Fitrakis’e göre Smith, "Southern Air Transport’u Ohio’ya getiren asıl ismin Epstein olduğunu biliyordu." Sturtz, 1994 yılında müfettişlik görevinden alındı ve kendisi bunun Wexner ile SAT üzerine yürüttüğü incelemeyle ilgili olduğuna inanıyordu. Onun yerine gelen kişi de göreve geldikten iki ay sonra istifa etti.
Columbus’a taşınmak, havayolu şirketini uyuşturucu kaçakçılığı geçmişinden arındırmadı. Alabama’daki bir yerel gazetenin haberine göre, 1996 yılında gümrük memurları bir SAT uçağında gizlenmiş kokain buldu.
Şirketin halkla ilişkiler sorumlusu, uçağın Kolombiyalı büyük bir ihracatçıdan "taze çiçek" getirdiğini savundu. SAT, "CIA ile bir bağlarının olmadığını ve kokainin oraya nasıl geldiğini kendilerinin de merak ettiğini" öne sürdü. Olay ajanslara düştüğünde, söz konusu uçak "cıva kirliliği" gerekçesiyle çoktan bir sigorta şirketine devredilmişti.
Columbus deneyi bir yıl sonra, SAT’ın kirli kaçakçılık geçmişi daha fazla gün ışığına çıktıkça sona erdi. Haziran 1998’de, eyaletten milyonlarca dolarlık teşvikleri cebe indirdikten sonra şirket, Lockheed Hercules uçak filosunu "hangara çekme ve satma" kararı aldı.
1 Ekim 1998’de SAT aniden iflas başvurusunda bulundu; bu tarih, CIA Başmüfettişi’nin Kontra kokain kaçakçılığı iddialarına dair resmi raporunu yayımlamasından tam bir hafta öncesiydi.
Savaş ağalarıyla bir fotoğraf
Temmuz ayında Adalet Bakan Yardımcısı Todd Blanche tarafından sorgulanan Ghislaine Maxwell’e, Epstein’ın istihbarat servisleriyle herhangi bir teması olup olmadığı soruldu. Maxwell, Epstein’ın 1980’lerde Afrika’da yürüttüğü "para bulma" işine dair kaçamak bir cevap verdi:
“Sanırım kendisine yardım eden bazı kişilerin olduğunu ima etmişti. Bana bazı Afrikalı savaş ağalarıyla çekilmiş bir fotoğrafını göstermişti ya da bana öyle söylemişti... Karanlık -aslında karanlık değil de gizli diyeyim- işlere dair hatırladığım tek somut anı bu.”
İran-Kontra skandalına paralel olarak, 1984-1986 yılları arasında Southern Air Transport (SAT), Angola içinde yüzlerce uçuş gerçekleştirdi. Bu seferlerin bir kısmı başkent Luanda ile Georgia eyaletindeki Dobbins Hava Üssü arasındaydı. Angola’nın kuzeydoğusundaki elmas madeni kasabalarına, güvenli olmayan yollar ve demiryolları nedeniyle neredeyse sadece havadan ulaşılabiliyordu. SAT, Angola’nın devlet madencilik şirketinden; madenlere ekipman taşımak ve elmasları dışarı çıkarmak üzere kazançlı bir sözleşme kaptı. Ancak bu maden seferleri sırasında SAT uçaklarının, Güney Afrika’nın desteğiyle isyancı grup UNITA’ya havadan silah attığından şüpheleniliyordu.
Güney Afrika, Angola iç savaşından muazzam kârlar elde etti. Johannesburg, yasa dışı Angola elmasları için devasa bir yeniden ihracat merkezi haline gelmişti. Zira UNITA kontrolündeki "kanlı elmaslar" BM ambargosu altındaydı ve Angola’dan yasal yollarla çıkarılamıyordu. 1990’ların sonuna gelindiğinde UNITA, Johannesburg’a elmas kaçırarak milyarlarca dolar kazandı; bu elmaslar burada sahte menşei belgeleriyle yeniden ihraç edilerek Londra ve Belçika’ya gönderiliyordu. Bir BM raporu, 2001 yılında Angola’dan her gün 1 milyon doların üzerinde elmasın kaçırıldığını tahmin ediyordu.
Angola, İran-Kontra skandalının adeta bir aynadaki yansımasıydı. İran’da olduğu gibi, Angola’daki savaşın "kasası" da Suudi parasıydı.
Nikaragua’da olduğu gibi, elmas trafiği de (tıpkı uyuşturucu gibi) kayıt dışı silah ticaretiyle besleniyordu. Suudi Kralı Fahd’ın bir yakını Kongre’de verdiği ifadede, Suudilerin UNITA’ya yaptığı yardımın aslında Washington ile yapılan gayriresmi bir pazarlığın parçası olduğunu söyledi. Bu pazarlığa göre, yardım karşılığında mobil radar gözetleme sistemlerine erişim sağlanmıştı. UNITA savaşçılarını eğitmek için Fas üzerinden on milyonlarca dolar aktarıldığını ve Prens Bandar’ın Güney Afrika’ya petrol satmayı planladığını anlattı. Suudi hükümeti ise bu iddiaları reddetti.
Columbus’ta SAT’ın çöküşü "mali sıkıntılar" olarak geçiştirildi. Ancak 1998’de iflas ilan etmeden hemen önce, Lockheed Hercules uçak filosunun yarısı Birleşik Arap Emirlikleri merkezli bir Angola havayolu şirketi olan Transafrik’e satıldı. Angola’daki iç savaş tüm şiddetiyle sürerken SAT, elmas madenciliği operasyonlarına destek verme görevine geri döndü. Yıllar sonra Epstein, gazetecilere servetini "silah, uyuşturucu ve elmas" sayesinde yaptığını söyleyerek böbürlenecekti.
Epstein’ın uluslararası basının radarına girmesi ise ancak 2002 yılında, daha sonra "Lolita Express" olarak adlandırılacak özel jetiyle eski Başkan Bill Clinton’ı Afrika turuna çıkarmayı kabul etmesiyle oldu. O yıl hapisteki Hoffenberg ile görüşen gazeteci Vicky Ward, gölgelerin içinde palazlanan bir adamın neden böyle bir halka açık gösteriyle her şeyi riske attığını sordu. Hoffenberg şöyle dedi:
“Kendine engel olamıyor. Kendi kuralını çiğnedi. Her zaman, yaptığı her şeyden sıyrılabilmesinin tek yolunun radarın altında kalmak olduğunu söylerdi; ama şimdi gitti ve her şeyi mahvetti.”
Epstein’ın Hoffenberg’i neredeyse hiç tanımadığı iddiası ve Wexner’ın Epstein ile arasına mesafe koyma çabaları; her iki adamın da Epstein’ın "altın kuralını" -onun ise doğuştan gelen bir dürtüyle uymayı beceremediği o kuralı- bildiği gerçeği karşısında havada kalıyor.
30 Haziran 2008’de Florida eyalet mahkemesi, Epstein’ın reşit olmayan birini fuhuşa teşvik etme suçlamasını kabul etmesini onayladı. Bu, federal savcılarla yapılan ve 18 aylık hapis cezasını, gündüzleri dışarıda dolaşıp dünyayı gezmesine olanak tanıyan bir "işe gidiş-dönüş" programıyla çekmesini sağlayan gizli bir anlaşmanın parçasıydı.
Bu olaydan dört gün önce, Leslie Wexner arkadaşına bir e-posta gönderdi:
“Abigail bana sonucu söyledi… Tek diyebileceğim üzgün olduğumdur. Kendi 1 numaralı kuralını çiğnedin… Her zaman dikkatli ol.”
Epstein’ın Wexner’a cevabı ise pişmanlık doluydu:
“Mazeretim yok.”
Çeviri: YDH