İsrail'in İran konusundaki stratejik mutabakatı ve riskleri

img
İsrail'in İran konusundaki stratejik mutabakatı ve riskleri YDH

"Bu koşullar altında, İsrail içinde İran’a yönelik daha proaktif -hatta önleyici bir yaklaşıma karşı anlamlı bir itirazın yükseldiğini hayal etmek güç."




Danny Citrinowicz, Barbara Slavin

YDH - İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) bünyesindeki İran Programı’nda kıdemli araştırmacı olan Danny (Dennis) Citrinowicz ve Ortadoğu Perspektifleri Projesi Kıdemli Uzmanı Barbara Slavin, Amerikan Stimson Center düşünce kuruluşu için kaleme aldıkları makalede, İsrail’de İran’a yönelik oluşan geniş çaplı stratejik mutabakatını ele alıyor. On yıllardır İran’ı "en önemli stratejik tehdit" olarak kodlayan İsrail güvenlik doktrininin, özellikle 7 Ekim sonrası süreçte "niyet" yerine "kapasite" odaklı bir önleyici saldırı mantığına evrildiğini vurgulayan yazarlar, askeri harekatların nükleer programı geciktirebileceği ancak ideolojik temelli bir rejimin stratejik yönelimini kalıcı olarak değiştiremeyeceğini ve İsrail iç siyasetindeki bu sarsılmaz mutabakatın, alternatif stratejik düşüncelerin önünü tıkadığını ve bölgeyi ucu açık bir çatışma döngüsüne sürükleme potansiyeli taşıdığını ifade ediyor.

İran, on yıllardır İsrail’in tehdit algısında müstesna bir yer tutuyor. Soldan sağa, siyasi yelpazenin her kanadındaki hükümetler Tahran’ı İsrail güvenliğine yönelik en ciddi uzun vadeli stratejik sınama olarak değerlendirdi.

Bu mutabakat son yıllarda daha da kemikleşti. Ancak bu fikir birliğinin gücü, askeri gücün sınırları ve tansiyonun yükselmesinden kaynaklanan riskler hakkındaki önemli soruların üzerini örtüyor olabilir.

İsrail’in İran tehdidini önemli ölçüde zayıflattığını ilan ettiği son çatışmanın üzerinden henüz altı ay geçmişken, Tahran nükleer programını ve füze projelerini yeniden inşa ediyor. Caydırıcılık, önceki döngülerde olduğu gibi, dönüştürücü bir etkiden ziyade geçici bir çözüm sunuyor.

Başbakan Benyamin Netanyahu, öteden beri ancak sürekli baskının -ideali ABD’nin belirleyici bir müdahalesiyle sonuçlanmasıdır- İran’ın stratejik yörüngesini temelden değiştirebileceğini savundu.

Netanyahu’nun perspektifinden bakıldığında, İran’ın nükleer ve füze altyapısını daha da geriletmek, geniş çaplı bölgesel rekabeti hemen sonlandırmasa bile tarihi bir başarı niteliği taşıyor. Buradaki temel varsayım, askeri başarısızlıkların birikmesinin Tahran’ı en nihayetinde bir hesap kitap yapmaya zorlayacağı yönünde.

Yine de tarihsel veriler ihtiyatlı olmayı gerektiriyor. İran liderliği, nükleer programını ve füze kapasitesini rejim güvenliği ile ulusal caydırıcılığın asli unsurları olarak görmeyi sürdürdü.

Dış askeri baskı, sistem içindeki sertlik yanlısı unsurları zayıflatmak yerine çoğu zaman daha da güçlendirdi. Önemli taktiksel hasarlar bile rejimin uzun vadeli stratejik yönelimini değiştirmedi.

Buna rağmen İsrail içinde, tekrarlanan askeri harekatların kalıcı sonuçlar doğurup doğuramayacağına dair sürdürülebilir bir tartışma ortamı bulunmuyor. İran genel olarak varoluşsal ya da varoluşsallığa yakın bir tehdit olarak tanımlanıyor.

Bu çerçeve, siyasi açıdan uygulanabilir alternatiflerin yelpazesini daraltıyor. Taktiksel başarılar kabul görse de yapısal soruya daha az dikkat ediliyor: Askeri güç; kökleri ideolojiye, caydırıcılık mantığına ve rejimin bekasına dayanan bir sorunu kalıcı olarak çözebilir mi?

Her şeyden önce, İsrail’deki karar alıcılar daha zorlu bir soruyla yüzleşmek zorunda: İran ile tekrarlanan çatışma döngülerinin toplam maliyeti, elde edilen stratejik kazanımlarla orantılı mı?

Geçen haziran ayındaki 12 günlük savaş sırasında bile -etkileyici bir operasyonel başlangıca rağmen- İran, İsrail’e füze fırlatmayı sürdürdü. Taktiksel baskın ve ilk başarı, anında bir caydırıcılık etkisine dönüşmedi.

Eğer İran, misilleme ateşini sürdürürken darbeleri soğurma kapasitesine ve niyetine sahipse, her döngü stratejik bir çözümden ziyade bir hasar yönetimi egzersizine dönüşme riski taşıyor.

Mesele İsrail’in bedel ödetip ödetemeyeceği değil; bu bedellerin Tahran’ın uzun vadeli hesaplarını anlamlı şekilde değiştirip değiştirmediği ya da sadece bir sonraki raunda kadar saati sıfırlayıp sıfırlamadığıdır.

Bu durum sadece İsrail’i değil, Amerika Birleşik Devletleri’ni de yakından ilgilendiriyor.

İran sadece bir İsrail sorunu değil; bölgesel ve küresel bir mesele. Ancak İsrail iç siyaseti gerilimin tırmandırılmasına karşı direnç göstermediğinde, Washington kendisini, sonuçları cephenin çok ötesine uzanan kararların merkezinde bulabilir. İran’a yönelik her türlü büyük ölçekli askeri harekat ciddi riskler barındırıyor: Bölgesel yayılma, küresel enerji arzının kesintiye uğraması, Hizbullah ve Husiler gibi İranlı ortakların harekete geçmesi ve sonu net olarak tanımlanmamış uzun süreli bir çatışma olasılığı.

Uygulanabilirlik sorusu da bir o kadar can alıcı. Hava gücü nükleer gelişmeyi geciktirebilir ve fiziksel altyapıyı imha edebilir ancak bilimsel bilgiyi yok edemez. Yeniden inşa her zaman mümkün.

Dolayısıyla stratejik ikilem şu: Karar alıcılar, İran’ın kapasitesini yeniden topladığı ve askeri müdahalenin bir çözüm değil, periyodik bir yönetim aracına dönüştüğü bu tekrarlayan döngüye ne kadar hazır?

Tüm bunlar İran’ın nükleer ilerleyişinin ciddiyetini hafife almıyor. Gidişat son derece endişe verici ve caydırıcılık inandırıcı kalmalı. Fakat inandırıcılık, stratejik netliğin yerine ikame edilmemeli.

İsrail’in İran konusundaki geniş siyasi mutabakatı, meşru güvenlik kaygılarını yansıtıyor. Ancak mutabakat, yeniden değerlendirme süreçlerini de kısıtlayabilir.

İsrail’de İran tehdidinin niteliğine dair kamuoyu tartışmalarının sığlığı -siyaset üstü mutabakatın çarpıcı düzeyiyle birleşince- alternatif stratejik düşüncelerin gelişmesini engelledi. Tehdit varoluşsal terimlerle çerçevelendiğinde ve politika yanıtları "tek seçenek" olarak görüldüğünde, güç kullanımının ötesine geçen yaklaşımları keşfetme alanı daralıyor.

Bu, İran’ın niyetleri konusunda bir saflık anlamına gelmiyor; aksine diplomasi, bölgesel dengeleme, caydırıcılık ve ölçülü baskıyı entegre eden daha çeşitlendirilmiş bir stratejinin, tek başına askeri harekatla elde edilenden daha kalıcı kazanımlar sağlayıp sağlamayacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Ancak şimdilik, mevcut kriz nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, böylesi bir yeniden değerlendirme pek olası görünmüyor. Hâkim mutabakat, çatışma döngüsü devam etse bile stratejik yenilik arayışını zayıflatıyor.

Şunu kabul etmek gerekir ki İsrail’in İran’a yönelik politika izleği, seçimlerden sonra -başbakanın kim olduğundan bağımsız olarak- önemli ölçüde değişmeyecek.

İran’a odaklanan stratejik bakış, İsrail sistemi içinde o kadar çok siyasi ve güvenlik avantajı sunuyor ki hiçbir ana akım liderin bu yaklaşımdan vazgeçmesi veya İran tehdidiyle mücadeleye ayrılan yatırımı azaltması beklenmiyor.

İran, İsrail ulusal güvenlik politikasında birleştirici bir düzenleyici ilke işlevi görüyor. Geniş bir siyasi mutabakat yaratıyor, savunma harcamalarının sürdürülmesini gerekçelendiriyor ve 7 Ekim 2023 sonrası gelişen, önleyici saldırı ile risk minimizasyonunu önceleyen güvenlik doktriniyle örtüşüyor.

Bu anlamda İran dosyası tek bir siyasi figüre bağlı değil; stratejik kültüre kök salmış durumda.

İran rejimi istikrarını korur, nükleer ve füze kapasitesini geliştirmeye devam ederse, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana kemikleşen şu ilkeye göre hareket etmesi muhtemel: Tehditler beyan edilen niyetlere göre değil, sergilenen kapasiteye göre değerlendirilecek. Stratejik baskın travması, kapasite odaklı bu doktrini derinden pekiştirdi.

Bu koşullar altında, İsrail içinde İran’a yönelik daha proaktif -hatta önleyici bir yaklaşıma karşı anlamlı bir itirazın yükseldiğini hayal etmek güç.

Bu mutabakat, önümüzdeki yıllarda İsrail’in risk toleransını ve gerilim eşiklerini şekillendirmeye devam edecek.

Çeviri: YDH