Foreign Policy: ABD, İran'ı tehlikeli bir şekilde yanlış okuyor

img
Foreign Policy: ABD, İran'ı tehlikeli bir şekilde yanlış okuyor YDH

"Dış dünya için bu referanslar sembolik bir anlam taşıyabilir. Ancak Şii siyasi bilinci için Kerbela, ahlaki ve siyasi bir koddur."




Ali Haşim

YDH - Londra Üniversitesi Royal Holloway İslam ve Batı Asya Çalışmaları Merkezi'nde araştırma görevlisi olan Ali Haşim, Foreign Policy dergisinde kaleme aldığı makalede, ABD ile İran arasındaki gerilimin 2025 yılındaki savaşın ardından yeniden tırmanmasını ve Washington’ın askeri baskıyı bir diplomasi aracı olarak görmesinin taşıdığı riskleri ele alıyor. İran'ın Kerbela anlatısı üzerinden şekillendirdiği direniş ideolojisi ve "yatay tırmanma" stratejisi, sınırlı bir Amerikan saldırısının beklenen tavizleri getirmek yerine kontrol edilemez, bölgesel bir savaşı tetikleyebileceğine işaret eden Haşim, Washington'ın rejim değişikliği veya liderlik zayıflığı yönündeki varsayımlarının, İran’ın ideolojik ve kurumsal dayanıklılığı karşısında hatalı olabileceği uyarısında bulunuyor.

Rusya 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde, küresel askeri camia dışındaki çoğu kişi İran yapımı Şahid insansız hava araçlarının (İHA) adını bile duymamıştı.

Dünya bu araçlarla, Ukrayna savaş meydanı üzerindeki sürülerin sosyal medya videolarına yansıyan o düşük frekanslı vızıltısı sayesinde tanıştı.

Çok hassas veya ileri teknoloji ürünü değillerdi; ancak asıl güçleri, zaman içinde savunma sistemlerini yıpratmalarından geliyordu.

Ukraynalı yetkililer, kesin bir darbe indirmekten ziyade savunmayı tüketmeyi amaçlayan bu silahları "uçan bela" diye nitelendirdi.

Batılı başkentler, özellikle de Washington için İran'ın Rusya'ya binlerce İHA sağlama kararı, Tahran'ın büyük stratejisinde bir dönüm noktasıydı. 2022'de Viyana'da yürütülen nükleer görüşmeler sırasında birçok Batılı diplomat, Tahran'ın kendi sınırlarının çok ötesindeki çatışmaları şekillendirmeye hazır olduğunu göstererek "görünmez bir çizgiyi" geçtiğini bana gizlice itiraf etmişti.

Fakat İran için bu çatışma farklı bir sonuç doğurdu: Ukrayna bir test sahasına dönüştü. Rusya'nın zorlu muharebe tecrübeleriyle geliştirdiği saha iyileştirmeleri, İHA'ların etkinliğini artırarak menzil ve etkilerini genişletti.

Mesaj netti: İran, kontrol yerine dayanıklılığa odaklanan yeni bir savaş türü yürütmeye başlamıştı. İran ile İsrail arasında son birkaç yıldır yaşanan çok sayıda karşı karşıya geliş de bunun etkili olduğunu kanıtladı.

İran; İHA'lar ve daha az etkili füzelerle İsrail'in çok katmanlı füze imha sistemlerini meşgul etmeyi, böylece daha büyük füzelerin hedefe ulaşmasını sağlamayı başardı.

Bugün ABD, bir yandan İran çevresindeki askeri varlığını artırıp bir yandan temkinli diplomatik girişimlerde bulunurken, bu ders her zamandan daha hayati bir hal alıyor.

Mevcut kriz, Washington ve Tahran'ın yeni bir nükleer müzakere turuna başlamak üzere olduğu sırada İsrail'in Haziran 2025'te İran'a karşı son savaşını başlattığı haftalara benzer şekilde, hızla ağırlaşıyor.

O dönemde İran'ın müzakere stratejisi basitti: "Sıfır nükleer silah" kabul edilebilir ancak "sıfır zenginleştirme" anlaşma yapılamaz demekti.

ABD ise masaya tam tersi bir varsayımla oturdu: Hiç nükleer silah olmayacağının garantisine giden tek kabul edilebilir yol, sıfır zenginleştirmeydi. Aradaki fark sadece teknik veya ideolojik tanımlardan ibaret değildi; her iki tarafın istikrar tanımı birbirinden farklıydı.

O günden bu yana pek az şey değişti. İran hala artan askeri baskı altında müzakere ediyor.

İranlı liderler, tıpkı Haziran 2025'teki çatışmalardan önce yaptıkları gibi, diplomasinin savaşı önleyebileceğini söylemeye devam ediyor.

Bu sırada ABD Başkanı Donald Trump, askeri harekat başlamadan önce bir anlaşma yapması için İran'ın sadece birkaç günü kaldığı yönünde uyarılarını sürdürüyor.

Washington'da giderek daha fazla kişi, sınırlı bir saldırının büyük bir savaşa yol açmadan taviz koparıp koparamayacağını sorguluyor. Ancak bu fikir hatalı bir varsayıma dayanıyor olabilir.

Savaşlar planlarla sınırlı kalmaz; ancak her iki taraf da durumu dizginlemek istediğinde sınırlı kalırlar. Şu an ise bu ortak çıkarın ortadan kalktığı görülüyor.

Son dönemde İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamenei "taktiksel itidal"den uzaklaşarak "Kerbela perspektifinden yüzleşme" dilini kullanmaya başladı. Bu, adaletsiz bir hükümdara boyun eğmektense şehadeti seçen İmam Hüseyin'in temel Şii anlatısına atıfta bulunuyor.

Dış dünya için bu referanslar sembolik bir anlam taşıyabilir. Ancak Şii siyasi bilinci için Kerbela, ahlaki ve siyasi bir koddur. Kerbela; varoluşsal bir tehdit karşısında uzlaşmak yerine direnişin yüceltilmesidir.

"Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek" fikri, ABD'nin orantılı yanıt ve zorlayıcı diplomasi mantığına meydan okuyor.

Yezid, Nemrut ve Firavun gibi tarihsel tiranlara atıfta bulunan İran lideri, İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin teslimiyetten ziyade giderek daha fazla direnişe dayandığını açıkça ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, sınırlı bir ABD saldırısı bir güç gösterisi olarak görülmeyecektir. Aksine, ahlaki meşruiyeti korumak için yanıt verilmesi gereken bir saldırı olarak kabul edilecektir.

Önceki saldırıların aksine, bu kez "yüz kurtarmaya" yönelik bir yanıt, özellikle dengesiz müzakerelerle takip edilirse, her şeyi daha da kötüleştirecektir.

Washington askeri baskıyı diplomatik bir koz olarak görüyor. Tahran ise çatışmayı giderek daha fazla bir ideolojik hayatta kalma sınavı olarak algılıyor. İki taraf tamamen farklı stratejik dillerde konuşuyor olabilir.

ABD'nin askeri stratejisi son dönemde, çatışmayı şiddetlendirmeden caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi amaçlayan ayarlı güç ve cezalandırıcı saldırılara dayanıyor.

Venezuela ve Suriye'deki önceki askeri harekatlar, tırmanmanın hassas vuruşlar ve mesajlar yoluyla yönetilebileceğine dair güveni pekiştirdi.

Ancak İran farklı bir stratejik ortam. Carl von Clausewitz savaşı bir keresinde, basit planları karmaşık ve öngörülemez olaylara dönüştüren, kademeli bir belirsizlik birikimi olan "sürtünme" (friction) ile karakterize edilen bir faaliyet olarak tanımlamıştı. Tırmanma bir kez varoluşsal tehdit zemininde başladığında, sınırları giderek akışkan hale gelir.

İran, tek bir darbeyle saf dışı bırakılabilecek bir devlet dışı aktör değil. Kapasitesi geniş bir alana yayılmış büyük bir ülke olması, tırmanmayı kontrol etmeyi zorlaştırıyor.

Genişleyen cephaneliği de bu fikir üzerine kurulu. Şahid İHA programı, hassasiyet yerine sürekliliğe dayanan bir savaş stratejisini örneklendiriyor.

Balistik ve seyir füzeleri, siber savaş, Körfez'deki deniz baskı noktaları ve bölgedeki müttefik ağlarına ek olarak İran'ın caydırıcılık stratejisi "yatay tırmanmayı" teşvik ediyor. Savaş tek bir eksen boyunca derinleşmek yerine, birden fazla cepheye yayılıyor.

Asıl soru tırmanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil, nerede başlayacağı. İran'ın bölgesel ortaklarının zayıfladığı aşikar. Lübnan'da Hizbullah, İsrail ile 2024'teki savaşında ağır darbeler aldı.

Iraklı milisler şu an artan iç baskılarla karşı karşıya ve bölgesel ortam İran'ın tırmanma esnekliğini kısıtladı.

Washington'ın bakış açısına göre bu zayıflama, tehlikenin azaldığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak zayıflayan caydırıcılık sistemleri her zaman daha güvenli değildir.

Tehdit altında hissettiklerinde daha kontrolsüz hale gelebilirler. 2024'teki çatışma sırasında Hizbullah ve diğer İranlı vekiller, kısmen isteksizlikleri kısmen de diplomasinin tırmanmayı durduracağına dair umutları nedeniyle tepkilerini dikkatle ölçtüler.

Tahran'da bir rejim değişikliği tehlikesinin algılandığı bir durum, bu hesaplamaları tamamen altüst edecektir.

İslam Devrimi ideolojisine sıkı sıkıya bağlı olan Hizbullah, rejimin düşmesi halinde büyük bir tehditle karşı karşıya kalacaktır. Bu durumda itidal; sadece hayatta kalmak için değil, varlığını kanıtlamak için verilen topyekun bir direnişe dönüşebilir. Aynı durum Hizbullah Tugayları gibi Iraklı gruplar için de geçerli olabilir.

Yemen'deki Ensarullah'ın kendi hedefi var; ancak Gazze savaşı sırasındaki eylemleri, ideolojik birlik adına çatışmayı deniz saldırılarıyla daha da yaymaya istekli olduklarını gösterdi.

Bu durum muhtemelen, tek bir organize bölgesel çatışma yerine, farklı cephelerde gelişen çok sayıda yarı bağımsız karşı karşıya gelişle sonuçlanan yatay bir tırmanmaya yol açacaktır.

Peki ya bir ABD saldırısı Tahran'da liderlik değişimine yol açarsa? Batılı gözlemciler İran'ın sertlik yanlısı tutumunu genellikle Hamenei ve İslam Devrimi Muhafızları Ordusu ile ilişkilendiriyor.

Oysa İslam Cumhuriyeti'nin gücü daha geniş bir kurumlar setinde yatıyor. İran'ın dini liderini seçmekle görevli anayasal organ olan Uzmanlar Meclisi bünyesinde, ideolojik olarak tutarlı bir grup yıllardır halefiyet için hazırlanıyor. Mevcut rejime sadık gruplar, dini kurumlardan son derece şüpheci siyasi kurumlara kadar uzanıyor.

Eğer Washington askeri baskının İran liderliğini kıracağını düşünüyorsa, halefiyet planlarının zaten bir çatışma beklentisiyle tasarlandığı ve bu planların Haziran 2025 savaşından sonra hızlandırıldığı gerçeğini kaçırıyor olabilir.

Savaş çığırtkanlarını zayıflatmayı amaçlayan bir saldırı, aslında liderlerin bir savaş zihniyeti etrafında birleşmesini hızlandırabilir. Buradaki ironi çarpıcı: Değişimi zorlama çabaları, Hamenei sonrası dönemde mevcut olandan çok daha katı ve öngörülemez bir yapı yaratabilir.

Büyük stratejist Clausewitz'in o meşhur ifadesiyle: "Savaşta her şey çok basittir, ancak en basit şey bile zordur." Washington'daki bir stratejik planlama haritasında, bir füze sahasına yönelik saldırı kontrollü bir mesaj verme eylemi gibi görünebilir.

Ancak Ortadoğu siyaseti ve ideolojisinde, tırmanma bir kez başladığında sınırlar erimeye başlar. Ve savaşlar bu şekilde başladığında, nadiren uzun süre sınırlı kalırlar.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel