"Oysa gerçek şudur: Bu ırkçı slogan, kalıcı bir soykırım çekidir; ifadeler değişse de netice bakidir: Filistin varlığının silinmesi ve Arap haklarının inkarı."
Halil Kevserani
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Halil Kevserani, Batı siyasetinde bir "aksiyom" (tartışmasız doğru) olarak kabul ettirilen "İsrail'in var olma hakkı" kavramının semantik ve politik yapı sökümünü yapıyor. Kevserani, bu ifadenin uluslararası hukukta bir karşılığı olmadığını, aksine Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme hakkını peşinen yok sayan ırkçı bir "nefiy" mekanizması işlevi gördüğünü vurguluyor. Mike Huckabee ve Netanyahu gibi figürlerin bu söylemi nasıl bir kalkan olarak kullandığını analiz eden Kevserani, "meşru müdafaa hakkı" gibi kavramların bir hiyerarşi yaratarak Filistinlileri insandışılaştırdığına dikkat çekiyor.
2023 kışında, Alman polisi kefiye takılmasını ve Filistin bayrağı açılmasını yasaklamaya çalışırken, Doğu Almanya’nın eyaletlerinden birindeki yerel bir yetkili, Alman vatandaşlığına geçiş için sunulan her dilekçeye, başvuru sahibinin "İsrail'in var olma hakkını" yazılı olarak ikrar etmesi şartını ekleme kararı aldı.
Bundan birkaç gün önce ise, İsrail’in sınırlarının "Nil’den Fırat’a" uzandığına dair Arap dünyasında resmi düzeyde infial yaratan hoyrat açıklamalarından sıyrılmaya çalışan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Amerikalı yayıncı Tucker Carlson’ın podcast yayınında söylediklerine dair geri adım atmaya yeltenerek şu yorumu yaptı:
"Mesele basit: Siyonizm, İsrail'in huzur ve güven içinde var olma hakkına sahip olduğuna inanmaktır. Hepsi bu. Gayet basit ve net."
Yukarıda zikredilen Alman örneği ile Huckabee vakası arasındaki dönemde, yani 7 Ekim sonrası süreçte, Batı söyleminde bu tarihî nakarattan daha sık tekrarlanan (ve aslında onun bir türevi olan) başka bir ifade daha vardı: "İsrail'in meşru müdafaa hakkı."
Tartışmamızın odağını teşkil eden bu iki ibarede mühim olan husus, basitçe neyi ikrar ettikleri değil; neyi menedip neyle savaştıklarıdır. Yani ispat makamındayken içlerinde barındırdıkları o örtük "nefiy" (yok sayma) iradesidir.
"İsrail'in var olma hakkı" ifadesi, geçtiğimiz on yıllar boyunca çatışma literatüründe merkezi bir yer edinmiş ve anahtar bir kavram haline gelmiştir. Oysa uluslararası hukukta veya siyasi tarihte genel olarak "bir devletin var olma hakkı" (ki bu, devletlerin birbirini diplomatik olarak tanımasından farklı bir şeydir) şeklinde bir kavramın dayanağına rastlamak mümkün değildir. Bu ifade, aslında hiçbirini tam karşılamadığı halde iki farklı istiareden [3] beslenmektedir: (1) Halkların kendi kaderini tayin hakkı ve (2) insanın doğal bir hakkı olan yaşam hakkı.
Netanyahu, İsrail’in var olma hakkını inkâr etmek ile antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) arasında doğrudan bir bağ kurmaktadır. ABD’nin, Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) "Örneğin, İsrail devletinin varlığının ırkçı bir çaba olduğunu iddia ederek Yahudi halkının kendi kaderini tayin hakkını reddetmek" şeklindeki tanımını benimsemesi de Netanyahu’nun yaklaşımından uzak değildir. Bu keyfi bağ, Gazze’deki soykırımın ardından ABD ve Batı’da ciddi çatlaklar vermeye başlasa da, halen Siyonist bir "Mccarthycilik" ile korunmaktadır. Bunun son örneklerinden biri, Beyaz Saray Dini Özgürlükler Komisyonu’nun tek Katolik üyesi Kari Buehler’in görevden alınmasıdır. Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz, bu azil üzerine şu yorumu yapmıştır:
"'Siyonistlerden nefret ediyorum' diye bağıranlar aslında 'Yahudilerden nefret ediyorum' demek istiyorlar. Siyonist olmak, basitçe İsrail'in varlığına inanmaktır."
İsrail devletine her atıfta bulunulduğunda tekrarlanan bu "var olma hakkı", dünyadaki başka hiçbir devlet için kullanılmayan ünik bir istisnadır. Bu, halihazırda bir "emrivaki" (de facto) olarak varlığını sürdüren, gerçekleşmemiş bir hayal veya bir halkın henüz tamamlanmamış kader tayini hakkı olmayan bir siyasi rejimin, sadece "fikir" olarak meşruiyetinin onaylanmasıdır. Bu söylem, o rejim altındaki bir halkın referandum veya devrim yoluyla sistemi kökten değiştirme, tek demokratik devletli çözüm veya iki devletli çözüm gibi ihtimallerini, yani o coğrafyada yaşayanların kendi kaderlerini tayin etme veya siyasi otoritenin yapısına meydan okuma haklarını peşinen gasp etmektedir.
Buradan hareketle diyebiliriz ki; "İsrail'in var olma hakkı" -özünde- ispat suretiyle yapılan bir nefydir. Bu söylemin asıl gayesi, Yahudilerin sadece bir din değil, bir halk olduğu efsanesine dayanarak; Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını, "Siyonist bir nizam", "Yahudi ulusal yurdu" veya sonradan "Yahudi Devleti" olarak kurgulanan İsrail fikri lehine yok saymaktır.
Batılı devletlerin İsrail'e verdikleri fiili destek politikalarında "var olma hakkı" sloganı, İsrail’e diğer Arap devletleri karşısında (ister savaşta ister normalleşmede) bir öncelik verilmesi anlamına gelse de; bu durum Filistinliler söz konusu olduğunda hiçbir zaman sadece bir "öncelik" veya "tarafgirlik" olarak kalmamış, her daim tam bir "yok sayma" (nefiy) şeklinde tecelli etmiştir. (Eğer bu yorum Oslo öncesi dönemde tartışmaya açıksa bile, son sağcı hükümetlerle birlikte artık kesinleşmiş bir hakikattir). Ancak Netanyahu ve Huckabee ile birlikte "Büyük İsrail" (Arz-ı Mev'ud) idealine dönüş yapılması, bu yok sayma iradesine Filistinlilerin yanı sıra artık Arapların da dahil edildiğini göstermektedir.
Bu ifadeyle birlikte, ABD’nin İsrail’e olan bağlılığının dayandığı siyasi temellerin bir röntgenini çekmiş oluyoruz. Bu politika üç temel kabule indirgenmiştir:
Arz-ı Mev'ud İdeolojisi: İsrail'i dini mukaddesatın bir tecellisi olarak gören "Mesihi" veya Hristiyan Siyonist bir yaklaşım. Bu anlayışa göre İsrail’i desteklemek, her türlü stratejik çıkarın üzerindedir.[3]
Zalimi Kurbana Dönüştürmek: İsrail’in sürekli bir "varoluşsal tehdit" altında olduğu iddiasıyla, geçmişte işlenen veya gelecekte işlenecek her türlü cürme ahlaki bir kılıf uydurmak. Bu durum, işgali aklama işlevi gördüğü gibi uluslararası hukuktaki meşru müdafaa ve orantılılık ilkelerini de baypas etmektedir.
Örtük ve Sistematik İnkâr: Filistinlilerin siyasi kaderini tayin hakkının, geri dönüş hakkının veya direniş hakkının zımnen reddedilmesi; Siyonizm karşıtlığının suç sayılması ve Filistin davasını savunanların peşinen "potansiyel tehlike" olarak kriminalize edilmesi.
Tüm bu bagajı nedeniyle "İsrail'in var olma hakkını tanıma" matrisi, Arap haklarının -en "ılımlı" veya tavizkar seviyede dahi olsa- karşısına bir set olarak dikilmiştir.
Bu söylem, Filistinlilerin ve Arapların egemenlik haklarına denk ve sabit bir atıfta bulunmadığı için derin bir ırkçılığı ifşa etmektedir.
Aslında bu söylemin, ABD ve Batı için BM’nin 1947’deki Taksim Planı’nın yerine ikame edilen "fiili alternatif politika" olduğu sonucuna varılabilir.
"İsrail'in meşru müdafaa hakkı" sloganı yükseltildiğinde ise, Filistinliler ile İsrailliler arasında bir hiyerarşi kuran ve Filistinlileri bir halk olmaktan çıkarıp insandışılaştıran "var olma hakkı" söyleminin bir alt dalıyla karşı karşıya kalırız. Aksi takdirde, Filistinlilerin kendilerini savunma ve işgalci rejimin şiddetine karşı koyma haklarının görmezden gelinmesi ne anlama gelir?
Örneğin, talepleri arasında en doğal insan haklarını barındıran "Aksa Tufanı" operasyonu ile 1943'teki Varşova Gettosu Ayaklanması arasında bir kıyas yapacak olsak; Yahudi direnişini kınayıp sadece "(Nazi) Almanya'sının var olma ve meşru müdafaa hakkı vardır" diyen birinin yorumları nasıl karşılanırdı, bir hayal edin![4]
Bugün Huckabee ve benzeri Siyonistlerin bu söyleme sığınmaları, Batı kamuoyundaki bilincin Siyonist ezberlerden kopmaya başladığını hissetmelerinden kaynaklanmaktadır.
Huckabee, "Nil'den Fırat'a Büyük İsrail" idealini savunmanın yarattığı tepkiden kaçıp "İsrail'in var olma hakkı" sloganına sığınırken, aslında taarruzdan savunma kalesine çekilmektedir.[5]
Oysa gerçek şudur: Bu ırkçı slogan, kalıcı bir soykırım çekidir; ifadeler değişse de netice bakidir: Filistin varlığının silinmesi ve Arap haklarının inkarı.
[1] İstiare (Metafor): Orijinal: استعارتين (İstiaretayn - İki istiare): Arapça 'a-v-r (عور) kökünden gelir; bir şeyi geçici olarak ödünç almak demektir. Belâgatta bir kelimenin, aralarındaki benzerlik münasebetiyle başka bir kelime yerine kullanılmasıdır. Kevserani, burada "hak" kavramının hukuki bir terim olmaktan ziyade, başka kavramlardan (kendi kaderini tayin ve yaşam hakkı) ödünç alınan ve İsrail için "eğretilenen" bir söylem olduğunu vurguluyor. (ç.n.)
[2] Nefiy (İnkar/Yok Sayma): Orijinal: النفي (En-Nefy): N-f-y (نفي) kökü; uzaklaştırmak, sürgün etmek, reddetmek anlamlarına gelir. Gramerde (Nahiv) cümleyi olumsuz yapma işlevidir. Metindeki "ispat makamında nefiy" (النفي المتضمّن بداخلهما في معرض الإثبات) ifadesi diyalektik bir şerhtir. Bir varlığın hakkını mutlaklaştırmanın, o varlığın üzerine inşa edildiği "ötekinin" (Filistinli) hakkını otomatik olarak ortadan kaldırdığına dair felsefi bir tespittir. (ç.n.)
[3] Mesihiyet (Messianism): Orijinal: فكرة مسيانية (Fikra Mesyâniyye): İbranice "Maşiah" (Meshedilmiş/Kurtarıcı) kelimesinden Arapçaya ve oradan Türkçeye geçmiştir. Metinde geçen "Mesihi fikir", dünyevi siyasetin ilahi bir senaryonun parçası olduğu inancını betimler. Özellikle "Hristiyan Siyonizmi" bağlamında, Yahudilerin kutsal topraklarda toplanması, Hz. İsa’nın (Mesih) yeryüzüne dönüşünün (Parousia) ön şartı kabul edilir. Kevserani, bu terimi kullanarak, ABD desteğinin rasyonel bir devlet çıkarından ziyade, "irrasyonel bir inanç" temeline oturduğunu ihsas ettirir. (ç.n.)
[4] Varşova Gettosu Ayaklanması: Orijinal: انتفاضة غيتو وارسو (İntifâdatu Gîto Vârsu): Kevserani, burada en can alıcı retorik hamlesini yapar. Siyonistlerin kendi tarihsel meşruiyetlerini üzerine kurdukları "Yahudi direnişi" (Holokost sırasındaki getto isyanları) ile "Filistin direnişi" arasında ahlaki bir paralellik kurar. Bu, Batı’nın vicdanına tutulmuş sert bir aynadır. "Zalim" ve "Mazlum" rollerinin yer değiştirdiğini ima ederek, Batı’nın tutarsızlığını ifşa eder. (ç.n.)
[5] Arz-ı Mev'ud ve Nil-Fırat Vurgusu: Orijinal: حدود إسرائيل من النيل إلى الفرات (Hudûdu İsrâîl mine’n-Nîl ile’l-Furât): Bu ifade doğrudan doğruya Tevrat’ın Tekvin (15:18) bölümündeki vaade atıftır. İslam ilahiyatında bu "vaad", İsrailoğullarının itaati şartına bağlanmış tarihsel bir durum olarak görülürken; Siyonist teolojide bu, coğrafi bir yayılmacılık projesine (Eretz Yisrael) dönüştürülmüştür. Huckabee’nin bir diplomat olarak bu ifadeyi kullanması, siyasi bir sınır tanımından ziyade "eskatolojik" (ahir zamanla ilgili) bir inancın dışavurumudur. (ç.n.)
Çeviri: YDH