"ABD’nin bu seferle nihai bir başarıya ulaşıp ulaşamayacağı belirsiz. Eğer ABD, şimdiye kadarki seviyesinin de üzerine çıkan bu şiddet politikasıyla İran’da başarıya ulaşırsa, Batı dışındaki diğer devletler tetikte olmalı."
Alexander Neu
YDH - Alman NachDenkSeiten portalı yazarı ve siyaset bilimci Alexander Neu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutluk eylemi karşısında Batılı devletlerin nükleer silahlanma ve hukuk konusundaki ikiyüzlü tutumunu ele alıyor. Neu'a göre göre Avrupalı liderler, kendi hukuki taahhütlerini ve nükleer antlaşmaları yok sayarak ABD’nin saldırganlığına payanda olmakta ve bu süreçte jeopolitik sadakati adaletin önüne koyuyor. Neu, asıl hedefin İran’ın nükleer programından ziyade, küresel güç dengelerini Batı lehine manipüle etmek, Rusya ve Çin’i zayıflatmak ve çok kutuplu dünya düzenini engellemek olduğunu ifade ediyor.
ABD Başkanı Trump yine yaptı yapacağını; bir ülkeyi daha askeri güçle istila etti; hem de ABD ile İran arasında diplomatik müzakerelerin devam ettiği bir sırada. Ocak ayında Venezuela’ya saldırıp ülkenin devlet başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırdıktan ve Venezuela’yı adım adım bir ABD kolonisine dönüştürdükten sonra, şimdi de bir yıl içinde ikinci kez İran’ı işgal etti. Egemen devletlere yönelik askeri saldırıların temposu, ABD standartları için bile hızla artıyor. Trump’ın hedefleri neler ve Avrupalı müttefikleri buna nasıl tepki veriyor?
İran’a yönelik uluslararası hukuka aykırı saldırıyı -Venezuela sonrası artık uluslararası hukuk diye bir şeyin kaldığı varsayılırsa tabii- olası nükleer hedeflere karşı meşru bir tedbir olarak savunanlar, meselenin özünü anlamıyor ya da anlamak istemiyor.
İran ve atom bombası
İran’a karşı yeniden başlatılan savaş, ülkenin nükleer bomba geliştirme yönündeki sözde "hırsı" ile gerekçelendiriliyor. İran’ın gerçekten buna çabalayıp çabalamadığı ya da nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasına göre yasal olan sivil kullanımı yasaklatmak istemediği konusu, birbirini tutmayan o kadar çok beyan arasında benim hüküm verebileceğim bir mesele değil. Ancak, "çifte standartların" yeniden üretilmesi oldukça ilginç:
Birincisi, Almanya da teknik "nükleer paylaşım" [1] vasıtasıyla onlarca yıldır Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı ihlal etmektedir. Bu konuya dair Temmuz 2025 tarihli atom silahları antlaşmaları üzerine kaleme aldığım makaleme atıfla:
“Madde II Antlaşmaya taraf olan her nükleer silaha sahip olmayan devlet; nükleer silahları veya diğer nükleer patlayıcı cihazları veya bunların üzerindeki kontrol yetkisini doğrudan veya dolaylı olarak kimseden devralmamayı, nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihazları üretmemeyi veya başka bir yolla elde etmemeyi ve nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihazların üretimi için herhangi bir yardım arayışına girmemeyi veya yardım kabul etmemeyi taahhüt eder.”
İkincisi, ABD ve diğer tüm nükleer devletler, nükleer silahların tasfiyesini talep eden ve bizzat büyük nükleer devletlerin vakti zamanında imzaladığı antlaşmayı ihlal etmektedir.
“Madde VI Her bir taraf, nükleer silahlanma yarışına yakın gelecekte son verilmesi ve nükleer silahsızlanma ile sıkı ve etkili bir uluslararası kontrol altında genel ve tam silahsızlanmaya yönelik bir antlaşma üzerinde iyi niyetle müzakereler yürütmeyi taahhüt eder.”
Son nükleer silah azaltma antlaşması olan Yeni-START antlaşmasının bu yılın şubat ayında yerine yenisi konulmadan sona ermesiyle, ABD uluslararası hukuka duyduğu küçümsemeyi ve atom silahlarının küresel ölçekte azaltılması gerekliliğine olan kayıtsızlığını bir kez daha sergilemiştir. Şimdilik bu kadar; çifte standartlar konusunda dünyanın geri kalanına karşı her şey eskisi gibi. Tıpkı Kanada Başbakanı Carney’nin yakın zamanda Davos Zirvesi’nde itiraf ettiği gibi:
"Kanada gibi ülkeler on yıllardır 'kural temelli uluslararası düzen' olarak adlandırdığımız şeyin altında gelişti. Kurumlara katıldık, ilkelerini övdük ve öngörülebilirliklerinden faydalandık. (...). Kural temelli uluslararası düzenin tarihinin kısmen yanlış olduğunu; en güçlü olanların işlerine geldiğinde muafiyet tanıdıklarını; ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını ve uluslararası hukukun sanığın veya kurbanın kimliğine göre farklı derecelerde katılıkla uygulandığını biliyorduk. Bu kurgu yararlıydı (...)"
Batı'dan tepkiler
Berlin’deki siyasi arenada buna verilen tepkiler nasıl? Batılıların tepkileri değerlendirmek için iki parametre kullanılmalı:
Birincisi uluslararası hukuk, ikincisi ise özellikle Alman veya "Avrupa" atom silahlarının tedariki tartışması ışığında, nükleer silahların yayılmasının değerlendirilmesi:
Birinciye dair:
Tagesschau tarafından röportaj yapılan uluslararası hukuk uzmanı Safferling, değerlendirmesinde hâlâ mevcut uluslararası hukukun dünyasında hareket ediyor; yani savunulması gereken bir dünyada. Aslına bakılırsa -ve hakkını teslim etmek gerekir- uluslararası hukuk zemininde temiz bir argüman sunuyor. Bu tavrıyla, geçmişte kendilerini uluslararası hukuk konusunda "saray yaltakçıları" [2] olarak konumlandıran meslektaşlarının çoğundan olumlu yönde ayrılıyor. Röportajın Tagesschau'daki başlığı şu:
"Bu hava saldırıları uluslararası hukuka aykırıdır"
ABD’den, Demokratlar cephesinden bile, Berlin siyasetinin beyanları için enteresan sayılabilecek açıklamalar geliyor. Deutschlandfunk’a göre "ABD Demokratları, İran’daki 'yasadışı' saldırıyı eleştirdi".
Ayrıca BM Genel Sekreteri Guterres ile İspanya ve Norveç hükümetleri de saldırıları açıkça uluslararası hukuka aykırı bulduklarını belirterek eleştiriyorlar.
Buna karşın Starmer, Macron ve Merz adlı üç Avrupalı hükümet başkanı, ABD-İsrail’in İran saldırısını değil, tam aksine İran’ın askeri tepkilerini kınıyor:
"İran’ın bölgedeki devletlere yönelik saldırılarını en sert şekilde kınıyoruz. İran, keyfi askeri saldırılarına son vermelidir."
İran’ın bölgedeki devletlere gerçekten saldırdığı tartışmasız bir gerçek olabilir. Ancak mesele şu: İran’ın saldırdığı devletler, ABD saldırıları için ne ölçüde lojistik veya operasyonel bir üs sağlıyorlar? Zira İran’ın saldırılarının "keyfi" [3] olduğunu varsaymak pek mümkün görünmüyor.
Şu not düşülmeli: Üç Avrupalı devlet başkanı tarafından eleştirilen taraf saldırgan olan ABD ve İsrail değil, saldırıya uğrayan devlet; fiilen karşılık vermemesi konusunda uyarılıyor. İnsanın aklına şu ciddi soru geliyor: Starmer, Macron ve Merz adlı bu üç "uzman", danışmanları tarafından ABD’deki favori kankaları Demokratların bile Trump’ın İran saldırısını eleştirdiği gerçeği konusunda bilgilendirilmedi mi? Onlar, uluslararası hukuka aykırı bir savaş için Trump ile birlikte, ABD Demokratlarına karşı saf tutuyorlar. İnsan ne kadar şaşkın olabilir ki?
İkinciye dair:
"Avrupa" veya Alman atom bombalarının tedariki tartışması aylardır dilim dilim ısıtılıyor. Resmi gerekçe ise, Trump yönetimi altında ABD’nin Avrupa üzerindeki nükleer şemsiyesinin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğine dair duyulan güvensizlik. İlginç olan, bu tartışmada atom silahlarına yönelik tedarik ve bulundurma yasağının hiç gündeme gelmemesi. Sanki bu yasak sadece Batı dışı devletler için geçerliymiş gibi; tıpkı sözde "kural temelli uluslararası düzen" anlayışında olduğu gibi. Tartışmanın Almanya’da da yürütülmesi, bilhassa 2+4 Antlaşması'nda [4] atom silahı bulundurmanın açıkça yasaklanmış olması nedeniyle başlı başına bir skandaldır.
Madde 3 (1) Federal Almanya Cumhuriyeti ve Alman Demokratik Cumhuriyeti hükümetleri, atom, biyolojik ve kimyasal silahların üretimi, bulundurulması ve bu silahlar üzerindeki kontrol yetkisinden feragat ettiklerini teyit ederler. Birleşik Almanya'nın da bu yükümlülüklere bağlı kalacağını beyan ederler. Özellikle, 1 Temmuz 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'ndan doğan hak ve yükümlülükler birleşik Almanya için geçerliliğini korumaktadır.
Ya uluslararası yükümlülüklerinin farkında değiller -ki bu, kendilerini bu tartışmayla öne çıkarmaya çalışanların "uzmanlığı" adına tam bir sefalet göstergesidir- ya da -daha muhtemel gördüğüm üzere- tabiri caizse "hiç mi hiç umurlarında değil". En azından Şansölye Merz, kısa süre önce bir Alman atom bombasına sahip olma fikrini reddetti. Ancak kendisi, federal seçimlerden önce borç freninde [5] herhangi bir değişikliği de reddetmemiş miydi? Siyasetin dikkatli gözlemcileri, o işin sonunun nereye vardığını iyi bilir: Şansölye Merz’in beyanları, her zaman akla gelebilecek en büyük soru işaretiyle karşılanmalıdır.
Ancak Merz’in denemeye çalıştığı şey, Fransız ve İngiliz atom bombalarının "Avrupalılaştırılmasını" uygulanabilir bir seçenek olarak geliştirmek. Burada teknik "nükleer paylaşım", ABD atom bombaları üzerindeki tasarruf yetkisinin Fransız ve İngiliz atom bombalarına genişletilmesiyle basitleştirilirdi. Bu da nükleer antlaşmanın bir ihlalidir (bkz. yukarıda). Ama ne gam, zira bu ihlal zaten on yıllardır başarıyla uygulanıyor. Sadece mevcut antlaşma ihlalinin sürekliliği içinde hareket ediliyor.
Trump’ın asıl hedefi
ABD ve İsrail’in, müzakere süreci devam ederken İran’a düzenlediği bu yeni saldırı, askeri operasyonun asıl hedefine, gerçek emellerine odaklanmayı zorunlu kılıyor. Mesele, dolaylı yoldan ve her şeyden önce propagandistik olarak İran’ın nükleer hedefleriyle ilgili. Asıl mesele, büyük oyun. Mesele, Venezuela’da olduğu gibi İran’ı da Rusya ve Çin’in orta ölçekli bir aktörü ve yakın müttefiki olarak jeopolitik oyundan çıkarmak, böylece çok kutuplu bir dünya düzenine giden küresel süreci en iyi ihtimalle durdurmaktır. ABD, İran’ın Batı eksenine döndüğü bir rejim değişikliği istiyor. İran lider kadrosunun hedef alınarak tasfiye edilmeye çalışılması bunu doğruluyor. Nitekim ilk saatlerde, üst düzey askerlerin yanı sıra İran’ın en üst düzey siyasi lideri Ayetullah Ali Hamenei de öldürüldü.
ABD’nin bu seferle nihai bir başarıya ulaşıp ulaşamayacağı belirsiz. Eğer ABD, şimdiye kadarki seviyesinin de üzerine çıkan bu şiddet politikasıyla İran’da başarıya ulaşırsa, Batı dışındaki diğer devletler tetikte olmalı; buna Çin ve Rusya da dahil. Her iki devlet de şimdiye kadar Trump yönetimine sınırlarını göstermekten imtina etti; bunun yerine saldırıyı kınamakla yetindiler ki bu tavır Trump’ta yorgun bir tebessüm bile yaratmayacaktır. Trump, Çin ve Rusya’yı bir kez daha "iktidarsız muktedir olamayanlar" olarak teşhir ediyor. Aksine, uyguladığı "deli adam" [6] rolünde kendini son derece haklı hissediyor ve gözünde gayet başarılı olan "sopa sallama" konseptini sürdürmeye devam edecektir.
[1] Nukleare Teilhabe (Nükleer Paylaşım): Teilhabe, "katılım", "pay" veya "hissedarlık" anlamına gelir. Alman devlet doktrininde bu kavram, NATO’nun nükleer caydırıcılık stratejisi kapsamında, nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin (Almanya gibi) Amerikan nükleer silahlarının kullanımı veya yönetimi konusunda "masada" olması anlamına gelir. Bu, Soğuk Savaş’ın bir mirasıdır ve egemenlik ile bağımlılık arasındaki ince çizgidir. Almanya'nın teknik olarak nükleer silaha sahip olmaması ancak Amerikan şemsiyesine dahil olması, Alman "hukuk" mantığı ile "reelpolitik" arasındaki o meşhur çelişkiyi barındırır. (ç.n.)
[2] Hofschranzen (Saray Yaltakçıları): Hof (saray/avlu) ve Schranze (eski Almancada "yırtık", "çatlak" veya "dalkavuk") kelimelerinin birleşimidir. Özellikle Goethe ve Schiller döneminden beri entelektüellerin iktidara yakınlaşan "dalkavuk" akademisyenleri aşağılamak için kullandığı oldukça ağır, aristokratik tınılı bir hakarettir. Alman aydınlanmasında "saray"a (iktidara) göbekten bağlı olanlara duyulan nefretin ifadesidir. Yazar burada hukukçuları "bilim insanı" değil, "saray soytarısı" olarak konumlandırarak, etik yozlaşmaya dikkat çekmektedir. (ç.n.)
[3] Willkürlich (Keyfi): Wille (İrade) kökünden gelir. Willkürlich, "keyfi" demektir ancak hukuk felsefesinde "hukuk dışı", "rasyonel temeli olmayan" anlamına gelir. Kantçı anlamda Willkür, özgür seçim yetisidir; ancak siyaset felsefesinde "Keyfiyet" (Willkürherrschaft), tiranlığın temelidir. Neu, İran'ın saldırılarının rasyonel (stratejik) bir zemini olduğunu, "keyfi" olmadığını vurgulayarak, Batılı liderlerin bu durumu basitleştirerek suçlu ilan etmesini eleştirmektedir. (ç.n.)
[4] 1990 yılında Almanya'nın birleşmesini sağlayan "Almanya’ya İlişkin Nihai Çözüm Antlaşması". Bu antlaşma, birleşik Almanya'nın nükleer silahlardan arınmış olacağını hukuken garanti altına alır. Neu, bunun hatırlatılmasıyla bir "Anayasal/Uluslararası Hukuk ihaneti"ne vurgu yapmaktadır. (ç.n.)
[5] Schuldenbremse (Borç Freni): Alman bütçe disiplininin kutsal kuralı, diğer adıyla "borçlanma freni". Friedrich Merz, Almanya'nın "mali disiplin" sembolüdür. Neu, Merz'in seçim öncesi sözlerini (borç frenini koruma) bozmasını, "atom bombası" konusundaki (sahip olmama) sözleriyle karşılaştırarak, politikacının "güvenilmezliği" üzerine bir excursus yapmaktadır. (ç.n.)
[6] Madman-Rolle (Deli Adam Rolü): Nixon döneminde popüler olan "Madman Theory" (Deli Adam Teorisi), liderin irrasyonel ve öngörülemez davranarak düşmanını korkutması ve taviz koparması stratejisidir. Neu, Trump'ın bu "tiyatral" şiddetini eleştirirken, aslında Batı'nın bu "deliliği" (delilik olarak adlandırsa da) bir güç aracı olarak kabullendiğini, ancak kendisinin bu "sopa sallama" (Keuleschwingen) taktiğini ilkel bulduğunu ifade etmektedir. (ç.n.)