"Kulislerde dolaşan son bilgilere göre tartışmalar artık, ordunun durumun daha da kötüleşmesini önlemek için neler yapabileceği soruları etrafında şekilleniyor."
İbrahim el-Emin
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, bugünkü makalesinde, ABD ve İsrail baskısı altındaki Lübnan iç siyasetinin, direnişi tasfiye etme çabaları etrafında şekillenen gerilimlerini ele alıyor. Ordu Komutanı Rudolf Heykel'in dış baskılara direnmesi ve iç savaş uyarısında bulunması, bazı siyasi grupların orduyu hedef alan organize bir karalama ve görevden alma kampanyası başlatmasına neden oldu. El-Emin, BM temsilcisi Plasschaert'in şaibeli diplomatik manevraları ve işgalci İsrail ordusunun Lübnan ordusu üniforması kullanarak düzenlediği sızma operasyonlarına dikkat çekerek, ülkenin içinde bulunduğu derin güvenlik ve istihbarat açmazına işaret ediyor.
Lübnan'daki üst düzey yetkililerin, devam eden çatışmaların gidişatına ne ölçüde vakıf olduğu henüz netlik kazanmadı.
Zihinlerindeki net tablo, Donald Trump ve Benyamin Netanyahu'nun sunduğu Amerikan-İsrail anlatısıyla sınırlı kalmaya devam ediyor. Yani Lübnanlı yetkililer, şu an itibarıyla saldırıların hedeflerine ulaştığını ve İran'ın devrilmesinin an meselesi olduğunu düşünüyor.
Savaş patlak vermeden önce de tablo böyleydi ancak Amerikan-Suudi vesayet rejiminin aktörleri, Lübnan'daki direnişin düşmana ilk ateşi açacağını öngörmemişti.
Sadece, İran düşene kadar silahların sınırlandırılması dosyasını "dondurabileceklerine" ve sonrasında görevin kolaylaşacağına bel bağladılar. Ancak olayların gidişatı farklı yöne evrildi; direniş ne yaptığının farkında görünüyor ve kendi programını uyguluyor.
"Belirsizlik" çatısı altındaki direniş faaliyetleri hakkında öngörüde bulunmamak en doğrusu olsa da düşman birçok konuda şaşkına dönmüş gibi hareket ediyor.
Hatta işgal rejimindeki yetkililere konuşan yabancı muhabirlere göre, özellikle kara harekâtı başta olmak üzere çatışma planında köklü değişikliklere gidildi. Muhabirler, İsrail'in sahada başarı elde edememesi halinde, siyasi baskı programı kapsamında sivillere ağır bedeller ödetmeye çalışacağını ve devlet kurumlarını tehdit edeceğini aktardı.
İç Cephe: Kaçınılmaz çatışma
Ancak iç siyasetteki gelişmeler, bugün yaşananları 1982 olaylarıyla kıyaslamayı zorunlu kılıyor. O dönem düşman, devasa kapasitesine ve işgale karşı koyması beklenen güçlerin çöküşüne dayanarak hızla ilerlemişti.
Buna paralel olarak Amerikalılar, Beşir Cumeyyil'i cumhurbaşkanı olarak dayatmakta acele etmiş ve Lübnan'ı, 17 Mayıs Anlaşması olarak bilinen İsrail'le barış anlaşmasına sürüklemişti.
Bu kıyaslamanın amacı, 1982'de işgalcilerle ittifak kuran güçlerin bugün de aynı kaldığına, tarihten ders almak istemeyip tamamen dışarıya bel bağlayarak aynı senaryoyu tekrarladığına dikkat çekmek.
Her mezhepten figürleri barındıran bu ittifak, yine aynı baskı mekanizmasına güveniyor. Bilinmelidir ki 1982'de İsrail ile ittifak kuran cephe de tüm mezheplerden liderleri, figürleri ve güçleri kapsıyordu.
Partiler, güçler ve gruplar işgale karşı direniş eylemlerini başlatırken, iç cephe en büyük sınavını veriyordu. Zira Amerikalılar, ülkeyi müttefiklerine teslim ederek işgalin iç savaşı bitirdiğini sanıyordu ancak bu düşünce hızla sert bir duvara çarptı.
İç savaş yeniden şiddetlendi, ordu ve güvenlik güçleri askeri kurumun iç siyasette rol oynama kabiliyetini felç edecek şekilde bölündü ve ülke, Taif Anlaşması imzalanana kadar bataklığa sürüklendi.
Yaşanan şuydu; bu anlaşma sadece iç savaşın bir sonucu değildi; işgale karşı direnişin başarısı ile Amerikan ve İsrail nüfuzunun zayıflaması, ülke anayasasında yapılan köklü değişikliklerde büyük rol oynadı.
Sonuç, iç savaş bittikten sonra kurulan iktidar yapısında kendini gösterdi. Direnişin bu deneyimden çıkardığı pay, ABD, Suudi Arabistan ve Suriye arasındaki dış vesayet anlaşmasının varlığını sürdürmesini engelleyememesiydi; özellikle de İsrail'in işgal altındaki sınır şeridinden çekilmeme konusundaki ısrarı ve Lübnan'da birçok bölgeye yönelik saldırılarını sürdürmesi göz önüne alındığında.
O dönemdeki değişiklikler, başta askeri kurum olmak üzere ülkedeki birçok kurumun konumunu ve rolünü kapsadı, bu da zorlu sınavların atlatılmasını sağladı. Amerikalıların direnişi ortadan kaldırmayı amaçlayan denklemler dayatmaya çalıştığı Temmuz 1993 ve Nisan 1996 çatışmalarında yaşananlar da bunlara dâhildi.
Fakat bunu engelleyen tek kişi Hafız Esad'dı; direnişe karşı çıkan Lübnanlı ve Suriyeli liderlerin, dünyayı kendi başlarına yıkmaya hazır bir "deli" konumunda olmadıklarını da belirtmek gerekir.
Bugün gelinen noktada ABD, 66 günlük savaşın ardından Lübnan'a hızla yeni bir yönetim dayattı; Suudi Arabistan ve her mezhepten Lübnanlı güçlerle işbirliği yaparak her şeyden önce direnişten ve silahlarından kurtulmayı öngören, buna ek olarak direnişin sivil ve sosyal örgütlenmesini de tasfiye etmeyi kapsayan yeni bir gerçeklik dayatmaya çalıştı.
Yönetim, devletin dizginlerini eline aldığından beri, ordunun, güvenlik güçlerinin ve tüm askeri birimlerin komuta kademesinin nasıl oluşturulacağı da dâhil olmak üzere, sahadaki gerçekleri dilediği gibi dikte edebileceği varsayımıyla hareket etti.
Düşman, 15 ay boyunca saldırılarını sürdürürken Amerikalılara, Lübnan'da işbirliği yaptıkları kişilerin Hizbullah'ı tasfiye edemeyeceğini söylüyordu.
Oysa hem Amerikalıların hem de Suudilerin gözden kaçırdığı husus, Lübnan'ın yapısının sadece cumhurbaşkanı ve başbakan seçmekle her şeye imkân tanıyan bir özellikte olmadığıydı.
Sorun şu ki bu çevreler, kurdukları yeni yönetimin mali çöküşe neden olan bankacılarla bile başa çıkamadığı gerçeğini görmezden gelerek direnişin işini nasıl bitireceklerini sorgulamadı.
Buna rağmen bazı iktidar mensupları, hükümetin direnişle ilgili kararlarının sahadaki katı gerçekleri değiştirmeye yeteceğine inandı.
Muhtemelen herkes direnişin geri dönülmez şekilde bittiğine bel bağlamıştı ve Hizbullah'ın sadece düşmana değil, bu iktidara karşı gösterdiği sabrı da anlayamamıştı.
Ordu Komutanının kellesi
ABD, aniden ve tek bir hamlede İsrail anlatısını bütünüyle benimseme kararı aldı. Lübnan yönetimine, Hizbullah'a karşı kesin kararlar alması gerektiğini bildirdi. Yönetim de son kararlarında hükümet bileşenlerinin çoğunluğuyla bunu yaptı.
Ne var ki Amerikalılar, tıpkı İsrail ve Suudi Arabistan gibi, sadece karar çıkmasını bekleyecek konumda değil; hükümetten kararı derhal uygulamasını istiyorlar. Bu nedenle hükümet kararını uygulamayı reddettikleri gerekçesiyle orduya, Ordu Komutanı General Rudolf Heykel'e ve diğer güvenlik birimlerinin yöneticilerine karşı tarihin en büyük kışkırtma kampanyasını başlattılar.
Ordu ise sahadaki gerçekleri bildiği ve dış güçlerin taleplerinin tek bir anlama, yani iç savaşa çıktığı gerçeğinin farkında olduğu için yönetime, iç çatışmaya dâhil olacak konumda olmadığını bildirdi; üstelik bu yeni bir tavır değildi.
Üst düzey bir güvenlik yetkilisi, aynı tavrın ordu komutanlığı ve diğer güvenlik güçleri tarafından Amerikalılara ve Suudilere uzun süredir tekrarlandığını belirtti.
Yetkili, "Savaş patlak verdikten sonra güvenlik güçlerinin ve askeri birliklerin direnişle çatışmaya girmesi tam anlamıyla intihardır" diye konuştu.
Ne var ki içimizde Donald Trump'ı taklit etmek isteyenler var gibi görünüyor; nitekim hükümet kararlarını derhal uygulamayı reddettikleri için ordu komutanının ve tüm askeri ve güvenlik yetkililerinin görevden alınmasını talep edenler ortaya çıktı.
ABD bu durumu hızla benimsedi ve bu soruna bir çözüm bulunana kadar hiçbir Lübnanlının sesini duymak istemediğini kaydetti.
Trump İran'da yeni dini lideri atamak istiyorsa, Lübnan dosyasıyla ilgilenen adamları da General Heykel'in yerine yeni ordu komutanını seçmeleri için Aun ve Selam'a sunulmak üzere üç isimden oluşan bir listeyi çoktan hazırladı.
Amerikalıların adaylarının tutumu henüz netleşmemiş olsa da içlerinden bazıları, kendilerinden istenenin sadece askeri bir güce komuta edip İsrail'in belirlediği en yakın mevziye veya tesise gitmek, insanları güç ve ateş kullanarak bastırmak ve direnişle bağlantılı herkesi tutuklamak olduğunu biliyor.
Hatta devletteki bazı önde gelen merciler; cumhurbaşkanına, başbakana, savunma ve adalet bakanlarına Hizbullah'ın tamamen feshedilmesi kararı ile Genel Sekreter Şeyh Naim Kasım ve komuta kademesinin diğer üyeleri hakkında yakalama kararı çıkarılması konusunu hazırlayıp hazırlamadıklarını soracak raddeye geldi. (Düşünün ki mevduat sahiplerinin paralarını gasp edenler de Lübnan'dan ve yurt dışından devreye girerek devlete, asıl istenenin Kard'ul Hasen kurumunu kapatmak değil, kurumun para ve altın varlıklarına el koyarak bunları devletin bankalara olan borcunun ödenmesinde kullanmak olduğunu hatırlatıyorlar!).
Dün akşama kadar ülke diken üstündeydi. Önde gelen resmi merciler, "krizin atlatıldığını" ve "savaş anında bir devletin ordu komutanını değiştiremeyeceği" konusunda uzlaşı sağlandığını belirtti.
Diğer yetkililer ise "İktidar mensupları, ülkeyi kaçınılmaz olarak iç savaşa sürükleyecek bir adım atmaya niyetli değil" diye konuştu.
Kulislerde dolaşan son bilgilere göre tartışmalar artık, ordunun durumun daha da kötüleşmesini önlemek için neler yapabileceği soruları etrafında şekilleniyor.
Plasschaert... Sevimsiz BM yalanı!
BM'nin Lübnan Özel Koordinatörü Jeanine Hennis-Plasschaert, uzun süredir Lübnan'da her düzeyde faaliyet yürütüyor; üç başkandan, ordu, iç güvenlik güçleri ve güvenlik teşkilatlarının komuta kademesine; dışişleri, savunma, adalet ve içişleri bakanlıklarından Lübnan Güçleri'ne ve Hizbullah'a kadar siyasi partilere, önde gelen figürlere ve ABD Büyükelçiliğine yakın tüm kesimlere kadar temas kurmadığı yer bırakmıyor.
Ülkesi Hollanda'da savunma ve güvenlik dünyasından gelen Plasschaert, Lübnan'da güçlü bir otorite sahibiymiş gibi hareket ediyor. BM güçlerinin kendi emri altında çalıştığını düşünüyor ve Irak'taki deneyimlerinden edindiğini söylediği bilgiler doğrultusunda hassas güvenlik dosyalarını her şeye vakıf bir tavırla ele alıyor.
Ancak hepsinden önemlisi Plasschaert kendisini, uluslararası örgütün diğer yetkililerine kapılarını kapatan İsrailli yetkililerin ofislerine hâlâ erişebilen en üst düzey BM görevlisi olarak görüyor.
Gazze'deki insani yardım dosyasını devralmadan önce Lübnan'da da görev yapan ve BM'de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisine girebilen tek kişi olmakla övünen vatandaşı Sigrid Kaag'ın deneyimini tekrarlıyor.
Vatandaşının görevinde başarısız olmasına üzülmeyen Plasschaert, görünüşe göre kendisine özel bir rol biçmek istiyor. Bu rolü önce Amerikalılara ve İsraillilere pazarlıyor; Hollandalı yetkili, Washington ve Tel Aviv kabul ettiği takdirde Lübnan'ın onayını "çantada keklik" olarak görüyor.
Söz konusu görev, UNIFIL güçlerinin görev süresi sona erdikten sonra Litani Nehri'nin güneyindeki bölgelerin nasıl yönetileceğine dair kafasındaki vizyonla ilgili; bu nedenle, bu yılın sonunda güneyde Avrupa birliklerinin kalması için uluslararası destek alma yöntemleri de dâhil olmak üzere çeşitli seçenekleri inceliyor.
Bu bağlamda Plasschaert, zamanını çeşitli başkentler arasında mekik dokuyarak geçiriyor; işgal rejimine sürekli ziyaretler düzenliyor ve Lübnan'a her döndüğünde hizmetlerini sunarak insanları veri ve tutum yağmuruna tutuyor.
Ülkemizdeki ciddi yetkililer, kendisini tanımlamayı sevdiği şekliyle "Demir Leydi"nin sınırlarını bilse de içimizde bu yalana kananlar hâlâ var; üstelik bu senaryoların sonuncusu, güvenlik ve siyaset zemininde bir mutabakat çerçevesi oluşturmak amacıyla Lübnan ve İsrail arasında tarafsız bir başkentte doğrudan müzakereler düzenlenmesi için hizmetlerini sunması. Ancak muhataplarına şunu fısıldıyor: "Bu sadece Lübnan Hizbullah'tan kurtulursa gerçekleşecek!"
Nebi Şit hava indirme operasyonu sonrası sınama
Ordunun ne yapması gerektiğine dair iç tartışmaların tam ortasında, İsrail düşmanı Bekaa'daki Nebi Şit bölgesine bir hava indirme operasyonu gerçekleştirdi.
Resmi askeri ve güvenlik güçlerinin elindeki verilere göre işgal ordusundan bir özel kuvvetler timi, Suriye topraklarından ilerleyerek Lübnan ordusunun araçlarına benzeyen askeri araçlar kullandı; düşman unsurları Lübnan ordusu üniforması giyerek hedeflerine doğru ilerlerken durumun açığa çıkmasına yol açan bir olay yaşandı ve askeri bir çatışma için teyakkuz halinde olmayan ordu mensuplarının da aralarında bulunduğu onlarca kişinin şehit olmasıyla sonuçlanan bir çatışma patlak verdi.
Elbette kimse ABD'nin bu saldırıyı kınamasını beklemiyordu ancak asıl skandal, iktidar mensupları arasında yaşananların ayrıntılarını sorgulayan bile çıkmamasıydı; konu gündeme gelmeye başladığında ise devlet erkânı, düşmanın halk veya Hizbullah tarafından herhangi bir engellemeyle karşılaşmamak adına ordu üniforması kullandığı yönünde söylemler duydu.
Çok geçmeden üst düzey bir güvenlik yetkilisi, kıdemli bir merci karşısında sesini yükseltti: "Yaşananlardan sonra, düşmanın barikat kurmuş olabileceğinden şüphe duyan direnişçiler veya sıradan insanlar nasıl olur da bir ordu kontrol noktasında durabilir?"
Yetkili, muhataplarına düşmanın bu taktiği 1982'deki İsrail işgalinden önce de defalarca uyguladığını hatırlattı; bu durum özellikle düşmanın, 66 günlük savaş sırasında denizci İmad Amhaz'ı Batrun'dan kaçırırken Devlet Güvenlik Teşkilatı mensuplarının üniformalarını kullanmış olması nedeniyle, askeri kurumun ve güvenlik teşkilatlarının içinde paniğe yol açtı.
Bu soru, sahadaki tüm askeri birliklerin ve güvenlik güçlerinin gündemine siyasi mercilerden önce oturdu; zira yönetimin ordudan Hizbullah'ı silahsızlandırmak için gitmesini istediği bölgelerin büyük bir kısmı şu an savaş alanı durumunda.
Buna rağmen Amerikalılar tacizlerini durdurmuyor, aksine daha da tehlikeli adımlar atıyorlar; düşman dronlarıyla doğrudan koordineli çalışan ve her yerde devriye gezen insansız hava araçları, başta güneye giden yollar olmak üzere Lübnan bölgelerindeki tüm ordu kontrol noktalarını gözetliyor.
Bu araçlar verileri kaydedip ardından ülkemizdeki yönetime göndererek; belirli bir aracın neden aranmadan geçtiğini, kısa bir süre durdurulduktan sonra yoluna devam eden kişinin kimliğini veya askeri yargı tarafından tutuklanan kişilere yönelik soruşturmaların niteliğini soruyor ve bu kişilerin serbest bırakılmasının, kararı veren her askeri, adli yetkilinin veya güvenlik sorumlusunun siciline işleneceği uyarısında bulunuyor.
Amerikan sefaretinin vekilleri: Ordudan hesap sorun!
Siyonistlerin Lübnan'a yönelik saldırılarının zirve yaptığı bir dönemde, kendilerini "egemenlik yanlısı grup", devlet projesinin sahipleri ve askeri kurumun destekçileri olarak sunan kişilerin önderliğinde Lübnan ordusuna yönelik bir kampanya şiddetleniyor.
Dikkat çekici olan, bu kampanyanın zamanlaması ve içeriği itibarıyla organize görünmesi; ordu komutanına karşı yürütülen çalışmalarda iki eksen aktif rol alıyor: Biri Washington'da Lindsey Graham ile Kongre üyeleri Darrell Issa ve Darin LaHood'a yakın bir çevre; diğeri ise dış baskılara boyun eğen Başbakan Nevaf Selam liderliğindeki Lübnan içindeki iktidar cephesi.
General Heykel'in Suudi elçi Yezid bin Ferhan ile Paris'te iki kez görüşmesine rağmen Suudi Arabistan da baskı hattına dâhil oldu.
Lübnan Kuvvetleri de hükümet içindeki bakanlarının yürüttüğü baskılar ve partili milletvekilleri ile yetkililerin, siyasi, resmi ve hukuki şahsiyetlerle kurduğu temaslar aracılığıyla bu kampanyanın en belirgin tarafını oluşturuyor; "Hizbullah'ın tamamen feshedilmesini" birinci öncelik olarak görüyor ve "hükümetin emirlerini yerine getirmeyi reddetmesi halinde ordu komutanlığından hesap sorulmasını veya görevden alınmasını" istiyorlar.
İş öyle bir noktaya vardı ki Lübnan Güçleri'nden bir bakan başbakana "Şeyh Naim Kasım ve parti yöneticileri hakkında ne zaman yakalama kararı çıkaracaksınız?" diye sordu.
Lübnan Kuvvetleri lideri Semir Caca kamuoyuna açık tutum sergilemekten kaçınıp çatışmayı partisinin yetkililerine bırakmaya çalışırken, Değişim bloğundan bazı milletvekillerinin kampanyaya dâhil olması dikkat çekti.
Bu vekillerden bazılarının Beyrut'taki ABD Büyükelçiliği ile iş ilişkileri bulunuyor ve kimileri kendini başbakana yakın görüyor; aralarında, "yürütme organının ordudan amaca yönelik hesap sorması" çağrısında bulunan Mişel Duveyhi de var.
Mark Dau ise "Ordu komutanlığı, rolünü aşan yaklaşımlara veya yorumlara girmek yerine kendisine verilen görevleri yerine getirmelidir" yorumunda bulundu.
Onu destekleyen Vaddah es-Sadık da "Ordu komutanlığı, yaşanan gelişmeler hakkında görüş bildirecek veya çözüm üretecek siyasi bir merci değildir; yürütme organının kararlarını uygulamakla yükümlüdür" diye konuştu.
Çeviri: YDH