Körfez'de güvenliğin yeniden tanımı: Savaş sonrası, savaş öncesi gibi olmayacak

img
Körfez'de güvenliğin yeniden tanımı: Savaş sonrası, savaş öncesi gibi olmayacak YDH

"Tahran’ın girmek zorunda bırakıldığı bu savaş, Körfez ülkeleri için de dolaylı yoldan varoluşsal bir nitelik taşıyor; zira savaşın sonucunda toz duman dağıldığında ne olursa olsun, Körfez ülkeleri olumsuz etkilenecek."




Hüseyin İbrahim

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, İran ve İsrail arasındaki savaşın Körfez ülkeleri üzerindeki varoluşsal etkilerini ve bu ülkelerin ABD ile olan güvenlik bağımlılıklarının yarattığı stratejik açmazları analiz ediyor. Körfez ülkelerinin, savaşın sonucu ne olursa olsun güvenlik mimarilerini yeniden kurgulamak zorunda kalacaklarını vurgulayan İbrahim, bölgedeki ülkelerin kendilerini korurken komşularını tehdit etmeme dengesini kurmakta zorlandıklarını ifade ediyor.

"BAE, derisinin sert olduğunu düşünüyor. Biz yılmayız. Herkesi temin etmek isterim ki daha güçlü bir şekilde geri döneceğiz." BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in bir gazeteciye verdiği röportajda sarf ettiği bu kısa cümleler, BAE’nin ve kendilerini ABD ve İsrail ile İran arasındaki devasa bir ateş hattında bulan diğer Körfez ülkelerinin içinde bulunduğu hassas durumu yansıtıyor; bu ateşe etki etme gücünden yoksunlar.

Mevcut durum, Körfez ülkelerinin bu tür krizleri, yönetici kurumları başta olmak üzere yapılarında kalıcı yaralar almadan atlatıp atlatamayacağı sorusunu beraberinde getiriyor.

Tahran’ın girmek zorunda bırakıldığı bu savaş, Körfez ülkeleri için de dolaylı yoldan varoluşsal bir nitelik taşıyor; zira savaşın sonucunda toz duman dağıldığında ne olursa olsun, Körfez ülkeleri olumsuz etkilenecek.

Şayet İran ayakta kalırsa, Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisinin kuruluşundan bu yana Batı korumasına dayandığı ve bunun yeterli veya garantör olmadığı yönündeki söylem güçlenecek.

Tahran kaybederse, Körfez başkentleri İran İslam Cumhuriyeti’nde yaşanacak sonuçlardan en çok etkilenecek taraflar olacak; zira mevcut yönetim dışında hiçbir otoritenin işleyen bir devlet düzenini asgari düzeyde dahi sürdürmesi zor görünüyor, bu da doğrudan Körfez komşularına yansıyacak bir kaosa kapı aralıyor.

Her halükarda Körfez ülkeleri, savaş sona erdiğinde sonucu ne olursa olsun güvenlik sistemlerini yeniden kurgulamak zorunda kalacaklar. Bölgedeki ülkeler arasındaki farklılıklar göz önüne alındığında bu kolay bir görev değil; zira bölgedeki diğer birçok devlet gibi güvenlik açısından eksik oldukları için bir orkestra şefine ya da bir vasiye ihtiyaç duyuyorlar.

Eski Katar Başbakanı Hamad bin Casim, X platformunda yaptığı iki paylaşımda "müttefike değil, daha çok öze dayalı bir caydırıcı güç inşası" çağrısında bulunarak ve İran ile bir çatışmaya sürüklenmemeleri gerektiğini belirterek buna işaret etmişti.

Körfez ülkeleri kendilerini koruma ihtiyacı duyuyorlarsa, bu korumanın komşuları için risk teşkil etmediği konusunda onları temin etmekle de yükümlüler.

Nitekim son yıllarda İran ile ilişkileri düzeltme yönündeki adımlarla bu yolu izlemeye çalıştılar ancak bu rotada sonuna kadar ilerlemek için yeterli alana sahip değillerdi.

Buna karşılık Tahran’ın Körfez ülkelerine yönelik izlediği politika hassas ve zekice; coğrafi konum ve boyut farkı nedeniyle İran üzerinde etkiye sahip olsa da, bölgenin hassasiyeti ve ABD, Batı ve hatta Çin ile Rusya nezdindeki önemi nedeniyle bu ülkeleri tahakküm altına almanın söz konusu olmadığını biliyor.

İran’ın bu tür bir tahakküm istediğini varsaysak dahi, devrimin 47 yılı boyunca diğer ülkelerde yaptığı gibi Körfez ülkeleri içerisinde nüfuz alanları yaratmayı başaramadı.

Dolayısıyla Tahran, Körfez’in içişlerine karışmadığı sürece bölgedeki ABD üslerinin varlığının, üsleri vurarak kendini savunmasına olanak tanıdığı, bunun da ev sahibi ülkeleri hedef aldığı anlamına gelmediği bir konumda bulunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pizişkiyan'ın bu ülkelerden özür dilemesiyle zirveye ulaşan bu durum, Washington tarafından İran rejiminde bir kırılma olarak yansıtılmaya çalışılırken, ABD Başkanı Donald Trump bunu "İran rejimi tarafından bir teslimiyet" olarak tanımladı.

BAE ve Bahreyn örneğinde olduğu gibi bazı Körfez ülkelerinin İsrail ile doğrudan veya diğer ülkeler için dolaylı ilişkileri, durumlarına yeni bir karmaşıklık katmanı ekliyor.

İran’a dair çekinceleri ne olursa olsun, İsrail’in arzuladığı ve ABD’yi içine çektiği bir savaşın parçası olmamaya dikkat etmeleri gerekiyor. Bu savaşın neticesinde bazı Körfez ülkeleri, Amerikalılar adına dışarıda üstlendikleri ve İsrail’in çıkarına hizmet edip bölgede genişlemesine yardımcı olan roller konusunda bir açmazla karşı karşıya kalacaklar; Sudan savaşı gibi savaşlara müdahillik veya stratejik öneme sahip ülke ve adalarda nüfuz alanları elde etme çabaları bunun göstergesi.

Şu an için Körfez’in korkuları, İran’a verilecek herhangi bir karşılığın fiilen Körfez ülkeleri ile Tahran arasında bir savaşa dönüşeceği, bunun da Körfez ülkelerinin ABD’ye bağımlılığını derinleştireceği ve Yemen gibi -Körfez başkentleri savaşa dahil olursa İran tarafında savaşa katılacağını ima eden- diğer tarafları da işin içine katarak ateş çemberini genişleteceği endişesinden kaynaklanıyor.

Sonuç olarak savaş sonrası Körfez ülkeleri, savaş öncesindeki gibi olmayacak. Bu durum sosyal medya platformlarında elitler arasında, Körfez ve Arap dünyasında sıcak tartışmalara yol açarak bu ülkelerin büyük sorularla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Bu bağlamda öne çıkanlardan biri, eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın X platformundaki ifadeleriydi; Musa, "İran’a yönelik devam eden saldırı, sadece Netanyahu’nun ABD’yi sürüklemeyi başardığı bir İsrail macerası değil, Washington’un İsrail’i bölgesel bir ortak olarak kullandığı, İsrail’in liderlik etmeye çalıştığı jeopolitik bir bölgeye (Arap dünyası dahil) dönüştürmeye yönelik planlı, stratejik bir Amerikan hamlesidir" değerlendirmesinde bulundu. Bu açıklama, Suudi Arabistan ve BAE cephesinden sert tepkiler getirdi.

Çeviri: YDH