İran Ordusu: Bu savaşın sonu Amerikalıların bölgeden sökülüp atılması olacak

img
İran Ordusu: Bu savaşın sonu Amerikalıların bölgeden sökülüp atılması olacak YDH

Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutan Danışmanı Tuğgeneral İbrahim Cebbari, bu röportajda, sadece bir durum değerlendirmesi değil; İran’ın aktif caydırıcılık eşiğini aşıp statükoyu kökten sarsacak topyekûn hesaplaşma fazına geçtiğini tüm dünyaya deklare ediyor.




Sunucu: Bismillahirrahmânirrahîm. Kıymetli izleyiciler, merhaba. Bu programda sözlerime başlamadan, İslam İnkılabı Rehberi’nin, Minab’da şehit edilen 160’tan fazla öğrencimizin ve ayrıca 500’den fazla aziz vatandaşımızın şehadetleri dolayısıyla taziyelerimi sunuyorum. Bugün, savaşın 9. gününde, çatışmaları ve beraberinde getirdiği gelişmeleri konuşmak üzere Tuğgeneral İbrahim Cebbari ile birlikteyiz. Sayın Komutanım, hoş geldiniz.

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Sağ olun. Ben de şahsınıza ve kıymetli izleyicilere selam ve hürmetlerimi sunuyorum. Canımızdan aziz bildiğimiz Mevla’mızın, Mukteda’mızın, Şehit İmamımız Ayetullah el-Uzma İmam Hamanei’nin o yürek yakan şehadeti dolayısıyla taziyelerimi arz ediyorum. Ümit ediyorum ki onun ideallerini gerçekleştirme yolunda ve o kıymetli emirleri doğrultusunda sarsılmaz, kararlı ve güçlü durur; bu yolu büyük bir azimle sürdürürüz inşallah.

 

'Savaşı siz başlattınız ama bitiren biz olacağız'

Sunucu: Sorularıma şöyle başlayayım: Amerikalıların hesaplamalarına göre bu savaşın en geç 4 gün içinde bitmesi gerekiyordu. Bugün ise savaşın 9. günündeyiz. Ne oldu da bu savaş öngörülen sürede bitmedi ve hala devam ediyor?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Amerikalıların kendilerine göre hedefleri, planları ve hesapları vardı. İstihbarat servisleri ve ilgili odaklar, hedeflerine birkaç gün içinde ulaşacakları bir kurgu yapmışlardı; tıpkı 12 Gün Savaşı'nda olduğu gibi. Hatırlarsanız o savaşta da dördüncü gün yaptıklarına pişman olmuşlardı. Hatta Trump, Netanyahu’ya "Hedeflerimize ulaşamadık, savaşı sürdürmek artık bizim çıkarımıza değil" demişti. Nihayetinde on birinci günün gecesi Katar aracılığıyla baskı kurup, rica minnet ve yoğun bir tazyikle savaşı bitirmemiz için yalvarmışlardı. Sırf "bir şey yapmış olmak" için nükleer tesislerimize de saldırmışlardı; biz de anında onların Katar’daki el-Udeyd üssünü vurduk. Radarlarını, hava savunma sistemlerini ve oradaki tüm hazırlıklarını yerle bir ettik. Bunun üzerine Katar Emiri aracılığıyla resmen ve alenen savaşın durdurulmasını talep ettiler.

Biz önce kabul etmedik, harekâta devam ettik. Onlar savaşın bitmesi için ısrar edince; biz de belki engellerimizi gözden geçirmek, eksikleri görmek ve bir hata varsa onu gidermek ihtiyacı duymuş olabiliriz, bu mülahazayla teklifi kabul ettik. Ancak şunu söyledik: "Savaşı siz başlattınız ama bitiren biz olacağız." On ikinci günün sabahı 20 nokta atışlı füze ve 40 adet nokta atışlı İHA gönderdik. Yani o 12 Gün Savaşı'nı büyük bir kudret ve gövde gösterisiyle bitirdik; onlar da durup bizim azametimizi ve indirdiğimiz darbeyi izlemek zorunda kaldılar.

Bu savaş da —ister Üçüncü Savaş deyin ister Ramazan Savaşı— aynı şekildedir. 18 ve 19 Dey tarihlerinde (Ocak başı) Tahran’da yaşanan olaylara güvenerek hedeflerine ulaşabileceklerini sandılar. Savaş başladığından bugüne kadar, aldıkları her pozisyona ve bize yaptıkları her saldırıya, biz iki-üç katıyla karşılık verdik. Şu an Amerikalılarla belki 12 farklı noktada savaşıyoruz. Komşu ülkelerdeki üslerini vurduk ve vurmaya devam edeceğiz; bunu komşularımıza da bildirdik. O üslerde artık sağlam bir şey kalmadı, defalarca operasyon yaptık. Dün gece rafinerilerimizi, petrol merkezlerimizi ve depolarımızı 20-30 noktadan vurduklarında; biz de derhal işgal altındaki topraklardaki üslerini hedef aldık ve şunu söyledik: "Eğer devam ederseniz çok daha kararlı, sert ve yıkıcı bir şekilde karşılık vereceğiz."

Silahlı kuvvetlerimizin hazırlıksız olduğunu sanıyorlardı. Şehit İmamımızı katlederlerse ülkedeki işleyişin dağılacağını hesaplıyorlardı. Ama sonra bir baktılar ki Rehberlik Konseyi derhal kuruldu; Meclis, Hükümet, Konsey ve Silahlı Kuvvetler gibi devletin tüm birimleri en üst düzeyde hazırlık ve iktidar içindeler. Halkın içinden bir karmaşa çıkmasını umuyorlardı; ancak bir anda, köylerden şehirlere, eyalet merkezlerinden Tahran’a kadar devasa bir halk dalgasının harekete geçtiğini gördüler. Tahran’da akşam namazından gece yarısına kadar belki 100’den fazla noktada insanlar toplanıyor. İşin ilginç yanı; her gece daha coşkulu, daha kalabalık oluyorlar ve sloganlar gitgide daha keskinleşiyor.

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bu hazırlığı gördüklerinde, işi 3-4 günde bitiremeyeceklerini anladılar. "Peki, neden devam ediyor?" diye sordunuz; çünkü biz devam edeceğiz! Onlar şu an "12 Gün Savaşı"ndaki gibi arabulucular bulup, "Gelin bu işi bir şekilde bağlayalım" demenin peşindeler; ancak biz durmayacağız. Her altı ayda bir bizi bir savaşın içine çekmelerine daha fazla tahammül edemeyiz. Halkımız şu an hükümete ve ordumuza baskı yaparak, "Amerika ve İsrail yok olana kadar bu savaşı sürdürmelisiniz" diyor. Biz de bu iradeyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Amaçlarına ulaşamadılar. Savaş bir süre daha devam etse bile, buradaki derin bilgi ve tecrübeme dayanarak net bir şekilde ifade ediyorum: Biz bu yolu izzetle yürüyeceğiz ve düşman bu savaşta kesinlikle, mutlak surette mağlup olacaktır.

Sunucu: Doğrudur Komutanım. Düşmanın planının boşa çıkmasının ana nedenlerinden biri halkın meydanlarda olmasıydı. Yani bir bakıma düşmanın başarısızlığını halkın varlığına bağlayabiliriz; fakat madalyonun diğer yüzünde de sahip olduğumuz o yüksek saldırı gücü, yani ofansif kapasitemiz var...

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Kesinlikle. Düşman tarafının bu savaşta galip gelememesinin bir diğer temel sebebi, bizim bu 9 gün boyunca sahada sergilediğimiz performanstır. Peki, İran’ın bu savaştaki harekât tarzı nasıldı? Bakın, biz silahlı kuvvetler olarak ilk günlerde, yani altıncı-yedinci güne kadar sadece eski imkanlarımızı kullandık; füze kapasitemizin birinci ve ikinci nesil unsurlarını devreye soktuk. Oysa biz şu an üçüncü ve dördüncü nesil füzelerimizi kullanmaya başladık. Önümüzdeki günlerde ise hem İHA hem de füze alanında öyle imkanları sahaya süreceğiz ki düşmanın bunlardan haberi bile yok. Bu silahlar kesinlikle düşmanın dünyasını başına yıkacak ve onları çaresiz bırakacaktır.

Onlar bunu tahmin edemiyorlardı; "12 Gün Savaşı"nda darbe aldığımızı ve artık toparlanamayacağımızı sanıyorlardı. O dönem gücümüzü tam manasıyla göstermemiştik. Bugün "Ramazan Savaşı"nda; düşmanın ana sütunlarına, komşu ülkelerdeki üslerine ve işgal altındaki topraklara, 12 Gün Savaşı'ndakinden kat kat daha şiddetli saldırılar düzenledik ve üzerlerinde ağır bir baskı kurduk. Onların beklentilerinin aksine, artık bizzat Amerikan unsurları bile bu durumu itiraf ediyor. Kendi liderlerinin açıklamalarına bakın; "Trump bu işe kalkışmakla büyük hata etti" diyorlar.

Savunma hazırlığımıza gelince; şunu iyi bilsinler ki, ülke içinde bazıları mülakatlarında dil sürçmesi yaşıyor olabilir ancak ben konuya vakıf biri olarak söylüyorum: Biz Amerika ile 10 yıl boyunca savaşmaya hazırız. Evet, en az 10 yıl! Füzelerimizi ve İHA’larımızı aralıksız kullandığımız şu anlarda bile depolarımız ve stoklarımız ağzına kadar dolu. Bir yandan mevcudu kullanırken diğer yandan teknoloji merkezlerimizde yiğit gençlerimiz ve bilim insanlarımız tarafından üretim kesintisiz devam ediyor; üretilen her birim anında depolara ve stoklara aktarılıyor.

İşte bu, silahlı kuvvetlerimizin sarsılmaz hazırlığıdır. Bunun yanında bir de Direniş Cephesi gerçeği var. Bakın, şimdi Irak sahaya indi, Lübnan sahaya indi. Yemenli aziz kardeşimiz Abdülmelik Bedreddin açıkça ilan etti: "Elimiz tetikte" dedi. Gerektiği anda tam kapasiteyle sahaya inecekler. Uçak gemileri bölgeye gelsinler bakalım; biz o gemileri çoktan kaçırttık zaten. Gemileri 1000 kilometre uzağa çekilmek zorunda kaldılar. "Abraham Lincoln" gemisi için Trump yeniden heveslendi; "Gemi, Hürmüz Boğazı'ndan petrol sevkiyatını emniyete almak için gelecek" dedi. Biz gemiyi vurduk, tekrar 100 kilometre geriye çekildi. Biz onların gemilerinin bölgeye gelmesini bekliyoruz; zira hem biz hem Direniş Cephesi hem de Yemen, o gemileri denizin dibine göndermeye hazırız. İddia ediyorlar ama operasyon sahasında bizimle boy ölçüşemezler. Hürmüz Boğazı'ndan tek bir sevkiyatın dahi geçmesine izin vermeyiz; geçerlerse onları kesinlikle ve mutlak surette imha ederiz.

Bu saydıklarım bizim ve Direniş Cephesi'nin teknik hazırlığıydı; fakat geriye asıl güç olan "halk" kalıyor. İnanın bu kalbi bir inançtır; belki bu naçizane cümleyi şimdiye kadar kimse bu şekilde dile getirmemiştir: İmamımız —yani İnkılap’ın iki imamı— 47 yıl boyunca öyle bir halk ve öyle gençler yetiştirdi ki; farkındalık, marifet, iman ve cihat ruhu bakımından çok üst bir seviyedeler. Şimdi İmamımız şehit edildi. Naçizane fikrim şudur: Halk, o bilinçli duruşu ve sahadaki varlığıyla, bir sonraki imam belirlenene kadar "Toplumun İmamı" makamını bizzat doldurmuştur. Bu iddialı bir sözdür ancak gerçektir: Halk; bugün bizzat İmam gibi, şehit İmam’ın heybeti ve kudretiyle meydanın tam ortasındadır ve ülkeyi bizzat yönetmektedir.

Sunucu: Sahada ve sokakta gözlemlediğiniz halk iradesi, yetkililere nasıl bir mesaj veriyor?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bakınız, halkımız şu an yetkililere baskı yapıyor; onlara açıkça şunu söylüyorlar: "Sizin uzlaşma hakkınız yok! Amerikalılar bu bölgeden gitmeli, gitmeli ve gitmeli!"

Daha önceki bir mülakatımda da ifade ettiğim üzere; bu durum aslında bölge ülkelerinin de hayrınadır. Amerikalılar gelip bu ülkeleri işgal ettiler, içlerine sızdılar; petrol yataklarını, kaynaklarını ve tüm rezervlerini yağmalıyorlar. Aslında bizim bu dik duruşumuz, dostumuz ve kardeşimiz olan komşu ülkelerin de lehinedir. Biz onlara yönelik en ufak bir tacizde bulunmadık; biz doğrudan Amerikalıların elindeki noktaları hedef aldık. Biz o komşularımızı dostumuz, kardeşimiz biliyoruz. Halkımız da yetkililerimize aynı şeyi söylüyor: "Dik durmalısınız." Uzlaşmadan bahsetmek artık söz konusu bile değildir.

Benim sözüm şudur: Amerikalılara üs kurmaları için 50, 100, hatta 200 hektar toprak tahsis eden komşu ülkeler bunun hesabını vermelidir. Neden bu imkânı sağladınız? İşte o üsleri verdiniz ve Amerikalılar oralardan havalanıp bize saldırdılar; bir okulumuzu vurup 160 fidanımızı hayattan kopardılar. Peki, nerede sizin o dillerden düşürmediğiniz "Arap şerefi"? Nerede o her fırsatta övündüğünüz "Arap mertliği"? Dik durun, en azından sessiz kalın ki biz Amerikalıları bu bölgeden söküp atalım; emin olun atacağız da! Bu nihayetinde sizin de lehinize sonuçlanacak; Amerikalılar bölgeden kaçtığında buralar huzur ve güven görecek. Biz daha şimdiden tüm üslerini vurduk; yaklaşık 30 bin Amerikalıyı bölgeden tahliye etmek zorunda kaldılar. Bu sayıya, götürdükleri cenazeler dahil değildir! Yaklaşık 30 bin canlı Amerikan unsuru bölgeyi terk edip Amerika'ya gitmiştir; çünkü artık üslerde barınamıyorlar. Amerikalıları hangi noktaya, hangi otele veya hangi askeri mevziye naklederlerse etsinler, orayı vuracağız. Bölgede mutlak bir istihbarat hakimiyetimiz var; vurmaya devam edeceğiz ve dünyayı onlara dar edeceğiz.

Bu başarı; aziz ve şerefli halkımızın varlığına, iktidarına, şecaatine ve mertliğine dayanmaktadır. Eğer bu savaş 2 ay, hatta 3 ay sürerse Amerikalılar şunu iyi bilsinler: İslam tarihinde ve insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bu kahraman halk asla pes etmeyecektir. Rahmetli İmamımızın tabiriyle; biz böylesine muazzam bir halkı İslam’ın ilk dönemlerinde bile görmedik. Peygamberi (s.a.v) dünya gözüyle görmedikleri halde, O’nun yüce ideallerine bu denli sadık kalan ve sahada böylesine fedakârlık yapan bir halktır bu. Dolayısıyla bugün ne varsa, halkın varlığının bereketidir. Silahlı kuvvetlerin yeri ayrıdır, Direniş Cephesi'nin yeri ayrıdır; ancak halkın varlığındaki o azamet; bizim silahlı kuvvetlerimizin, füzelerimizin ve İHA’larımızın da fevkindedir.

Ben bu toprakların bir evladı olarak şerefli halkımıza sesleniyorum: Azizlerim, bu yolda şehitler versek bile; ülkenin iktidarını korumak, düşmanın tamah etmesini engellemek, toprak bütünlüğümüzü hedef almasına ve bizi parçalamasına izin vermemek için mertçe, canıgönülden, aşkla, mümince, ihlasla ve bir mücahid vakarıyla meydanda kalmaya devam edin. Bu inkılabı tüm tehlikelerden siz koruyun; bugün yetkililerimize ümit verecek olan sizlersiniz.

Müsaadenizle buraya önemli bir not düşmek istiyorum: Şehit İmamımızın (Hamanei) azamet ve büyüklüğü, Mevla’l-Muvahhidin Emirü’l-Müminin Ali (Aleyhisselam)’ın azameti karşısında, koca bir okyanusun yanındaki bir damla gibidir. Bizzat Efendimiz (Hamanei) şöyle buyurmuşlardı: "Ben, Hz. Ali’nin kölesi Kanber’in kölesinin kölesiyim." Yani kendisini bu tevazu makamında görüyordu. Tüm varlık âlemi Hz. Ali’nin azametine gıpta eder; biz o yüce Mevla’nın büyüklüğünü ancak öte dünyada tam manasıyla göreceğiz. İşte o azametli, muktedir ve müşfik Mevla, halk kendisini yalnız bıraktığı için evine kapanmak zorunda kalmıştı; 25 yıl boyunca, gözlerinin önünde mübarek eşini şehit ettiler.

Şimdi halkımıza arz ediyorum: Bu lider (Hamanei), tam 37 yıl boyunca sizin omuzlarınıza yaslanarak dünyanın tüm zorba güçlerine karşı dimdik durdu. Omuzlarınızı dik tutun, meydandaki varlığınızı daha muktedir kılın. Eğer o düşman karşısında vakurla durup haykırdıysa, bu ülkeyi hikmetle yönettiyse, bu tamamen sizin varlığınızın bereketiyledir. O iktidarı ona bizzat siz hediye ettiniz. Dik durun! Yeni İmam (Lider) yakında belirlenecektir. O da toplumu sevk ve idare edecektir; ancak onun da bu iradeyi arkasında görmesi gerekir ki gönül rahatlığıyla, kudretle düşman karşısında durabilsin; İnkılabı, İslam dünyasını ve bölgeyi başarıyla yönlendirebilsin. Allah’ın izni ve inayetiyle; silahlı kuvvetlerimizin, Direniş Cephesi’nin ve sizin gibi büyük bir halkın varlığıyla bu dar boğazı aşacağız. İslam Cumhuriyeti yüzlerce yıl boyunca sigortalanacak, ülkeye sükûnet ve güvenlik geri dönecek; inşallah tüm engeller yolumuzdan kalkacaktır.

Sunucu: İnşallah. Sayın Komutanım, halkın durumuna değindik. Malumunuz halkımız, düşmanın çok yoğun bir medya bombardımanı altında. Bir örnek vermek gerekirse; geçtiğimiz günlerde Batı medyası, "İran’ın elinde sadece 100 fırlatma rampası kaldı, onlar da 24 saat içinde imha edilecek ve İran’ın füze kapasitesi son bulacak" iddiasını ortaya attı. Diğer yandan Siyonist kaynaklardan gelen haberlerde; eskiden füzeler ulaşmadan 15 dakika önce uyarı alabildiklerini, ancak şimdi bu sürenin 1-2 dakikaya kadar düştüğünü duyuyoruz. Görünüşe göre İran, harekâtın ilk aşamasında düşmanın "gözlerini" yani radarlarını hedef aldı; ikinci aşamada ise cepheyi Tel Aviv’den Filistin’in kuzeyine kaydırarak Hizbullah’ın olası eylemleri için uygun bir zemin hazırladı. İran’ın bu genel savunma denklemine dair tabloyu bizim için netleştirebilir misiniz?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Evet, bakınız; bizim füze operasyonlarımız sadece sabit fırlatma rampalarıyla sınırlı değildir. Biz füzelerimizi yeraltı şehirlerinden, denizin derinliklerinden ve ülkemizin en ücra noktalarından ateşliyoruz. Biz coğrafi olarak devasa bir ülkeyiz; oysa işgal altındaki topraklar bir avuç yerdir. Biz stratejik imkanlarımızı vatanın her karışına yaymış durumdayız. Varsın 4 rampamızı vursunlar, anında yerini 400 tanesi alır. İşler kesinlikle onların hayal ettiği gibi yürümüyor. Elbette bu bir savaştır; biz de hasar alabiliriz ama biz onlara çok daha sert, çok daha ağır ve yıkıcı darbeler indiriyoruz.

İşgal topraklarında şu an tam bir diktatörlük ve sansür hakim; dışarıya tek bir fotoğraf veya videonun sızmasına dahi izin vermiyorlar. Ancak yakında dünyanın dört bir yanından özgürlükçü ve cesur muhabirler o görüntüleri sızdırdığında; işgal topraklarının nasıl bir enkaz yığınına ve viraneye dönüştüğünü herkes kendi gözleriyle görecek. Tabii ki savaşın doğası gereği uçak düşebilir, rampa vurulabilir veya hassas bir nokta darbe alabilir; bunlar olağandır. Fakat biz, bu doğrultuda yıllarca sürecek bir füze ve İHA savaşına tam hazırlıklıyız. Üretim bantlarımızdan çıkan yeni mühimmatlar, hasar alan her noktanın yerini anında dolduruyor. Buradan halkımıza sesleniyorum: Düşman sadece kelime oyunları oynuyor; amacı halkın moralini bozmak ve ümidini kırmaktır. Şerefli halkımız müsterih olsun; silahlı kuvvetlerimiz; Şehit Tehrani Mukaddem, Şehit Hacizade, Şehit Bakıri ve diğer yüce şehitlerimizin bıraktığı mirasla, bugün yıllarca kesintisiz sürecek bir savaşı göğüsleyecek mühimmat ve donanıma sahiptir.

Meselenin bir diğer boyutu da şu: Şimdiye kadar tam 5 adet "THAAD" füze savunma sistemini vurduk, radarlarını imha ettik ve tabiri caizse gözlerini kör ettik. Öyle bir çıkmaza, öyle bir uçuruma yuvarlandılar ki; daha dün Güney Kore’den THAAD füzesi getirmek için çabalıyorlardı. Oysa Güney Kore’nin bizzat kendi bölgesinde o füzelere ihtiyacı var. Ben buradan Korelilere de sesleniyorum: O savunma sistemlerinizin geri döneceğine dair en ufak bir ümidiniz olmasın. Önümüzdeki günlerde o sistemleri nereye yerleştirirlerse yerleştirsinler, hepsini tek tek imha edeceğiz. Şu an işgal topraklarından sızan kısıtlı görüntülerde bile füzelerimizin yarattığı dehşet açıkça görülüyor; bugün bizim füzelerimize ve İHA’larımıza karşı tek bir mermi dahi sıkacak takatleri kalmadı. Bu başarı, düşmanın gözünü kör eden, İHA’larını düşüren ve radarlarını bir bir vuran kahraman savaşçılarımızın mücadelesi sayesindedir.

Bazıları, "Amerika’nın üssü bulunan bir komşu ülkeye neden defalarca saldırdınız?" diye soruyor. Biz orayı bir kez vurduk; ancak onlar ne zaman hava savunma sistemlerini ve radarlarını onarmaya, sistemi yeniden ayağa kaldırmaya çalışsalar, biz derhal orayı yeniden vurduk. Onarım için gelen teknik unsurlarını da saf dışı bıraktık. Son birkaç gün içinde bazı üsleri üç-dört kez hedef aldık ve vurmaya da devam edeceğiz. Şu an o üslerin bir kısmı kelimenin tam anlamıyla "metruk bir çöle" dönüştü, artık hiçbir işlerine yaramaz. Amerikalıların bu bölgeden defolup gitmekten başka hiçbir çaresi kalmamıştır.

Savaşın ilk günlerinde Siyonistler ve Amerikalılar paralı askerlerini sokağa dökerek iç karışıklık çıkarmak istediler; fakat bu plan, halkımızın ferasetiyle yerle bir oldu. Projenin bir diğer ayağı ise bölücü Kürt teröristlerin ülkemize sızdırılmasıydı; bu da silahlı kuvvetlerimizin kudreti sayesinde şimdilik akim kaldı. Ancak son bir-iki gündür gelen haberlere göre Amerikalılar doğrudan müdahale seçeneklerini masaya yatırmış durumdalar. Özellikle sınır hatlarımızda Amerikan özel kuvvetlerinin bir kara operasyonuna hazırlandığına dair istihbaratlar ulaşıyor. Bakın, biz İnkılap’ın ilk yıllarında da bu bölücü unsurlarla ve onların arkasındaki güçlerle mücadele ettik. O gün nasıl bu toprakları onlara dar ettiysek, bugün de aynısını yaparız. Tekrar söylüyorum: Amerikalılar şunu çok iyi bilsin: Burası onlar için bir bataklıktan öte, mezarlığa dönüşecekler topraklardır.  

'Tek bir damla petrolün çıkışına izin vermeyiz'

Sunucu: Amerikan güçlerinin İran’a yönelik özel kara operasyonları gerçekleştirme ihtimaline dair değerlendirmeniz nedir?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bakınız, biz İnkılap’ın ilk yıllarında da bu bölücü unsurlarla mücadele ettik. Bir avuç casus, bir avuç hain ve dış güçlere göbekten bağlı, ülkeyi parçalamayı gaye edinmiş bir gruptan bahsediyoruz. O yıllarda biz bu yapıları, bizzat bölgedeki Kürt halkımızın yardımıyla bertaraf ettik. Kürt halkı asil bir halktır; vatanın toprak bütünlüğüne sadık, şerefli insanlardır. Nitekim bölgenin alimleri ve ileri gelenleri, bugünlerde İnkılap’ı savunan, toprak bütünlüğünü teyit eden ve ayrılıkçılara karşı duran çok güçlü bildiriler yayınladılar. Şu an bölge halkından müteşekkil, binlerce kişilik gönüllü bir Kürt mücahit cephemiz var ve her an bu bölücülerle hesaplaşmaya hazırlar.

Biz bu ayrılıkçı yapılarla yıllarca çarpıştık. İnkılap karşısında tutunamayacaklarını anlayınca siyasi kabuklarına çekildiler; Avrupa’ya, Amerika’ya ve Kanada’ya kaçtılar. Oralarda sefilce bir hayat sürerken, efendileri olan Amerikalılar bu rezil hayatlarını idame ettirsinler diye önlerine bir lokma ekmek, bir kemik parçası attı. Lakin son dönemde Amerikalılar hem güneydoğu hem de kuzeybatı sınırlarımızda, özellikle Erbil ve Irak Kürdistanı ekseninde yeniden kirli bir harekete geçtiler. Birbirine düşman olan; Komele, Demokrat, PJAK, PKK ve diğer farklı grupları bir araya getirdiler. Birbirini parçalamaya can atan kurtlar gibi olan bu yapıları, zorla bir masaya oturtup "Birlik olacaksınız" talimatı verdiler. Para ve lojistik vaadiyle İran’a saldırmaları için hibrit bir yapı kurmaya çalıştılar ve farklı yerlerden devşirdikleri 10-20 bin kişilik bir gücü sınır hattımıza yığdılar.

Amerika’nın ülkemize bizzat kara yoluyla girme cüreti ve takati olmadığı için, bu iki stratejik noktadan (Kuzeybatı ve Güneydoğu) taşeronları aracılığıyla üzerimize gelme niyetindeydi. Hamdolsun, hem Ordu hem de Devrim Muhafızları Kara Kuvvetleri'nin o kahraman neferleri her türlü fedakârlığa hazır durumdadır. Güneydoğu’da bazı temaslar ve sızma girişimleri oldu; orada bir netice almaları mümkün değildir. Kuzeybatı’da ise Barzanilere ve diğer mahalli aktörlere çok net bir uyarıda bulunduk: "Eğer bu terör gruplarına destek verirseniz, tüm kaynaklarınızı ve hassas merkezlerinizi yerle bir ederiz." Şaka yapmıyoruz! Geçmişte bu beyefendilere yaptığımız hayati iyilikleri sakın unutmasınlar.

Buradan doğrudan kameraya bakarak ifade ediyorum: Barzaniler iyi hatırlasın; IŞİD saldırdığında Erbil’in birkaç kilometre yakınına kadar dayanmıştı ve sizler topyekûn bir yok oluşun eşiğindeydinizi. O gün yalvardınız, rica ettiniz, bu nizamın kapısına gelip aman dilediniz. Aziz şehidimiz Hacı Kasım Süleymani, yanına binlerce kişilik bir orduyu değil, sadece 40 serdengeçtiyi alarak geldi. Hacı Kasım, o muazzam komuta ve sevk dehasıyla Erbil’e indi; size moral verdi, ümit aşıladı, savunmanızı organize etti ve IŞİD’i o bölgeden söküp atarak sizi mutlak bir felaketten kurtardı. Sizin her fırsatta bahsettiğiniz o "mertlik" ve "şeref" anlayışı bu mudur? Hacı Kasım ve bizim mücahitlerimizin sayesinde kurtuldunuz; şimdi ise Erbil’de bizimle savaşmaları için karşı devrimci ayrılıkçılara, yabancı uşaklarına, Siyonist ve Amerikan maşalarına meydan açıyorsunuz.

Yetkililerimiz ve Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığımız bu uyarıyı en gür sesle yaptı: Aklınızı başınıza alın! Son birkaç gün içinde bu yapıların tüm karargâhlarını, lojistik merkezlerini ve cephaneliklerini imha ettik. Eğer bu hıyanet devam ederse, o bölgeyi tamamen ateşe veririz; o zaman siz de orada barınamazsınız. Bu grupların önünde durun ve sızmalarına izin vermeyin. Evet, Amerikalılar size baskı uyguluyor ve siz de onlara boyun eğmiş durumdasınız; bizim sahip olduğumuz şecaat ve cesarete sahip değilsiniz. Lakin şunu bilin ki, biz ne pahasına olursa olsun dimdik durmaya devam edeceğiz.

Ayrıca bizim Azeri ve Kürt vilayetlerimize dair bir çift sözüm var: Siz o şerefli Kürt halkının, tarih boyunca destanlar yazmış o insanların size geçit vereceğini mi sanıyorsunuz? Siz Batı Azerbaycan ve Doğu Azerbaycan halkının —ki onlar baştan aşağı mertlik timsalidir; Settar Hanların, Mehdi Bakırilerin neslidir— oraya girmenize seyirci kalacağını mı zannediyorsunuz? Halk sizi orada parça parça eder! Sınırda teyakkuzda bekleyen silahlı kuvvetlerimizi, bölgeyi cehenneme çevirecek füze ve İHA kapasitemizi bir kenara bırakın; o bölgenin kahraman halkı ve Besic gönüllüleri orada yok mu sanıyorsunuz? Hepsi ayakta, hepsi teyakkuzda ve her hareketinizi anbean rasıt ediyorlar. Geçit vermeyecekler! Yarın bir gün Amerikalılar bu bölgeden defolup gittiğinde, siz o coğrafyada nasıl yaşayacaksınız? Mert olun! En zor günlerinizde imdadınıza biz yetiştik; bugün hiç değilse sessiz kalın, kendi inzivanıza çekilin ve bırakın biz işimizi yapalım.

Sunucu: Doğrudur Komutanım. Sayın Komutanım, petrol sahalarına veya Hark Adası gibi stratejik noktalarımıza yönelik ciddi tehdit haberleri de gündemde. Amerikalılar —veya onların kontrolündeki medya organları— bu adaları işgal etme planlarından bahsediyor. Sizce düşmanın böyle bir operasyonel kabiliyeti var mı?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bakın, bu bir savaştır ve biz düşmanla fiilen çarpışıyoruz. Şunu net olarak ifade edeyim: Eğer bizim petrol merkezlerimize yönelik bir saldırı gerçekleştirirlerse, bu bölgeden tek bir damla dahi petrol sevkiyatı yapılmasına müsaade etmeyiz. Hürmüz Boğazı bugün akıllı bir yönetimle kontrol ediliyor; ancak o gün geldiğinde boğaz tamamen kapatılacaktır. Bölgeden tek bir damla petrolün çıkışına izin verilmeyecek, petrolümüzü yağmalamak için kullanılan tüm boru hatlarını vuracağız. Ne yaparlarsa yapsınlar o petrolü götüremezler! Adalarımızı işgal etmeye cesaret dahi edemezler; ama varsayalım ki, o milyonda bir ihtimal dahi gerçekleşse, oradan tek bir gram enerji çıkışı yapılamayacak bir savunma nizamı kurduk. Adalarımıza girmeye teşebbüs ettikleri an, onları füze ve İHA’larımızla imha ederiz; o noktaları kontrol altına almalarına asla fırsat vermeyiz. Farzımuhal, onların o asılsız iddiaları bir an için gerçek olsa bile —ki kesinlikle olmayacaktır— biz orada öyle bir hazırlık yaptık ki... (Burada bazı detayları mahfuz tutuyorum)...

Konuyu daha fazla ifşa etmeyeceğim ancak şunu bilin: Amerikalılar petrole muhtaçtır; onların bekası da zevali de petrole bağlıdır. Bu sebeple orada öyle bir emniyet kilidi oluşturduk ki, buradan tek damla petrol kaçırmalarına izin vermeyeceğiz. Silahlı Kuvvetlerimiz; gerek Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri gerekse Ordu Deniz Kuvvetleri unsurlarıyla, vatan toprağının tek bir santimetrekaresinin dahi işgaline asla geçit vermeyecektir.

Sunucu: Trump, İran Deniz Kuvvetleri’ni yok ettiğini iddia ediyor. Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut akıllı yönetimimiz —ki boğaz henüz kapatılmış değil— göz önüne alındığında, bu iddialar sahada bir karşılık buluyor mu yoksa sadece boş bir algı operasyonundan mı ibaret?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bizim tabirimizle söylersek; adam resmen "savuruyor". Bunlar tamamen asılsız ve dayanaksız iddialar. Deniz kuvvetlerimiz şu an itibarıyla mevcut kapasitesinin %10’unu bile sahaya sürmüş değildir. Bize ne gibi bir zarar verebilmişler ki? Evet, çatışmaların doğası gereği belki bir köşede bir botumuz darbe almış olabilir; ancak bugün hem Devrim Muhafızları hem de Ordu bünyesinde, en gelişmiş imkan ve silahlarla donatılmış binlerce sürat teknemiz var ve bunlar henüz limanlarından çıkmış bile değil. Biz şu ana kadar sadece denizin derinliklerinden, su üstünden, füze ve İHA unsurlarımızla sembolik nitelikte atışlar gerçekleştirdik. Mesela Abraham Lincoln uçak gemisine birkaç İHA ile taciz atışı yaptık, hemen bölgeden kaçtılar. Ordumuz tekrar ateş açtı; gelmeye niyetlendiler ama yine kaçmak zorunda kaldılar. Kahraman Ordumuzun ve fedakar Muhafızlarımızın deniz imkanları hiçbir ciddi zarar görmediği gibi, asıl gücümüzün onda biri dahi henüz sahada değildir. Savaşın gidişatına ve genişleme ihtimaline bağlı olarak asıl unsurlarımızı devreye sokacağız. Kara kuvvetlerimiz, deniz kuvvetlerimiz ve Kudüs Gücümüz; bunlar henüz tam kapasiteyle harekete geçmiş değil. Amerikalılar şunu iyi bilsin: Savaşın tırmanması demek, bu birimlerin onların gemilerini, lojistik imkanlarını ve üslerini tamamen imha etmek üzere sahaya inmesi demektir ki o zaman sonları perişan olacaktır.

Sunucu: Geçtiğimiz günlerde Sayın Laricani bir mülakatında 500 Amerikalının öldüğünü ifade etti. Dün de 220 Amerikalı unsurun ölü ve yaralı olduğuna dair haberler yansıdı. Amerikalılar bu kayıplara ve bugün varil başına 93-94 dolar bandına çıkan petrol fiyatlarındaki artışa karşı ne kadar direnç gösterebilirler?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Dayanmaları mümkün değil. Şu an Amerika’da benzinin galonu (litresi bazında) 7, 8 hatta 9 dolara tırmanmış durumda. Nerede dayanacaklar? Böyle bir toplumsal tahammül güçleri yok. Petrol fiyatları 100 dolar eşiğine dayandı; savaşın devam etmesi bu rakamı kesinlikle 200 dolar seviyelerine taşıyacaktır. Onlar tamamen ekonomik ve maddi bir dünya görüşüne sahipler; bizim gibi ahireti, manevi değerleri veya kutsal bir geleceği düşünmezler. Bu yüzden büyük bir darbe alacak ve stratejik bir kördüğüme sürüklenecekler. Savaşın sürmesi onları bölgede hapsedecektir. Biz ise bu yolu tüm gücümüzle ve kararlılığımızla sürdüreceğiz. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si bu bölgeden tedarik ediliyor. Bu akışın tamamen kesildiğinde üzerlerinde nasıl bir baskı oluşacağını varın siz hesap edin.

Sunucu: Doğrudur Komutanım. Amerikan tarafının net bir stratejisi yok gibi görünüyor. Rehber’e (Hamanei) suikast düzenleyince her şeyin biteceğini sandılar. Oysa İran, bu 47 yıl boyunca mutlaka Amerika ile bir savaşı öngörmüş ve buna göre karşı stratejiler belirlemiştir. Şu an biz konuşurken Ensarullah’ın (Yemen) henüz tam kapasiteyle sahada olmaması, bu gücün doğru zaman için rezerve edildiğini gösteriyor. Sorum şu: Direniş Ekseni’nin kara yoluyla doğrudan Amerikan üslerine taarruz etme ihtimali nedir?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bu tamamen savaşın evrileceği noktaya bağlıdır. Son bir-iki yıldır Yemen’deki o yiğit ve cesur kardeşlerimiz, Şehit İmamımızdan defalarca şu ricada bulundular: "Bize müsaade edin, bölgedeki güçlerin de yardımıyla ne pahasına olursa olsun hem Lübnan hem de Filistin cephelerine intikal edelim." Yani bu motivasyon ve hazırlık hali zaten mevcut. Eğer savaş tırmanırsa ve biz onların kritik güvenlik, askeri ve istihbarat merkezlerini —ki bir kısmını vurduk, vurmaya da devam edeceğiz— tamamen felç etmeyi sürdürürsek; bu durum Direniş Cephesi savaşçılarının işgal altındaki topraklara girmesi için gereken zemini mutlak surette oluşturacaktır.

Bakınız, 7 Ekim’de Filistinli kahraman ve direnişçi savaşçılar işgal topraklarına sızdığında, Netanyahu ve askeri-istihbari kurmayları devasa bir şok ve felç hali yaşadılar. Eğer Amerikalılar o gün tüm imkanlarıyla imdatlarına yetişmeseydi, Filistinli mücahitler takip eden günlerde işgal topraklarını çoktan tamamen kontrol altına almış olurdu. Çünkü o inatçı Yahudi yapısı ve Netanyahu, Amerikalıların lojistik desteği olmadan direnme kabiliyetine sahip değildir. Amerikalılar bölgeden kaçmak zorunda kaldığında; kaynakları, üsleri, gemileri ve savunma sistemleri yerle bir edildiğinde İsrail’i tasfiye etmek çocuk oyuncağıdır. Rahmetli İmam (Humeyni) ne demişti: "Herkes bir kova su dökse İsrail’i sel götürür." İşte o gün geldiğinde bu muazzam kitle, uçsuz bucaksız bir okyanus gibi Siyonist yapının üzerine akacak ve onları haritadan silecektir. En iyisi şimdi gidip uslu uslu yerlerine otursunlar; yoksa gelecek günler onlar için tarif edilemez derecede ağır olacaktır.

'Bu kez iş kökten bitmeli; Amerikalıların boğazını bırakmayacağız'

Sunucu: Sayın Komutanım, haberlerde bazı Batı Avrupa ülkelerinin, örneğin Fransa’nın bölgeye savaş gemisi gönderme niyetinden bahsediliyor. Bu ülkelere tavsiyeniz, mesajınız nedir?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Öncelikle şunu belirteyim; onlar eski savaşlarda belki kendilerince bir "meydan okuma" sergiliyorlardı ama elimizdeki veriler ve istihbarat raporlarına göre bugün durum çok farklı. Almanya ve İspanya gibi ülkeler, Trump’ın Avrupalıları aşağılayan, o yıkıcı ve tahkir edici zihniyetine şiddetle karşılar. Zira ciddi şekilde aşağılandılar. Trump’ın uluslararası zirvelerde Avrupa liderlerini nasıl küçük düşürdüğünü, onurlarını nasıl zedelediğini hep birlikte gördük. Bugün bu gerçeği idrak etmiş durumdalar. Bu sebeple Fransa, Almanya ve İspanya gibi ülkeler resmen, "Biz bu sahaya girmeyeceğiz, Trump’ın bu macerasına ortak olmayacağız" dediler. Hamdolsun, Cenab-ı Hak onlara bu günlerde bir nebze olsun akıl ve sağduyu nasip etti. Ancak yine de şunu bilsinler; eğer bu bölgeye herhangi bir gemi gönderirlerse, biz o gemiyi tereddütsüz batırırız. Kendi onurlarını korumak istiyorlarsa, yerlerinde oturmaları kendileri için en hayırlısı olacaktır.

Sunucu: Sayın Komutanım, İran’ın stratejik perspektifine göre bu savaş nihai olarak nasıl sona erecek?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Bakınız, biz şunu asla sindiremeyiz; yani halkımız, ülkemiz ve nizamımız bu duruma müsaade etmez. Biz bu ülkenin büyüme, ilerleme ve kalkınma yolunda emin adımlarla ilerlemesini istiyoruz. Her altı ayda bir suni savaş senaryolarıyla uğraşamayız. Düşmanın bir bahane uydurup sonra "gelin masaya oturalım, müzakere edelim" diyerek zaman kazanmasına ve ardından ülkemize yeniden saldırmasına izin vermeyeceğiz. Bu sefer bu iş kökten bitmeli, defter tamamen dürülmelidir. Bu savaşın tek bir sonu vardır: Amerikalıların bölgeden tamamen sökülüp atılması. Amerikalılar gitsin kendi işlerine baksınlar; bu coğrafyada ne işleri var? Üslerini bir bir vurduk, uçak gemileri artık açık hedef ve ağır tehdit altında; ellerinde tutunacak hiçbir şey kalmadı. Bölgeyi terk etmek zorundalar. Bu savaş, Amerika'nın bölgedeki üslerinin, imkanlarının ve operasyonel gücünün tamamen imha edilmesiyle son bulacaktır.

Eğer yarın bir gün dünya kamuoyu araya girip yetkililerimizden bir ricada bulunursa, ben şahsen bu konuda bir karar verme salahiyetini kendimde görmüyorum; buna nizamın gelecek liderliği karar verecektir. Ancak bir İranlı ve bir Müslüman olarak şunu söylüyorum: Amerikalıların bir daha bu tür küstahlıklara cüret edemeyeceğine dair sarsılmaz, kapı gibi bir garantimiz olmalı. Defolup gitmeliler, bu bölgenin yakasını bırakmalılar. Bu mesele kökten çözülene kadar Amerikalıların boğazını bırakmayacağız. Bizim dünyayla ve Amerikalılarla olan bu hesabımız tam manasıyla görülene kadar kararlılıkla devam edeceğiz. Bize zulmetiler, bize haksızlık ettiler. "Nükleer" kılıfını öne sürerek üzerimize geldiler; oysa İmamımız (Hamanei) resmen ve alenen nükleer silahımız olmadığına dair net bir fetva vermişti. Bir zamanlar Irak’a da aynı yalanla saldırdınız, sonra gidip gördünüz ki ortada hiçbir şey yok; bizim ülkemizde de durum farksızdır. İmamımız bir söz söylediyse biz ona sadık kalırız. Ama onlar yine nükleer bahanesinin arkasına sığınıp ülkemize saldırdılar, bizi rahat bırakmadılar. Biz de onları bırakmayacağız. Boğazlarını sıktık, daha da sıkacağız. Dünyaya servis ettikleri "Darbe vurduk, İran'ı yendik" gibi içi boş iddiaların hiçbir aslı yoktur. Tıpkı "12 Gün Savaşı"ndaki gibi bir durumla karşı karşıyalar; biz yenilmedik! Ülkemize bir füze mi atıyorlar? İki-üç katıyla cevabını veriyoruz. Amerikalılar bu topraklardan tamamen defolup gidene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Sunucu: Komutanım, bu sohbette dikkatimi çeken bir husus oldu; Siyonist rejime (İsrail) neredeyse hiç yer ayırmadınız. Yani her analizinizde doğrudan Amerikalıları muhatap aldınız.

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Evet, bilinçli bir tercih bu. Bakınız, işgal altındaki topraklardaki o Siyonist yapı pistir, bir cinayet şebekesidir, çocuk katilidir. Gazze’de 60-70 bin masum insanı, kadını, çocuğu vahşice katlettiler; habis bir yapıdan bahsediyoruz. Lakin eğer Amerikalılar ve onların sınırsız desteği olmasa, o işgal topraklarının defteri bir gecede dürülür. Direniş Cephesi o toprakların üzerinden silindir gibi geçer. Asıl mesele; bunca teçhizat ve imkanla bölgeye gelip Netanyahu gibi canileri ayakta tutan Amerikalılardır. Biz Amerika’yı vurduğumuzda, ortada İsrail diye bir mesele kalmaz. Amerikalıları bu bölgeden söküp attığımızda, İsrail bir daha başka bir ülkeye küstahlık yapma cesaretini asla kendinde bulamaz. İsrail, yeryüzünden silinmeli, silinmeli ve bin kez silinmelidir!

Sunucu: Savaşa dair son sorularımı sormak isterim Komutanım. Bölgede vurduğumuz Amerikan üslerinin savaştan sonra yeniden inşa edilme ihtimali var mı? Yoksa İran’ın bu konudaki tavrı, bu yapıların asla geri gelmemesi yönünde mi kesinleşti?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Biz bölge ülkelerine bu konudaki duruşumuzu net bir şekilde ilettik: "Bu üslerin yeniden kurulmasına asla izin vermeyin, dik durun." Savaş devam ettiği müddetçe bu üslerin ihyasına asla geçit vermeyeceğiz. Savaş nihayete erdiğinde ise şartlar farklı gelişebilir; ancak o noktada da nizamın ve devletin yetkilileri gerekli duruşu sergileyeceklerdir. Bu kritik safhayı da kudretle ve cesaretle aşacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın inşallah.

'Ric'at vakti Kudüs’te saf tutacaklar'

Sunucu: Sayın Komutanım, müsaadenizle biraz savaş gündeminden uzaklaşalım. Siz tam 13 yıl boyunca "Veli-yi Emr" (Liderlik Koruma) Birliği Komutanlığı görevini yürüttünüz. Mutlaka İslam İnkılabı Rehberi’ne dair kamuoyuna yansımamış çok özel hatıralarınız vardır. Bunların bir kısmını bizimle paylaşabilir misiniz?

Tuğgeneral İbrahim Cebbari: Hatıra o kadar çok ki... Benim için en unutulmaz olanlar, dünyanın dört bir yanından gelen büyük şahsiyetlerin —ister Sünni ister Şii olsunlar— Sayın Rehberimizle (Ruhum ona feda olsun) kurdukları o kalbi ve derin bağlardır. Mesela Lübnan’ın önde gelen Sünni alimlerinden biri Efendimizin huzuruna çıkmıştı. Görüşme sonrasında verdiği mülakatta Caferi fıkhından ve Şii fıkhının dinamizminden övgüyle bahsetti. Vakit darlığı sebebiyle detaylara girmeyeceğim ama son cümlesi şuydu: "Teşeyyü mektebinde Velayet-i Fakih makamı öyle yüce bir konumda ki; tüm sorunların çözüm anahtarıdır. Bugün İslam dünyasının ve bölgenin sorunlarının halli İran’da, Tahran’da ve bu ülkenin hakim ve muktedir liderinin ellerindedir." O büyük şahsiyetlerin Efendimize bakışı gerçekten bambaşkaydı. Bu konuyu aslında müstakil bir programda uzun uzun anlatmak gerekir.

Şehit aileleriyle yaptığımız görüşmelerden de çok sarsıcı anılarım var. Belki 100’den fazla şehit ailesiyle Efendimizin huzuruna çıktık. Öyle ailelerle karşılaştık ki; 5 oğlunu ya da hem eşini hem de 4 oğlunu şehit vermişler... Ben o insanlarda imandan, sabırdan, teslimiyetten ve Velayet makamına duyulan o muazzam aşktan başka hiçbir şeye şahit olmadım. Tahran’da Azeri bir aileye gitmiştik; babaları ve iki oğulları Mukaddes Savunma yıllarında şehit düşmüştü. Efendimiz içeri girdiğinde ona öyle bir sevgi ve şefkatle yöneldiler ki tarif edemem. Biz kapıda beklerken içeride iki sıra sandalye dizilmişti. O anne —ki hem şehit eşi hem iki şehit annesiydi; ayrıca kardeşi ve iki yeğeni de Kerbela’da bir terör saldırısında şehit olmuştu— evini adeta bir şehitliğe dönüştürmüştü. İçeri girdiğimizde bir sırada hanımlar, diğer sırada ise yaklaşık 15 tane aslan gibi delikanlı oturuyordu. O anne Sayın Rehberimize dönüp şunları söyledi: "Efendim, benim üzerimde kutsal bir vazife vardı; eşimi ve iki evladımı İslam, İnkılap, Velayet ve Ehl-i Beyt yolunda feda ederek o vazifeyi yerine getirdim. Onları kurban verdim. Ağam, canım; ben bu çocukları çocukluklarından beri bu şuurla yetiştirdim. Ben bir şehit yetiştiren anneyim; sizin için yaklaşık 15 tane daha delikanlı hazırladım. Ne zaman irade buyurursanız, bu mekteple yetişmiş bu gençler emrinizdedir. Siz arzu ettiğiniz an sizin rikabınızda cihat etmeye ve şehit olmaya hazırdırlar."

İşte bu halk böyledir. Nice şehit vermiş o aile, şimdi de torunlarını İslam’ı ve Velayeti savunmak için yetiştiriyor. Hal böyleyken bu ülke hiç sarsılır mı?

Bir hatıramı daha nakledeyim: Uzun yıllar Efendimizin hizmetinde bulunduğum dönemde, bir yaz günü Meşhed’e gitmemiz gerekiyordu. Efendimiz birkaç gün istirahat etsin, İmam Rıza (Aleyhisselam) Efendimizi ziyaret etsin istedik. Ancak bir ailevi meseleden dolayı bu seyahat gerçekleşemedi; Cenab-ı Hak, Efendimizin evlatlarından birine yeni bir evlat, yani Efendimize yeni bir torun nasip edecekti. Efendimiz bu yolculuğa pek razı gelmemişti. Ben kendisinden rica ettim: "Müsaade buyurursanız, hem bir hava değişimi olması hem de o mekândan biraz dışarı çıkmanız için Tahran’daki bazı İmamzadeleri ziyaret edelim" dedim. Kabul buyurdular. İlk hafta nereye gideceğimizi kendileri belirlediler; toplamda beş haftalık bir program yaptık. Bağ-ı Feyiz bölgesindeki iki İmamzadeye gittik. Efendimiz orada yarım saat kadar namaz kıldı, teheccüd ile meşgul oldu, ziyaretnameler okudu. Çıkışta bahçedeyken sordu: "Burası nasıl bir yerdir?" Ben de kendisine o bölgede yaklaşık 50 şehidimizin olduğunu anlattım. (Hatta şu son günlerde iki-üç şehidimizi daha oraya defnettik; evladım gibi sevdiğim Şehit Seyrefiyan ve Şehit Muhammed Hüseyin Huşyar gibi... Muhammed Hüseyin, Efendimize olan aşkıyla yanıp tutuşurdu; nitekim o da bu hadisede şehit düştü.)

İşte o gün o bahçede dururken aramızda çok özel bir konuşma geçti. Karşı karşıya duruyorduk; elini kaldırdı ve bana aynen şöyle buyurdu: "Ben burada hem senin için hem kendim için Allah’tan şehadet niyaz ettim. Allah şehadeti hem sana hem bana nasip etsin." (Burada şahsımla ilgili kısmın detaylarını mahfuz tutuyorum.)

Bu şehadet arzusu sadece bir kez dile getirilmedi; bir arada bulunduğumuz pek çok mecliste Efendimizin (Hamanei) Cenab-ı Hak’tan iki temel talebi vardı: Birincisi şehadet, ikincisi ise Kerbela ziyaretiydi. Bir keresinde doğrudan sormuştu: "Aziz ceddim İmam Hüseyin’in (Aleyhisselam) kabrini ziyarete gidebilir miyiz?" Ben de o anki durumu değerlendirerek; Kudüs Gücü, Haşdi Şabi ve kendi güvenlik birimlerimizin hazırlıklarıyla bu seyahatin mümkün olduğunu arz ettim. Ancak Efendimizin gönlünden geçen, oraya gizli bir kapıdan girmek değil; aleni bir şekilde halkın huzuruna çıkmak ve onlara bizzat hitap etmekti. Tüm hazırlıklarımızı yapmamıza rağmen ne yazık ki kısmet olmadı; Efendimiz ne Kerbela’yı ne de Necef-i Eşref’i o arzuladığı şekilde ziyaret edebildi.

Fakat Allah’tan dilediği o iki istek, farklı ve hikmetli bir şekilde tecelli etti. Efendimiz nihayet şehit oldu; zaten bu onun en büyük arzusuydu. Beni ve halkımızı bu ağır imtihan karşısında teselli eden asıl gerçek şudur: Allah muhafaza, eğer Efendimiz yarın bir gün yatağında bir hastalık sebebiyle aramızdan ayrılsaydı, kederimiz ne kadar derin olurdu? Oysa Efendimiz; dünyayı yerinden oynatacak, İslam İnkılabı’nı ve Direniş Cephesi’ni ebediyen sigortalayacak o eşsiz azamet, şeref ve vakarla, yani şehadet makamıyla Rabbine kavuştu. Bu onun vuslatıydı.

Bir gün yine şehadet konusu açıldığında tebessüm ederek şöyle buyurmuştu: "Benim en büyük arzum şehadettir. Tabi eğer bu beyler (korumalarını kastederek nükte yapıyor) müsaade ederlerse... Ben şehadeti bekliyorum, gözüm yolda." Ve nihayet Allah, o yüce makamı ona nasip etti. Evet, içimiz yanıyor, yasımız büyük; ancak İmamımız bu büyük cihat meydanında şehit düşmüştür. Onun mübarek kanı büyük bir azamet yaratacak, düşmanı perişan edecek ve nizamımızı tüm badirelerden çekip çıkaracaktır.

İkinci arzusu olan İmam Hüseyin (Aleyhisselam) ziyareti ise manevi bir boyutta gerçekleşti: Bugün Efendimizin mukaddes varlığı bizzat İmam Hüseyin’in kucağındadır; o âlemde artık O’nun yanındadır. Efendimiz şu an melekut âleminde bizim idrak edemeyeceğimiz yüce bir makamda bulunuyor. Biz de o âleme intikal ettiğimizde şahit olacağız ki; Trumplar ve Netanyahular "esfel-i safilin"de, ilahi azabın içinde yanarken; İnkılap’ın iki büyük İmamı ve Efendimiz (Ruhum ona feda olsun), Ehl-i Beyt ile yan yana saf tutacaklardır. İnşallah bizler de onların gölgesinde ilahi lütuf ve merhamete mazhar oluruz.

Son sözüm şudur: Büyük İmamımız (Humeyni) ömrünün son günlerinde, "Dünyayı gezip dolaşsanız benden daha yorgun birini bulamazsınız" buyurmuştu. Benim 37 yıllık liderlik sürecinde yakından tanıdığım bu büyük adam (Hamanei) —ki devrim öncesindeki hapisler, işkenceler ve mücadeleler zaten malum— bir an bile huzur bulmadı; hep meydanın tam ortasındaydı. Özellikle liderlik dönemi, İmam hayattayken Cumhurbaşkanı olarak bizzat cephelerde oluşu, 27 Haziran suikast girişiminde şehadetin eşiğinden dönüşü... Allah onu, bu ülkeyi yönetmesi ve bu ümmete rehberlik etmesi için o gün korumuştu. Efendimiz bu ülkeyi tam 37 yıl sevk ve idare etti. Son günlerinde o mübarek yüzüne bakıyordum; Hacı Kasım’ın acısı ve diğer komutanların şehadetleri onun için çok ağırdı. Hele ki Seyyid Hasan Nasrallah’ın şehadeti... Her insanı sarsacak bu yüklerin altında o büyük şecaatle, sabırla durdu; ülkeyi yönetti ve bize yol gösterdi. Silahlı kuvvetlere ve ümmete görevlerini tek tek belletti. Şunu tüm samimiyetimle söylemek istiyorum: Onun o mübarek bedeni ve ruhu, İmam’ın (Humeyni) yorgunluğundan kat kat daha fazlasını taşıyordu ve sonunda şehadetle dinlendi.

Ağam, canım... O yorgun bedenine, o yorgun varlığına kurban olayım. Takatinin çok üzerinde bir sorumluluğu layığıyla yerine getirdin, bizi en zor safhalardan geçirdin. İnşallah bu inkılap; senin o ruhunu, ahlakını ve vizyonunu taşıyacak olan bir sonraki İmam ile yoluna devam edecektir. Bu bayrak en nihayetinde İmam-ı Zaman’ın (Ruhumuz ona feda olsun) ellerine ulaşacaktır. Ben Ric'at hadisesine yürekten inanıyorum; Hz. İsa, İmam-ı Zaman’ın rikabında gelecektir. İnanıyorum ki Hac Kasım Süleymani, Seyyid Hasan Nasrullah ve Şehit İmamımız da Ric'at vakti geri dönecek, Kudüs’te namaz kılacak ve İmam-ı Zaman’a bu uçsuz bucaksız dünyada omuz vereceklerdir. İnşallah!

İnşallah önümüzdeki Erbain’de, milyonlarca insan O’nun adına, O’nun vekili olarak Kerbela’ya yürüyecektir.

Sunucu: Sayın Komutanım, bize ayırdığınız vakit için çok teşekkürler. Kıymetli izleyiciler, "Ferhihtegan Gap"ın bu özel bölümünü izlediğiniz için sizlere de teşekkür ederiz. Allah’a emanet olun.

Çeviri: YDH