İran'ın 'Samson seçeneği'

img
İran'ın 'Samson seçeneği' YDH

"Çocukları öldürüp sonra İran toplumunun 'Tabii, haydi ortak olalım' demesini bekleyemezsiniz. İşte bu noktada emperyal kibir, gururlu ve haysiyetli bir toplumla çarpışıyor."




Kevork Almassian

YDH - ABD ve müttefiklerinin Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir gerçeklik yerine İran'ın bir "blöfü" olarak görmesi, bölgedeki askeri ve ekonomik zafiyetlerin yanlış hesaplanmasına yol açtı. Suriyeli gazeteci ve analist Kevork Almassian'ın değerlendirmesine göre İran, Hürmüz'ü açık tutarak yıllardır gösterdiği itidalin Batı tarafından zayıflık olarak algılandığını görerek, saldırganlığın maliyetini küresel ekonomi için katlanılamaz hale getirmeyi amaçlayan "Samson seçeneğini" devreye soktu. Tahran, artık çatışmayı sadece donduran geçici ateşkesleri reddediyor; bunun yerine ABD üslerinin etkisinin azaldığı ve bölgedeki askeri-politik güç dengesinin kalıcı olarak değiştiği yeni bir statüko talep ediyor.

Hürmüz Boğazı kapandığında, neler olup bittiğini kavramak için askeri analist olmaya gerek yok; dünyanın neyle döndüğünü anlamak yeterli: Petrol, doğalgaz, nakliye rotaları, sigorta oranları ve konteyner çizelgeleri... Fabrikaların çarklarının dönüp dönmeyeceğine, hanelerin ısınıp ısınmayacağına, hükümetlerin devrilip devrilmeyeceğine karar veren enerji fiyatları...

İşte tam da bu nedenle ciddi analistler, Hürmüz'ün İran tarafından propaganda amacıyla uydurulmuş bir "tehdit" olmadığını uzun süredir belirtiyor. Boğaz, ABD ve müttefiklerinin "blöf" muamelesi yaptığı yapısal bir kırmızı çizgi.

Oysa Batı, bölgesel bir aktörün bu hassas noktayı, yani kendisine olan bağımlılığı gün yüzüne çıkaracak o kolu gerçekten çekebileceğini hayal dahi edememişti.

Bugün izlediğimiz manzara, ABD’nin devasa bir hesap hatasından ibaret. Karar alıcıların bu denli kibirli, kör ve karşı tarafın boyun eğeceğinden bu denli emin olmaları, tıpkı Irak işgali gibi ileride büyük bir hayretle incelenecek.

Zira Washington sadece İran’ın iradesini değil; coğrafyayı, lojistiği ve yaşanacak geri tepmeyi de yanlış hesapladı. Ortadoğu’daki Amerikan imparatorluğunun bir kale değil, açıkta duran atardamarlardan oluşan bir ağ olduğunu göremedi: Körfez monarşilerine dağılmış üsler, yeri belli askerler, pahalı ve sınırlı hava savunma sistemleri, devre dışı bırakılabilecek radar düğümleri...

Oysa tüm bu bölgesel düzen, tek bir boğum noktasının sıkılmasıyla sarsılabilecek kadar hassas.

Varsayımlardaki kibri görmek mümkün. İran yıllardır uyardı: Eğer hayatta kalması tehdit edilirse, ABD ve İsrail çatışmayı varoluşsal bir noktaya taşırsa, Hürmüz muharebe alanının bir parçası olur.

Washington bu uyarıyı "İran tiyatrosu" diyerek rafa kaldırdı; çünkü Amerikan siyasi sınıfı, düşmanlarının daima blöf yaptığına, eylem hakkının ise yalnızca kendilerine ait olduğuna inanmış durumda. Ancak İran blöf yapmıyordu; caydırıcılığın hayatta kalmak için tek dil olduğu bir ortamın kurallarını tarif ediyordu.

Hürmüz daima kırmızı çizgiydi

Hürmüz Boğazı dünya ekonomisinin hassas noktası. Buranın yıllardır açık kalması Batı’nın gücünün kanıtı değil, İran’ın tansiyonu kontrol etme yeteneğinin bir sonucuydu.

Yaptırımlara, sabotajlara, suikastlara ve bitmek bilmeyen tehditlere rağmen Boğaz’ı açık tutmak, İran’ın itidalli davrandığını gösteren bir sinyaldi. Batı ise bu itidali zayıflık olarak yorumladı.

İşte asıl hesap hatası burada yatıyor. Washington, İran'ın darbeleri sineye çekmeye devam edeceğini, "sınırlı saldırıları" kabulleneceğini ve kontrollü yanıtlar vereceğini varsaydı.

Çünkü Washington on yıllardır gerilimin kontrolünün sadece ABD'de olduğu bir fantezi dünyasında yaşıyor. Fakat gerçek savaş ortamında sınırları tek başınıza belirleyemezsiniz; karşı tarafın da bir söz hakkı vardır. Ve İran’ın oyu, Körfez coğrafyasının kalbine kazınmış durumda.

İran’ın "Samson seçeneği"... Bu ifadeyi dramatik olması için değil, köşeye sıkıştırılan bir devletin mantığını tanımlamak için kullanıyorum: Eğer düşman sizi etkisiz hale getirmek, silahsızlandırmak ve aşağılamak istiyorsa, buna sadece füzelerle yanıt vermezsiniz.

Elinizdeki askeri, diplomatik, iktisadi ve psikolojik tüm kozları oyun masasına sürersiniz. İran’ın nüfuzu sadece hedef vurmakla sınırlı değil; savaşı buna yol açan herkes için ekonomik olarak katlanılamaz hale getirmeyi, bölgesel bir çatışmayı küresel bir maliyet sarmalına dönüştürmeyi kapsıyor.

"Enerjinin serbest akışının" bir doğa kanunu olmadığını, bir devlet kırmızı çizgilerini aşmaya zorlandığında buharlaşabilecek geçici bir imtiyaz olduğunu kanıtlıyor.

Batı’nın içselleştirmekte zorlandığı husus şu: Caydırıcılığın sadece bombalar ve üslerden ibaret olduğunu sanıyorlar. Oysa İran’a göre caydırıcılık, saldırganlığın maliyetini karşılanamaz kılmaktır. Hürmüz de tam olarak bunu yapıyor.

Üç "çözüm" de hiçbir şeyi çözmüyor

Hürmüz bir boğum noktasına dönüştüğünde, Batı medyasında hemen üç bayat öneri dolaşıma girer.

Birincisi, "askeri refakat": Dünyanın en askerileşmiş, en çok gözetlenen ve füzeye doymuş koridorunda tankerlere eşlik edebileceğiniz fikri... Bu bir korsanlık sorunu değil.

Refakat riski ortadan kaldırmaz, aksine yoğunlaştırır. Ticari taşımacılığı askeri konvoylara dönüştürerek çatışma ihtimalini artırır. On gemiye eşlik edebilirsiniz, peki ya her şeye, her gün ve süresiz olarak? Üstelik sürekli tehdit altında ve bu kadar yüksek maliyetle?

İkincisi, "ateşkes": Washington'ın, İran'ın varoluşsal gördüğü çizgileri aştıktan sonra çatışmayı dondurabileceği düşüncesi... Ancak ateşkes sihirli bir sıfırlama düğmesi değil, bir müzakere sonucudur. Ve İran artık aynı döngüyü (savaş, müzakere, ara ve tekrar savaş) üreten ateşkeslerle ilgilenmiyor. Diplomasiye karşı güvenini acı tecrübelerle yitirdi.

Üçüncüsü, "teslimiyet": İran’ın silahsızlanıp stratejik olarak savunmasız kalmayı kabul edeceği fantezisi... Çözümlerin en hayali olanı bu; çünkü İranlıların bölgesel tecrübeleri okuyamadığını varsayıyor. Irak silahsızlandı ve işgal edildi. Libya programını tasfiye etti ve yerle bir edildi. Suriye kimyasal envanterinden vazgeçti ama yine de parçalandı. Bu tabloda teslimiyet barış değil, bir davetiyedir.

Kısacası, bu üç sözde çözümden hiçbiri krizi sonlandırmıyor. Sadece imparatorluğun şu açmazını ele veriyor: Bedel ödemeden başkalarına bedel ödetebileceğini sandı.

New York Times bile hesap hatasını kabul ediyor

En ilginç gelişmelerden biri de ana akım medyanın, en başından beri aşikâr olan gerçeği itiraf etmeye başlaması: Trump yönetimi ve danışmanları, İran’ın vereceği yanıtı yanlış hesapladı.

New York Times (NYT), atıf yaptığım bölümlerde propagandanın reddettiği bir noktaya parmak basıyor: İran, yönetimi felç olmuş bir rejim gibi davranmıyor.

Aksine uyum sağlıyor, öğreniyor ve sembolik misillemeler yerine doğrudan zafiyetleri hedef alıyor. Kritik radar ve hava savunma sistemlerini zayıflatıyor, iletişim altyapısını vuruyor ve savaş alanını sadece "İsrail-İran" çerçevesinden çıkarıp ABD varlıklarını ve müttefiklerini de kapsayan geniş bir haritaya yayıyor.

Bu durum oldukça kritik; çünkü Batı yıllardır İran’ın yanıtının öngörülebilir ve kontrol edilebilir olduğu fikriyle kendini avuttu. NYT haberi ise bunun tam tersini fısıldıyor: İran, harekat ilerledikçe taktiklerini güncelliyor, ABD savunması için hayati önemdeki sistemleri vuruyor ve bunu ABD'nin "her şey kontrol altında" imajı çizmesine izin veren o eski "önceden haber verme" kalıbına girmeden yapıyor.

Diğer bir deyişle İran, imparatorlukla simetrik olarak eşleşemediği bir ortamda, sahayı ABD için yönetilemez hale getirerek caydırıcılığın neye benzediğini gösteriyor.

Hesap hatası sadece askeri değildi

İnsanların yüksek sesle söylemekten çekindiği ama merkezi öneme sahip bir başka katman daha var: ABD ve İsrail sadece İran’ın füzelerini değil, İran toplumunu da yanlış hesapladı.

Siyasi sistemin dini yapısından hoşlanmayan İranlılar bile şu temel noktayı görebiliyor: Amerika ve İsrail’in müdahale ettiği her yer daha kötüye gidiyor.

İnsanların dışarıdan gelen bir saldırıyı tanımak için hükümetlerini sevmelerine gerek yok. Bu yüzden "yönetimi devir, halk anında ayaklanır" fantezisi çok tehlikeli. Bu yaklaşım, saldırı altındaki bir topluma Batı’nın hüsnükuruntularını dayatıyor ve o toplumun saldırganı alkışlamasını bekliyor. Bombardıman altındaki ulusal psikoloji böyle çalışmaz.

Mesele İran’ın enerjisi

Şimdi tüm bu emperyal mantığın arkasındaki o derin gerçeğe geliyoruz: Enerji.

İmparatorluk çevresindeki nüfuz sahiplerinin açıkça dile getirdiği o zihniyete atıf yapmıştım: "Yapay zekâ projeleri için İran’ın enerjisine ihtiyacımız var" düşüncesi... Çin ile olan yapay zekâ yarışının enerji girdilerini güvence altına alarak kazanılacağı ve bu nedenle bu savaşın sadece İsrail’in değil, "bizim savaşımız" olduğu fikri...

Bu, emperyal mantığın en saf halidir; demokrasi ya da insan hakları maskesine ihtiyaç dahi duymaz. Şunu söyler: "Geleceğimiz için senin kaynaklarına ihtiyacımız var; bunları bize rızanla vermezsen, zorla alacağız."

Fakat bu insanların 19. yüzyıl sömürgeci reflekslerine hapsolmuş zihinlerinin anlayamadığı bir şey var: İş birliği mümkündür. Çin bunun mümkün olduğunu gösteriyor.

Çin kaynak satın alıyor, altyapı inşa ediyor, sözleşmeler yapıyor ve evet, bunu kendi çıkarları için yapıyor; ama yağmalayarak değil, takas yoluyla yapıyor. ABD modeli ise çok sık şu şekilde işliyor: Zorbalık yap, yaptırım uygula, istikrarsızlaştır, bombala ve sonra bunun adına "düzen" de.

Bu savaşın Washington için İran enerjisinden faydalanamayacağı kadar "ters gittiğini" söylerken çok basit bir şeyi kastediyorum: İnsanları öldürüp aileleri yok ettikten sonra işlerin eskisi gibi yürümesini bekleyemezsiniz.

Çocukları öldürüp sonra İran toplumunun "Tabii, haydi ortak olalım" demesini bekleyemezsiniz. İşte bu noktada emperyal kibir, gururlu ve haysiyetli bir toplumla çarpışıyor.

İran’ın talepleri yüzeysel değil

Şimdi can alıcı soruya gelelim: İran neden şimdi durmuyor?

İran savaşı "sevdiği" için devam etmiyor. Savaş bir koz yarattı ve İran liderliği, şimdi durmanın kanla ve riskle kazanılan bu kozu heba etmek anlamına geleceğini biliyor. Bu nedenle İran’ın talepleri netleşiyor.

Birincisi, caydırıcılığın tesisi: Sadece İran için değil, Hizbullah’ı da kapsayan o geniş caydırıcılık ekosistemi için... İran, düşmanını gelecekteki saldırıları psikolojik ve stratejik olarak imkânsız kılacak derecede cezalandırmak istiyor.

İkincisi, ABD üslerinin kısıtlanması veya kaldırılması: İran saf değil; ABD’yi bölgeden bir gecede kovamayacağını biliyor. Ancak ABD yerleşkelerinin tamamen savunma odaklı olduğu veya İran’a karşı saldırı kapasitesinin azaldığı yeni bir gerçekliği dayatabilir. Açıkça ifade etmek gerekirse: Eğer Körfez monarşileri İran’ı vurmak için kullanılan üslere ev sahipliği yapıyorsa, o üsler savaş alanına dahil olur. İran bu modeli kalıcı olarak kırmak istediğinin sinyalini veriyor.

İran Dışişleri Bakanı’nın ve Merendi gibi isimlerin tonu bu yüzden önemli: Artık mesaj "müzakere edip normale dönebiliriz" değil. Mesaj şu: "Bu savaşı yaratan şey zaten o normaldi ve bizim yeni bir güvenlik mimarisine ihtiyacımız var."

"Caydırıcılık ya da hiç"

Emel Saad’ın analizi bu mantığı en yalın haliyle yakalıyor: Caydırıcılık ya da hiç; topyekûn savaş ya da topyekûn ateşkes.

Saad, eski çatışma çözümü çerçevelerinin artık geçerli olmadığını belirtiyor. Çünkü İran çatışmaların geçici olarak durdurulmasını değil, pazarlık alanının kendisini değiştirmeyi hedefliyor.

Tahran, müzakerelerin esasen İran üzerinde bir silah kontrolü mekanizması olarak görülmesini reddediyor. Asıl meselenin ABD-İsrail saldırganlığı ve buna imkân tanıyan bölgesel düzen olduğu konusunda ısrar ediyor.

İran’ın döngüyü sadece başa saracak bir ateşkesi reddetmesinin sebebi de bu. Ve ABD’nin hesap hatasının bu kadar vahim olmasının nedeni de tam olarak bu: Washington "diplomasi" kılıfı altında saldırabileceğini, sonra da diplomasi tarafsız bir kanalmış gibi müzakerelere dönebileceğini sandı.

İran artık bunu bir hile olarak görüyor ve diplomasinin bir silah olarak kullanılmasını, tekrarlanmayacak kadar pahalı hale getirmek istiyor.

İran neden şimdi durmuyor?

Yine o yalın gerçeğe dönüyoruz: İran şimdi durmayacak; çünkü şimdi durmak, ABD ve Avrupa’nın gizleyemedikleri bir acı hissettikleri tam o anda, askeri, iktisadi ve psikolojik olarak nihayet elde ettiği kozlardan vazgeçmek demek olur.

Trump refah vaadiyle seçildi. Şimdiyse enerji fiyatları fırlıyor, piyasalar sarsılıyor, küresel tedarik zincirleri daralıyor ve müttefikler panikliyor.

Tahran’ın bakış açısına göre bu, imparatorluğun nadiren yakalanabilecek kadar savunmasız olduğu bir an. İran, aşağılayıcı şartları kabul etmeye zorlanmak yerine taleplerini artırabileceğini görüyor.

Bunu anladığınızda, bu sürecin neden alelade bir "ateşkes" basın bülteniyle bitmeyeceğini de anlarsınız. İran, başka bir geçici düzenlemeyi kabul ederse, Batı uygun bir an bulduğunda tekrar saldırıya uğrayacağına inanıyor.

Dolayısıyla İran’ın sunduğu seçenek sert ama net: Ya caydırıcılığı tesis eden ve bölgesel güvenlik düzenini yeniden kuran bir uzlaşma ya da dünyanın dikkatini keskin bir şekilde buraya odaklayan o tek kol üzerinden baskıya devam...

Hürmüz.

Washington bunun bir blöf olduğunu sanmıştı.

Şimdiyse dünya, bir kırmızı çizgi gerçek olduğunda neler yaşandığını öğreniyor.

Çeviri: YDH