Sessiz cepheler

img
Sessiz cepheler YDH

"Bugün yaşanan açık çatışma ortamında, karşı koyma tercihi aynı zamanda birlik ve dayanışmanın gerçek bir sınavına dönüşüyor."




Hamza el-Beştavi

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hamza el-Beştavi, İran ve Lübnan'a yönelik Amerikan-İsrail saldırıları bağlamında Irak, Yemen ve Filistin'in rolünü ele alıyor. Bu cephelerin askeri araçların ötesinde medya, diplomasi ve ekonomik alanlarda da etkili olabileceğini belirten el-Beştavi, Filistin'in hem sahadaki direniş hem de sembolik gücü nedeniyle çatışmanın merkezinde yer aldığını vurguluyor.

İran ve Lübnan'a yönelik Amerikan-İsrail saldırganlığı sırasında, ittifakları sınama amacıyla değil, daha çok halkın beklentileri çerçevesinde bazı sorular gündeme geliyor. Bu sorular, Irak, Yemen ve Filistin gibi cephelerin rolü etrafında şekilleniyor.

Bu cepheler, füzeler ve savaş uçakları dışında farklı araçlarla da çatışma sahnesindeki varlıklarını ve etkilerini devreye sokabilir.

Medya, ekonomi, toplum ve diplomasi alanlarında oynayabilecekleri rol, saldırganlığa karşı koymada merkezi önem taşıyor. Çünkü bu saldırı, bölgenin tamamını çok boyutlu bir karşılaşmanın yaşanacağı yeni bir dönemin eşiğine getirdi.

Yemen, Irak ve Filistin; kendilerine göre uygun ve etkili gördükleri yollarla, Amerika ile İsrail'in İran'a ve genel olarak bölgeye yönelik projesinin hedeflerini boşa çıkarma konusunda temel rol üstlenebilir.

Bu cepheler askeri ve siyasi düzeyde stratejik etkiler yaratabilecek kapasiteye sahip. Yemen'in Gazze'ye destek amacıyla yürüttüğü girişimler bunun çarpıcı bir örneği oldu.

Soykırım, abluka ve yıkım karşısında sergilenen bu destek; Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb hattında yeni denklemler ortaya çıkardı ve Gazze'deki Filistin halkı lehine sonuçlar doğurdu.

Benzer şekilde Irak da bölgesel çatışma dengelerinde olumlu tutum sergiliyor ve merkezi rol oynuyor. İran ve Lübnan'a yönelik saldırıların sürmesi ya da yoğunlaşması halinde Irak'ın da ek baskı araçlarını devreye sokması mümkün.

Yemen ve Irak'ın yanı sıra Filistin, direniş güçleri ile hegemonya, kontrol ve işgal projesi arasındaki mücadelenin merkezinde yer almayı sürdürüyor.

Bu çatışmada Filistinliler, savaşın sona ermesi ve kendi davalarının lehine sonuçlanmasının ardından bölgenin geleceğini şekillendiren temel aktörlerden biri olarak ortaya çıkıyor. Bugün Filistin'in rolü; halk hareketlerinden medya faaliyetlerine, siyasi girişimlerden işgale karşı yürütülen askeri direnişe kadar birçok düzeyde kendini gösteriyor.

Bunun yanında Filistin'in Arap, İslam ve küresel bilinçte taşıdığı güçlü sembolik anlam da ayrı bir etki alanı yaratıyor. Bu sembolik boyut, saldırıya karşı geliştirilen söylemi ve hedefleri de doğrudan etkiliyor.

Söz konusu hedeflerin başında ise, başarıya ulaşması halinde bölgede kurulması planlanan ve merkezi eksenini "Büyük İsrail" fikrinin oluşturduğu sözde "Yeni Ortadoğu" düzeni geliyor.

Bütün cepheler izleme konumundan çıkarak doğrudan karşılaşma alanına geçtiğinde, çatışma kapsamlı ve uzun süreli bir bölgesel yıpratma savaşına dönüşebilir.

Böyle bir senaryo, herhangi bir sınır ya da denetim olmaksızın üçüncü dünya savaşının patlak vermesi ihtimalini de beraberinde getirir ve tüm dünyayı kan ve yıkımla dolu bir tabloyla karşı karşıya bırakabilir.

Bu nedenle bugün yaşanan açık çatışma ortamında, karşı koyma tercihi aynı zamanda birlik ve dayanışmanın gerçek bir sınavına dönüşüyor.

Savaşın dayattığı varoluşsal meydan okumalar karşısında etkili olabilmek için savunma stratejisinin yerini saldırı stratejisine bırakması gerektiği düşüncesi öne çıkıyor.

Amaç, saldırıyı boşa çıkarmak ve hedeflerine ulaşmasını engellemek. Böylece Filistin davası ile bölge ülkeleri ve halklarının lehine bir sonuç elde edilmesi ve beklenen zaferin gerçekleşmesi hedefleniyor.

Irak, Filistin, Yemen ve Lübnan'daki direniş güçleri arasında medya dışında tutulan doğrudan sahadaki koordinasyonun varlığından da söz ediliyor. Bu koordinasyonun farklı düzeylerde yürütüldüğü ve çatışmanın devlet sınırlarını aşan daha geniş bir mücadeleye dönüşmesine katkı sağlayabileceği belirtiliyor.

Böyle bir durumda Amerikan askeri üsleri de meşru hedefler haline gelebilir. Bu gelişme, direniş güçlerinin bugüne kadar üstlendikleri rol ile üzerlerinde oluşan yoğun baskı ve kısıtlamalar arasında denge kurma çabasından çıkış anlamı taşıyor.

Direniş güçleri ise bu baskıların tutumlarını değiştirmeyeceğini vurguluyor ve bütün cephelerin saldırganlık karşısında sessiz kalmayacağını dile getiriyor.

Çeviri: YDH