"Bir kara harekatı son derece maliyetli olacak, İsrail’i ciddi kırılganlıklara açık hale getirecek ve yıllar süren uzaktan saldırıların sunamadığı ölçekte, daha büyük ve görünür hedefler sağlayacak."
Emel Saad
YDH - İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler ve siyaset alanında öğretim görevlisi olan Emel Saad, İsrail’in olası kara harekatının güçten ziyade stratejik çıkmazın işareti olduğunu vurguluyor. Suikastlar ve yoğun saldırılar Hizbullah’ı zayıflatmak yerine daha da öngörülemez ve uyumlu hale getirmiş görünüyor. Bunu “yenileyici caydırıcılık” olarak tanımlayan Saad, ağır kayıplara rağmen tehdidin ortadan kaldırılamadığını gösteren yeni bir dinamiğe işaret ediyor.
İsrail’in Lübnan’a yönelik, 1982’de Beyrut’a kadar ilerleyen ve yaklaşık 100 bin askerle yürütülen harekatın birkaç katı büyüklüğe, 450 bine kadar askerin katılabileceği bir kara operasyonu hazırlığında olduğu yönündeki haberler, özgüvenden çok stratejik bir sıkışmışlığı yansıtıyor.
Aylar süren bombardıman, lider kadroya yönelik suikastlar ve yıpratma hedefli sürekli saldırılar Hizbullah’ı felç etmeyi ve belirleyici sonuçlar üretmeyi amaçlıyordu; ancak bunun gerçekleşmediği açıkça görülüyor.
Bir kara harekatı son derece maliyetli olacak, İsrail’i ciddi kırılganlıklara açık hale getirecek ve yıllar süren uzaktan saldırıların sunamadığı ölçekte, daha büyük ve görünür hedefler sağlayacak.
Bununla birlikte bu durum, direniş için de bedelsiz olmayacak. Yine de böyle bir harekat, Hizbullah’a stratejik açıdan başlı başına değer taşıyan bir unsur sunuyor: öngörülebilirlik. İsrail ise savaşın kendisi için de varoluşsal bir nitelik kazandığı kanaatiyle bu riskleri göze almaya hazır görünüyor.
Seyyid Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi ve Hizbullah’ın üst düzey askeri liderliğinin tasfiye edilmesi, örgütü zayıflatmayı ve savaş kabiliyetini ciddi biçimde düşürmeyi hedefliyordu.
Ancak İsrail’in uzun süre boyunca Hizbullah’ın davranışlarını anlamlandırdığı figürlerin ortadan kaldırılması, örgütü daha derin bir merkezsizleşmeye ve okunması çok daha zor karar alma süreçlerine yöneltti.
1 Mart’taki gelişmeler bu dinamiği ortaya koydu: Hizbullah’ın başlattığı geniş çaplı önleyici salvo, İsrail’i şaşırttı ve beklenmedik düzeyde operasyonel eşgüdüm ile askeri etkinlik sergiledi.
Daha da dikkat çekici olan, suikastların örgütü felç etmek yerine uyum sürecini hızlandırmış görünmesi ve Hizbullah’ı stratejik açıdan eskisinden daha belirsiz hale getirmesi.
Bu tablo, “yenileyici caydırıcılık” olarak adlandırılabilecek bir olguya işaret ediyor. Bu yaklaşım, klasik caydırıcılıktan temel bir noktada ayrılıyor.
Klasik caydırıcılık, misilleme ya da engelleme tehdidiyle saldırıyı bütünüyle önlemeye çalışırken, yenileyici caydırıcılık farklı bir düzeyde işler ve çoğu zaman savaş başladıktan sonra daha belirgin hale gelir.
Mantığı, rakibi saldırının başarısız olacağına ikna etmekten ziyade, ağır ve sürekli zararların dahi tehdidi ortadan kaldıramayacağını göstermeye dayanır.
Bu nedenle verdiği mesaj yalnızca “saldırma” değildir; saldırılar sürse ve kayıplar yaşansa bile, yeniden toparlanma ve mücadeleyi sürdürme kapasitesinin belirleyici ya da stratejik bir yenilgiyi ulaşılmaz kıldığıdır.
Hizbullah yetkilileri de “sonuna kadar” savaşmaya hazır olduklarını açıkça dile getiriyor. Bu, İran’da olduğu gibi uzun süreli bir savaşın ABD ve İsrail’in bitmeyen savaşlarını sona erdirmek için gerekli olduğuna inandıklarına işaret ediyor.
Bu durum, İsrail’in kısa vadede gerilimi azaltacağı anlamına gelmiyor; ancak İsrail zamanla, ağır ve sürekli yıpratmanın artık aradığı belirleyici sonuçları üretmeyeceğini fark edebilir.
Çeviri: YDH