❝ABD ve İsrail'in İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik son saldırısı da, yanlış bilgilere dayanan belge sahteciliği yoluyla gerçekleştirilmiştir.❞
Ahmed Muhammedi
YDH- İran İslam Cumhuriyeti'nin İstanbul Başkonsolosu Ahmed Muhammedi, 28 Şubat'ta ABD-İsrail'in, İran'a karşı saldırganlığını uluslararası hukukun ve BM Şartı’nın açık bir ihlali olarak tanımlayarak, bu eylemleri gayrimeşru ilan ediyor. Muhammedi, ABD dış politikasının aslında "Önce İsrail" prensibiyle yönetildiğinin altını çiziyor.
28 Şubat 2026 tarihinde Siyonist rejim, ABD'nin suç ortaklığıyla, uluslararası hukuku ve BM Şartı'nı açıkça ihlal ederek İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı geniş çaplı bir saldırı başlattı; ülkenin Devrim Lideri ile çok sayıda askeri komutanı ve sivili şehit etti. Aynı gün, Bender Abbas'ın Minab kentindeki bir kız okuluna düzenlenen saldırı sonucunda 168 masum öğrenci şehit oldu.
İran, kurulduğu ilk günden itibaren ABD ve Siyonist rejimin baskısı altında olmuştur. Bu savaş, son 47 yıldır süren baskı ve düşmanlıkların bir devamıdır. İran'da yeni doğan İslam Devrimi'nden iki yıl bile geçmemişti ki, ABD Saddam Hüseyin rejimini İran'ı işgal etmeye teşvik etti ve sekiz yıl boyunca İran'a karşı siyasi, askeri ve propaganda desteğini esirgemedi.
Sekiz yıllık savaş, hem İran'a hem de Irak'a ağır maddi ve insani kayıplar yaşattı ve Siyonizme karşı potansiyel bir tehdit oluşturabilecek iki İslam ülkesini zayıflattı.
Bu kez saldırı, İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemek gibi uyduruk bir bahaneyle başladı. Dünya meselelerine az da olsa aşina olan ve gelişmeleri takip eden herkes, bu savaşın gerçekleri çarpıtmak, bilgileri manipüle etmek ve büyük bir yalan uydurmak temelinde planlandığını ve esasen bağımsız uluslara emperyalist sistemin iradesini ve Siyonist hegemonyayı dayatmayı amaçladığını çok iyi bilir.
Siyonistlerin İran'ın nükleer silah peşinde olduğu iddiasının temelsizliğini kanıtlamak için olayların gidişatına bakmak yeterlidir.
İran İslam Cumhuriyeti, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nın (NPT) bir üyesidir. NPT'nin 4. maddesine göre, üye devletler barışçıl amaçlarla nükleer enerji araştırma, geliştirme, üretim ve kullanım hakkına sahiptir. Bu çerçevede İran İslam Cumhuriyeti, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimi altında nükleer teknoloji potansiyelini barışçıl amaçlarla kullanmak üzere bir nükleer sanayi kurmuştur.
UAEA, İran'ın nükleer programının barışçıl niteliğini ve programın başka amaçlara yönlendirilmediğini sürekli olarak teyit etmiştir.
Acı bir ironi olarak, NPT anlaşmasının üyesi olmayan İsrail, uluslararası medya üzerindeki etkisini kullanarak İran'ın nükleer programına karşı geniş çaplı bir propaganda kampanyası başlatmıştır.
ABD ve Batı ülkelerinin karar alma merkezlerindeki Siyonistlerin etkisi, İran aleyhine kararların alınmasına yol açmıştır. İran İslam Cumhuriyeti, güven oluşturmak ve nükleer programının barışçıl niteliğini garanti altına almak amacıyla, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi ve Almanya dahil olmak üzere altı ülkeyle JCPOA adlı bir anlaşma imzalamıştır.
Bu anlaşma, İran'ın nükleer programının barışçıl niteliğini garanti altına almıştır. 2018 yılında ABD Başkanı Donald Trump bu anlaşmadan çekildi. Bu durum, İran'ın nükleer programının bir bahane olmaktan öteye gitmediğini açıkça göstermektedir.
Haziran 2024'te, ABD'nin desteğiyle Siyonist rejim İran İslam Cumhuriyeti'ni işgal etti, askeri komutanları, bilim insanlarını ve sivilleri şehit etti ve nükleer ve sanayi merkezlerini bombaladı. “12 günlük savaş” olarak bilinen bu savaş, İran ve ABD'nin müzakere halinde olduğu ve nispeten bir anlaşmaya vardığı bir dönemde meydana geldi; üstelik Amerikalı yetkililerin de itiraf ettiği üzere, müzakerelerde en büyük esnekliği İran İslam Cumhuriyeti göstermişti.
Müzakerelerin ortasında İran'a yönelik saldırıyı destekleyerek ABD, diplomasiyi ihanet etti. 28 Şubat saldırısı da diplomatik görüşmelerin ortasında gerçekleşti ve İranlı yetkililer, bu kez Amerika'nın müzakere masasını bombaladığını belirtti.
ABD Kongresi'nde ABD'nin İran'a karşı savaşının yasadışı olup olmadığına dair tartışmalar sırasında Amerikalı politikacıların son açıklamalarına ve ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio'nun sözlerine bakıldığında, bu savaşın Siyonist rejimin Başbakanı Netanyahu'nun emri ve baskısı altında yürütüldüğü açıkça görülmektedir.
Bu savaş bir başka noktayı da kanıtladı: Trump'ın “Önce Amerika” seçim sloganının bir yalandan ibaret olduğu ve politikasının “Önce İsrail” olduğu. 2003 yılında Amerika, İsrail'in kışkırtmasıyla ve kitle imha silahlarını imha etme bahanesiyle Irak'a saldırdı, binlerce insanı öldürdü ve ülkenin altyapısını tahrip etti.
Bir yıl sonra, dönemin İngiltere Başbakanı şunu itiraf etmişti:
“Irak'ın kitle imha silahlarına ilişkin raporlarımız yanlıştı ve hatalı istihbarata dayanarak Irak'a saldırdık.”
ABD ve İsrail'in İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik son saldırısı da, yanlış bilgilere dayanan belge sahteciliği yoluyla gerçekleştirilmiştir. Siyonizm, Batı Asya üzerinde hegemonyasını kurmak ve pekiştirmek istemektedir ve bu rejimin hakimiyetine meydan okuyan her ülkeyi, uydurma bahanelerle işgal etmektedir. Bu savaşın amacı, İslam ülkelerini zayıflatmak ve parçalamak ve Nil'den Fırat'a kadar uzanan bir Büyük İsrail kurmaktır.
Bu savaş sadece İran'a karşı bir savaş değildir. Bu, İslam ümmetine karşı bir savaştır. Elbette İran İslam Cumhuriyeti, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesinde Filistin direnişine verdiği destek nedeniyle emperyalist sistem ve Siyonizm'in ortak düşmanlığının hedefi olmuştur.
Siyonist rejimin hegemonyacı emelleri ve savaş çığırtkanlığı sınır tanımamaktadır ve bölgedeki tüm ulusları hedef olarak görmektedir. Bugün sıra İran'da, yarın ise kesinlikle diğer İslam ve bölge ülkelerinin sırası olacaktır.
İran'ı destekleyen ve bu gaspçı rejimin savaş çığırtkanlığına karşı net bir tavır sergileyen dost ve komşu ülke Türkiye'nin aksine, ne yazık ki bazı İslam ülkeleri Siyonist rejimin aşırılıkları karşısında sessiz kalmış ve İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırıyı kınamaya bile yanaşmamıştır.
İslam dünyasının kalbinde bir hançer gibi duran Siyonizm, tüm Müslümanlar için ortak bir acıdır ve bunun çaresi, tüm İslam uluslarının koordinasyonu, işbirliği ve ortak eylemini gerektirir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin İstanbul Başkonsolosu
Ahmed Muhammedi