❝Füzeleri belirli askeri hedeflere yönlendiren iradenin, gerektiğinde o füzelerin sivil yerleşim yerlerinin tam göbeğine düşmesine de pekâlâ göz yumabileceğini artık herkes gayet iyi biliyor.❞
İbrahim el-Emin
YDH- El-Ahbar Genel Yayın Yönetmeni İbrahim el-Emin, Will ve Ariel Durant'ın Tarih Dersleri eserinden yola çıkarak İsrail işgal varlığının salt hayatta kalma güdüsüne dayalı, makyavelist ve sosyal Darwinist zihniyetini gözler önüne seriyor. Bu felsefi okuma üzerinden de Tel Aviv'in artık yalnızca İran merkezli bir krizle değil; geçmişteki tüm mutabakatları hükümsüz kılan ve asimetrik savaşın kurallarını baştan yazan yepyeni bir 'Lübnan denklemiyle' yüzleştiğini ortaya koyuyor.
Will ve Ariel Durant, "Tarih Dersleri" adlı eserlerinde şu tespite yer verir:
"Doğa ve tarih, bizim iyi ve kötü kavrayışımızla örtüşmez; onlar için iyilik hayatta kalmak, kötülük ise yok olup gitmektir. Evren, Cengiz Han'a karşı İsa'ya iltimas geçmez."
Benyamin Netanyahu'nun bir konuşmasında bu alıntıya başvurması, Hristiyan sağındaki bazı kesimlerin tepkisini çekti. Ne var ki düşman, sırf bilgi birikimini sergilemek adına okuru tarih veya bilim kitaplarından seçilmiş alıntılara boğan yazarların o beylik yöntemini tekrarlamakla kalmadı. Aksine, aldığı kararlara yön veren entelektüel ve dini arka plana dair yeni bir pencere aralamayı amaçladı.
Bu açıdan bakıldığında Netanyahu'nun; Ben-Gvir'den, Smotrich'ten ya da Siyonist aşırılıkçılar olarak tanımladığımız güruhtan pek bir farkı yok. Ancak babasının ve akıl hocası Jabotinsky'nin mirasını omuzlayan Netanyahu, tek ve tavizsiz bir ilkeye sıkı sıkıya bağlı: Sizden farklı olanı veya sizinle aynı safta durmayanı ortadan kaldırmadıkça hayatta kalamazsınız.
Bu bağlamda, İsrail'in İran ve akabinde Lübnan ile yürüttüğü savaştan ne umduğuna dair tartışmalar, sanıldığı kadar büyük bir siyasi ehemmiyet taşımıyor. Aksine bu durum; Netanyahu'nun, fırsatını bulduğu an yapılması gerekeni yapmaktan geri durmayacağı varsayımına dayanan, adeta içgüdüsel bir dayatmadır.
Suikastlar düzenlemek için bir kapı aralandığında; bütün kurnazlığını, zekâsını ve becerisini devreye sokar. Üstelik bu tutum doğrudan şahsıyla değil, bizzat temsil ettiği "İsrail" aygıtının doğasıyla ilgilidir.
Bir kötü adamın bu denli acı çektirebilmesi sadece elindeki imkânlardan değil, aynı zamanda hiçbir sınır tanımamasından ileri gelir. Bu çerçevede, hem Netanyahu'nun hem de bölgedeki yerleşimcilerin büyük bir kısmının zihin dünyası aynı mantıkla işler:
"İyi ya da kötü her türlü fikri önümüze getirin, yeter ki başkalarını yok etmemize yarasın."
Bu eylemleri hayata geçirecek siyasi zemin veya propaganda fırsatlarının zamanlaması ise tamamen güç dengelerine endekslidir.
Şayet Gazze'deki direniş, Siyonist yapının kalbini vurabilecek ve ona ağır bedeller ödetebilecek füzelere sahip olsaydı, tüm dünyanın sessizce izlediği o soykırım yaşanmazdı. Aynı denklem bugün Lübnan ve İran cepheleri için de geçerliliğini koruyor: İsrail'i katliamlardan alıkoyan şey kendi iç frenleri değil, karşı saftakilerin namlusundan çıkacak ateştir.
Öyle ki, ne zaman bir İsrail lideri karşısındaki bir grubu tamamen haritadan silemediği için öfkeye kapılsa, birileri çıkıp ona şu acı gerçeği hatırlatmak zorunda kalır:
"Onlar da misilleme yapabilir ve topraklarımızda vahşet yaratabilirler."
Düşmanın vaktiyle idrak etmekte zorlandığı, ancak şimdilerde yüzleşmeye başladığı en temel gerçek şudur: Şayet İsrail savaşın askeri sınırlarını aşmaya kalkarsa; İran'ın yanı sıra Lübnan, Irak veya Yemen'deki direniş güçleri de hiçbir kısıtlama tanımayacaktır. Elbette bu durum, düşmanın kan dökmekten veya yakıp yıkmaktan vazgeçeceğini göstermiyor.
Ancak füzeleri belirli askeri hedeflere yönlendiren iradenin, gerektiğinde o füzelerin sivil yerleşim yerlerinin tam göbeğine düşmesine de pekâlâ göz yumabileceğini artık herkes gayet iyi biliyor. İşte bu, Direniş Cephesi'nin Gazze'de yaşanan acı tecrübelerden çıkardığı en hayati derstir.
Mevcut çatışma denkleminde Netanyahu'nun konumu oldukça sallantıda. İran'a yönelik hamleleri gidişatı tersine çevirmeye yetmediği gibi, bizzat kendisinin ve istihbarat teşkilatlarının yürüttüğü o devasa propaganda makinesi de hedefine ulaşamadı. Kimileri bu kampanyanın, Donald Trump'ı İran'a karşı bir savaşa kışkırtma stratejisinin bir parçası olduğunu düşünse de meselenin kökleri çok daha derinlerde yatıyor.
Artık hem ABD hem de İsrail askeri elitleri, İran füzelerinin İsrail topraklarını vurmasını tamamen engellemenin imkânsızlığını kabullenmiş durumda. Nitekim Washington ve Tel Aviv hattındaki güvenlik değerlendirmeleri de İran'ın uzun soluklu bir yıpratma savaşına hazırlandığına işaret ediyor.
Netanyahu'yu köşeye sıkıştıran bir diğer hamle ise Hizbullah'ın savaşı tam da kendi belirlediği anda başlatarak dizginleri ele alması oldu. Bu strateji düşmanı o çok güvendiği sürpriz avantajından mahrum bırakırken, İsrail'in direnişin lider kadrosuna yönelik planladığı yıkıcı saldırı senaryolarını da boşa çıkardı.
Nitekim ilk füze yağmurunun ardından düşmanın verdiği ilk tepki bu tıkanıklığı açıkça gözler önüne serdi; İsrail'in yeni hedef listesinde kayda değer, yüksek profilli tek bir isim bile yoktu. İşin daha da vahim tarafı, düşman hükümetinin elinde artık Hizbullah'ın kapasitesine, taktiksel derinliğine ve operasyonel işleyişine dair kapsamlı ya da olağanüstü bir istihbarat dahi bulunmuyor.
Gelinen noktada Netanyahu'nun birincil önceliği, bilhassa Ekim 2023'te verilen tahliye emri henüz tam anlamıyla hayata geçirilmediğinden, kuzeydeki yerleşim birimlerine yönelik roket yağmurunu ne pahasına olursa olsun durdurabilmek. Zira bu tahliyenin fiilen gerçekleşmesi, düşmanın yalnızca söylemlerine değil, topyekûn stratejisine vurulmuş ağır bir darbe demek.
Son bir haftanın baş döndürücü gelişmeleri net bir gerçeği fısıldıyor: Hizbullah'ın stratejisi, kuzeydeki yerleşimcilerin büyük çoğunluğunu kendi rızalarıyla bölgeyi terk etmeye mecbur bırakacak. Bu kitlesel kaçış ise çatışmaları bambaşka bir evreye taşıyarak, savaşın bitişine dair alınacak nihai kararın seyrini doğrudan belirleyecek.
Açıkçası bugünlerde rüzgâr artık şeytandan yana esmiyor. Bu durum, düşmanın yakıp yıkma kapasitesini tamamen yitirdiği anlamına gelmese de sahada elde edebileceği siyasi veya stratejik kazanımların artık tükendiğini gösteriyor.
Son kertede İsrail, yalnızca İran gerçeğiyle değil; geçmişteki tüm mutabakatları çöpe atacak yepyeni bir Lübnan denklemiyle de yüzleşmek zorunda. Ne kadar uzun sürerse sürsün veya ne kadar ağır bedeller talep ederse etsin; bu yeni denklem, direnişin mevcut raunttaki "merkezi hedefi" hâline gelmiş durumda.
Çeviri: YDH