"Buradaki belirgin güç eşitsizliği, İran’ın savaş tarzına belirli avantajlar sağlıyor. İran’ın hedefleri büyük ölçüde ABD ve İsrail’in askeri ve savunma sanayi altyapısıyla sınırlı kalırken, karşı tarafta askeri hedefler gerekçe gösterilerek sivil altyapıya yönelik geniş çaplı saldırılar düzenleniyor."
Vard Kasuha
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Vard Kasuha, ABD’nin klasik müdahale modelinden saparak yalnızca hava gücüne dayanan hızlı operasyonlara yönelmesinin sınırlarını tartışıyor. İran örneği üzerinden, kara müdahalesi olmadan yürütülen savaşların hem stratejik hem de siyasi açıdan zayıf kaldığını kaydeden Kasuha, İran’ın tarihsel ve jeopolitik sürekliliğinin, onu diğer örneklerden ayıran temel unsur olduğuna dikkat çekiyor.
Bu savaşın karakteri, ABD’nin geçmişteki emperyal müdahalelerini pek hatırlatmıyor. Önce yoğun ve yıkıcı hava bombardımanıyla sahayı hazırlama yöntemi, kendi başına bir amaç değildi; asıl hedef, kara müdahalesiyle rejimleri devirmek ya da topraklarını işgal etmekti.
Trump’ın yıldırım emperyalizmi
Mevcut savaşta bu unsurun yokluğu, yalnızca İran’da rejimin düşme ihtimalini zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda hava harekâtının başarı şansını da ciddi biçimde düşürüyor. Çünkü bu harekât, genellikle hedef alınan rejimlerin zayıflamasını hızlandıran kara seçeneği olmaksızın yürütülüyor. Geçmişte bu zayıflama, toprakların parça parça koparılmasıyla gerçekleşiyor, böylece söz konusu rejimlerin havadan yürütülen emperyal müdahaleye karşı koyma kabiliyeti daha da aşınıyordu. Bu açıdan bakıldığında Trump’ın müdahaleci savaşlara yaklaşımı, ABD’nin alışılmış müdahale kalıplarına benzemiyor. Onun yönteminde çoğu zaman hızlı ve sınırlı darbeler öne çıkıyor; Venezuela örneğinde olduğu gibi. Bir rejim bu tür baskıya hızla boyun eğip herhangi bir direnç göstermezse, aynı yöntem onun üzerinde uygulanarak boyunduruk altına alınıyor.
Ancak bu yaklaşım, belirli bir bağlamda tek seferlik müdahale olarak kalmıyor; farklı jeopolitik ve coğrafi koşullara sahip başka rejimlere de uygulanabilecek tekrarlanan bir model haline geliyor. Bu tekrar, söz konusu ülkelerde emperyal müdahalenin yapısında hızlı bir aşınma yaratıyor. Çünkü farklı ve birbirinden uzak bağlamlarda aynı modelin uygulanması, yalnızca hızlı zafer yanılsaması üretmekle kalmıyor; aynı zamanda Batı’nın rejimleri devirmek ya da davranışlarını değiştirmek için kullandığı araçları da zayıflatıyor. Bu araçlar çoğu zaman iki eksende işliyor: ya yüksek maliyetli ve büyük yıkım gücüne sahip hava saldırılarıyla ya da Venezuela örneğinde görüldüğü gibi indirme harekâtları, komando operasyonları ve özel kuvvet müdahaleleriyle. Venezuela’da bu süreç, ABD’ye karşı askeri direncin mümkün olmadığı gerekçesiyle yönetim kadrolarının iki gün içinde teslim olmasıyla sonuçlanmıştı.
İran deneyiminin dirençli yapısı
İran söz konusu olduğunda fark yalnızca Venezuela ile jeopolitik ve coğrafi koşullar arasındaki ayrımdan ibaret değil. Asıl farklılık, rejimin emperyal meydan okumaya verdiği tepkide ortaya çıkıyor. Bu durum doğrudan rejimin dini yapısıyla sınırlı değil; her ne kadar dini unsur, benzer özellikler taşımayan diğer karşıt rejimlere kıyasla emperyal müdahaleye karşı direnci daha derine köklendirse de. İran’ı diğer örneklerden ayıran temel unsur, mücadelenin tarihsel jeopolitik çerçevesi. Bugünkü çatışma, modern İran devletinin oluşumuna yol açan uzun ve sert tarihsel birikimden kopuk değil.
İran’ın imparatorluk geçmişi, onu Batı Asya’da merkezi bir jeopolitik varlık olarak ayakta tutan etkenlerden biri. Aynı geçmiş, İran’ın bölgesel ve küresel çatışmalara yaklaşım biçimini de belirliyor. Burada devlet kimliği, ister eski ister modern biçimiyle ele alınsın, dışarıdan dayatılmış ya da sömürgeci hayalin ürünü değil; yüzyıllar boyunca süren jeopolitik mücadelelerin sonucu. Bugünkü devlet, önceki Pers imparatorluğundan devralınan bu sürekliliğin mirasçısı. İran’ın emperyal müdahaleye karşı geliştirdiği savunma biçimi de bu tarihsel oluşumun ürünü.
Bugün İran, devlet olarak varlığını ve bölgedeki etkisini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir sürece karşı mücadele ederken, 19. yüzyılın imparatorluk savaşlarının araçlarına başvurmuyor. O dönem savaşlar, ulus-devlet fikrinin henüz şekillenmediği bir zihniyetle yürütülüyordu. İran ise mücadeleyi, sömürge sonrası dönemin araçlarıyla sürdürüyor.
Asimetrik savunma savaşının özellikleri
Günümüzdeki asimetrik savaş biçiminin, denizaşırı gelen emperyal güce karşı yine asimetrik kayıplar verdirebilecek tek yöntem olması tesadüf değil. ABD’nin Körfez’deki askeri ve lojistik altyapısına yönelik sembolik zararlar, Washington’ın uzun süre katlanabileceği ya da birlikte yaşayabileceği bir durum değil. Güç dengesi genel tabloda hâlâ ABD lehine görünse bile, bu durum geçerliliğini koruyor.
Buradaki belirgin güç eşitsizliği, İran’ın savaş tarzına belirli avantajlar sağlıyor. İran’ın hedefleri büyük ölçüde ABD ve İsrail’in askeri ve savunma sanayi altyapısıyla sınırlı kalırken, karşı tarafta askeri hedefler gerekçe gösterilerek sivil altyapıya yönelik geniş çaplı saldırılar düzenleniyor. Elektrik, iletişim ve yakıt altyapıları bu çerçevede hedef alınıyor. Emperyal savaşlarda sivil kayıpların yüksekliği, çoğu zaman güçlü tarafın askeri gücünü denetleme kabiliyetini yitirdiğine işaret eder. Bu durumda sivil ve askeri hedefler arasında denge ortadan kalkar ve bu durum savaşın sonunda, asimetrik çatışmada daha zayıf olan ancak sivillere zarar verme konusunda daha sınırlı hareket eden tarafın lehine sonuç üretir.
Sonuç
Bu özellikler yalnızca asimetrik savaşın doğasına ait değil; aynı zamanda Batı’nın kendi içindeki savaş karşıtı kesimlerin elini güçlendiren bir zemin oluşturuyor. Emperyal müdahaleye maruz kalan tarafın, ciddi kayıplar verdirmesine rağmen kendini savunan bir aktör olarak görünmesi, dini bir rejimle aynı safta durmanın anlamını sorgulayan bölücü söylemleri önemli ölçüde zayıflatıyor.
Bu noktada söz konusu tartışmanın büyük ölçüde anlamını yitirdiği görülüyor. Zira İran’ın politikalarını sorgulayan bölücü yaklaşım, savunma savaşı bağlamında etkisini kaybediyor. Bu tür savaşlarda savunma refleksi, siyasi ayrımları aşan bir karakter kazanıyor. Hatta savaşın doğası, İran’daki dini yapının asimetrik mücadeleyi belirli sınırlar içinde tutarak, özellikle sivil hedeflere yönelik saldırıların bilinçli biçimde geciktirilmesini mümkün kıldığını düşündürüyor.
Bu durumun, Batı’daki savaş karşıtı azınlığın daha güçlü bir duruş sergilemesine zemin hazırlaması beklenirdi. Ancak bugün görülen tablo bunun tersi. Savaş yanlısı çoğunluk karşısında bu kesimin oldukça zayıf kaldığı görülüyor. Avrupa’da solun etkisi öylesine aşınmış durumda ki, askeri olarak doğrudan savaşa katılmayan hükümetlere rağmen, bu çizgi fiilen savaş yanlısı cepheyle aynı hizaya yerleşmiş görünüyor. Bu bağlamda İspanya’nın tek başına farklı bir pozisyonda kalması dikkat çekiyor.
Çeviri: YDH