Caca, Sünnilerin Hizbullah’la savaşmasını, kendisi de Hristiyan hasımlarla başa çıkmayı istiyor

img
Caca, Sünnilerin Hizbullah’la savaşmasını, kendisi de Hristiyan hasımlarla başa çıkmayı istiyor YDH

"Tüm bunlardan daha da önemlisi, Hizbullah’tan bir yanıt koparabilmek için çırpınan bu güruh, partinin kendilerini muhatap almama kararı nedeniyle daha da geriliyor. Zira Hizbullah, bu kesimin bir iç fitne arzuladığının farkında ve onların ülkedeki denklemleri değiştirme gücüne sahip olmadıklarına kani."




İbrahim el-Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Lübnan içindeki Direniş karşıtı bloğun (özellikle Semir Caca ve Antun Sehvani liderliğindeki yapıların) Hizbullah'a karşı bir iç savaş ve Sünni-Şii savaşı kışkırtma çabalarını ele alıyor. Bu aktörlerin orduyu bölme ve Hristiyan bölgelerinde Şii vatandaşlara yönelik baskı kurma planlarını, sahada karşılığı olmayan ve dış güçlerin beklentilerine dayalı riskli hamleler olarak nitelendiren el-Emin, Hizbullah'ın ise bu gerilim stratejisine bilinçli bir "muhatap almama" tavrıyla karşılık verdiği ve bu durumun hasım cephede paniğe yol açtığını vurguluyor.

Direniş’in hedefleri yalın ve berraktır. Bu hedeflere ulaşmanın çetin bir muharebe gerektirdiği ve sonuçların bizzat sahada tayin edileceği bir gerçek olsa da Direniş, Lübnan’da ilan ettiği şeyi harfiyen yerine getiren yegâne güç olma vasfını koruyor.

Öte yandan, Direniş'in içerideki hasımları, sadece savaş tecrübesinden yoksun olduklarını değil, aynı zamanda Direniş’in İran’la savaş dursa dahi uzun bir süreye yayılabilecek bir çatışmaya ne denli hazırlıklı olduğunu kavrayamadıklarını gösteren bir tür temenni analizine hapsolmuş durumdalar.

Şu an Lübnan devletiyle ya da onun iflas etmiş otorite organlarıyla değil, doğrudan Hizbullah ile yürütülen dolaylı müzakerelere dair pek çok ayrıntı mevcut. Gözlerden uzak girişimler ve görüşmeler de devam ediyor.

Bu süreçlerin sonuçlarını henüz bilmesek de asıl yenilik dış güçlerin tavrında gizli: Düşmanın, “Lübnan’daki direnişi bitirdik” yalanına ikna ettiği dış aktörler, şimdi kendilerini yepyeni bir gerçekliğin önünde buldular. Bu yeni tablo dış güçlerin hoşuna gitsin ya da gitmesin, artık tüm yaklaşım ve girişimlerin merkezindeki temel hakikat haline gelmiş durumda.

Büyük muharebenin gölgesinde, başrolünde Direniş’in içerideki hasımlarının yer aldığı bir başka savaş daha cereyan ediyor. Her türlü otorite odağındaki nüfuz sahiplerinin yanı sıra tamamı ABD-Suudi vesayetine tabi siyasi güç ve şahsiyetlerden oluşan bu güruh, silahları ellerinden alamayınca işverenlerini memnun edecek yeni roller peşine düştüler: Direnişi içeriden kuşatmak.

Orduyu ve emniyet güçlerini Direniş ile karşı karşıya getirme teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanınca, bu defa siyasi ve toplumsal düzlemde gerilimi tırmandırma kararı aldılar. Ordu komutanlığını ve diğer güvenlik birimlerini hedef alan bu hamleyle, söz konusu kurumları, hükümetin “kanun dışı” Direniş unsurlarına vurulması yönündeki kararlarına karşı asilikle suçluyorlar.

Fakat bu güruhu harekete geçiren tek şey dış baskılar değil. Kendi şahsi menfaatleri de devrede; zira hiçbiri İsrail ile bir barış anlaşmasına karşı olmadığı gibi, Direniş’i ahlaki veya ulusal dayanaktan yoksun bir eylem olarak görüyorlar.

İşin vahim tarafı, kendilerini Direniş’e karşı verilecek nihai bir savaşı yönetecek ehil bir cephe olarak görmeleridir. Ancak, mezarlık yanından geçerken korkusunu bastırmak için bağıranlar misali seslerini yükselttiklerinin ve adımlarını hızlandırdıklarının farkında değiller.

Semir Caca, kendisini bu bölüğün fiili komutanı olarak görüyor; partisinde ve taraftarları arasında, iç çatışma ihtimalinin yüksek olduğu zemininde bir seferberlik yürütüyor.

Resmi güvenlik birimlerinin elindeki veriler, Caca’nın zihnindeki plan ve programların siyasi seferberliğin çok ötesine geçtiğini gösteriyor. Lübnan ordusunun Hizbullah ile çatışmak zorunda olduğunu varsayan Caca, sonuç Direniş yanlılarının bu kurumlardan tasfiyesi olacaksa, ordu ve emniyet içinde yaşanacak bir bölünmeyi dahi göze almış durumda.

Bu meseleyi, öteden beri bilinen fırsatçı penceresinden değerlendiren Caca, Direniş ile girilecek her türlü çatışmanın mezhepsel bir renk alacağının bilincinde.

Ancak o, bu çatışmanın bir Sünni-Şii savaşına evrilmesini arzuluyor. Sünnilerin Hizbullah’a karşı bayrak açması halinde çatışmanın daha kapsamlı bir meşruiyet kazanacağına inanıyor ve ordu ile emniyet güçleri içindeki savaşçı unsurların çoğunlukla Sünni tabandan gelmesine güveniyor.

Böyle bir çatışmanın Hizbullah hasmı tüm Sünni güçleri de sahaya çekeceğini hesap ediyor. Dahası, bu yolla ABD ve Suudi Arabistan’ın Suriye’deki yeni yönetimin başındaki Ahmed Şaraa'yı Hizbullah’a karşı savaşa girmeye ikna edememe sorununu da çözeceğini düşünüyor.

'Lübnan Kuvvetleri' liderinin varsayımına göre, Sünniler ve Şiiler arasında patlak verecek sert bir çatışma, Şaraa'ya Lübnan’daki “Sünni kardeşlerine yardıma koşma” bahanesi sunacaktır. Bu bağlamda bir başka kumarı daha var: Hizbullah ile girilecek her türlü çatışmanın ABD ve İsrail’in koruması ve katılımıyla gerçekleşeceğini, bunun da Direniş’in askeri üstünlüğünü yok ederek zaferi kolaylaştıracağını varsayıyor.

Kendi rolüne gelince; Caca, bu savaşa dahil olabilecek çok sayıda Hristiyan bulunmadığını itiraf ediyor ancak diğer grupları sevk ve idare edebilecek “nitelikli kadrolara” sahip olduklarından bahsediyor. Bu noktada, faşist Ketaib ekolünün o meşhur “nitelik ve nicelik” retoriğine hiç çekinmeden geri dönüyor.

Ordudaki üst düzey Hristiyan subayların Sünni askerleri nasıl yöneteceğini bildiğini, kendi partisi bünyesinde ise diğer mezheplerden savaşçıları komuta edebilecek askeri ve güvenlik kadrolarının mevcut olduğunu öne sürüyor.

Nehir el-Kelb ve Şekka tünelleri arasında kalan ve her daim kendisine ait gördüğü Hristiyan bölgesinde, birkaç saat içinde tam kontrolü sağlayabileceğini iddia ediyor. Özgür Yurtsever Hareket, Marada, Ketaib veya bağımsızlar gibi hiçbir taraftan kayda değer bir direniş görmeyeceğinden ve ordu içinden pek çok kişinin seferberlik ilan ettiği an arkasına takılacağından emin görünüyor.

Ancak bu şekilde düşünen sadece Caca değil. Paris ile Washington arasında mekik dokuyan, kendisini bu mücadelenin “ilham veren lideri” ve ana finansörü olarak gören bir diğer isim ise Antun Sehnavi. Sehnavi, geçtiğimiz günlerde kurmaylarına (elbette Fransızca) şu maddelere dayanan bir çalışma programı talimatı verdi:

Kuvvetler, Ketaib ve hatta “Değişimciler” ile olan tüm ihtilaflar dondurulacak; belirli bölgelerin tutulması, buralara sızmaların engellenmesi ve Şiileri tecrit etmeyi amaçlayan medya kampanyalarının güçlendirilmesi için hazırlık yapılacak. Kurmaylarına verdiği telkin ise şu: “Korkmayın, Hizbullah’ın son günleri!”.

Hristiyan kamuoyunu; bölgelerindeki Şii varlığının (ister aileler, ister iş insanları, ister sıradan vatandaşlar olsun) Hizbullah’a bağlı bir işgal gücü olduğuna ikna etmek için yoğun çaba sarf edilecek. Bu kişilerin ikamet yerlerine dair tam bir döküm hazırlanacak ve onlara ev veya iş yeri sağlayanlar sindirilecek.

Sokaklara inilmesi gereken an için hazırlık yapılacak; mahallelerde koruma grupları oluşturulacak ve halkın (örneğin Eşrefiye’de) bu bölgelerin Hizbullah karşıtı net bir kimliğe sahip olduğunu anlaması sağlanacak. Planlar arasında, Cund er-Rab unsurlarının sokaklarda Hizbullah bayrakları yakması da yer alıyor.

Sehnavi’nin sorunu sadece cehaleti değil, kendisine duyduğu aşırı güvendir. Temas kurduğu kişiler arasında farklı hesapları olanların bulunabileceğini hesaba katmıyor. Öyle ki bir kaynağın aktardığına göre, “Reis Antun, Morgan Ortagus’u sadece karar merkezlerinden uzaklaştırmakla kalmadı, onun bilgilerini kendi özel işlerinde de kullandı ve bu bilgiler iş insanları aracılığıyla İranlılara sızdı; bu da ABD’li birimlerin meseleyi güvenlik açısından incelemesine yol açtı.”

Kurmay heyetinden bir başkası, ordudan üst düzey bir subaya neler olup bittiğini sorduğunda, ordunun bir iç fitneye izin vermeyeceği yanıtını aldı ve taraftarlarına dönüp şunu sordu: “Yahu bu adam (Antun) dünyanın öbür ucunda oturmuş, bizi sonu belli olmayan bir belanın içine itmek istiyor, öyle mi?”

Bu güruhun en büyük açmazı ise Sünni temsilinin cılızlığıdır. Sanki Sünni bir aktivistin bildiri okuması, Tarik el-Cedide halkını bir anda ayaklandıracakmış gibi davranıyorlar. Oysa Maarab buluşmasındaki Sünni katılımı yok denecek kadar azdı ve katılanlar da zaten ciddi bir taban sorunu ve güvenilirlik kaybı yaşayan isimlerdi.

Bunların çoğu, Saad Hariri’nin Beyrut’a yaptığı son ziyarette halkın hâlâ “sürgündeki liderine” meylettiği görülünce paniğe kapılan isimlerdi. Darü’l-Fetva’ya bağlı camilerdeki cuma hutbeleri ise yerinden edilenlerle dayanışmaya ve “Yahudilere” yönelik eleştirilere odaklanıyor.

Tüm bunlardan daha da önemlisi, Hizbullah’tan bir yanıt koparabilmek için çırpınan bu güruh, partinin kendilerini muhatap almama kararı nedeniyle daha da geriliyor. Zira Hizbullah, bu kesimin bir iç fitne arzuladığının farkında ve onların ülkedeki denklemleri değiştirme gücüne sahip olmadıklarına kani.

Manzaranın en trajikomik yanı ise, bu cephenin kadrolarının bir suikast listesinde olduklarına dair hayallere kapılmalarıdır. Sonuçta çoğu “güvenlik gerekçesiyle” ortadan kayboldu, bir kısmı özel koruma talep etti ve bu korku virüsü, onlarla temas kurmaktan kaçınan geniş bir çevreye yayıldı.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel