"Eğer mukavemet galip gelirse, geçici bir askeri olayla değil; psikolojik, sosyal, siyasi ve bölgesel düzeylerde yapısal bir dönüşümle karşı karşıya kalacağız."
Muhammed Musa Alluş
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Musa Alluş, Lübnan’da 2024’teki askeri kayıpların ardından "yenilmiş" kabul edilen Hizbullah’ın, 2026 Mart ayındaki yeni savaş sürecinde gösterdiği sahadaki direncin muhtemel yansımalarını analiz ediyor. Alluş; zaferi salt bir askeri başarı olarak değil, kitle psikolojisinde anlamın yeniden tesisi ve toplumsal izzetinefsin iadesi olarak ele alan derin bir sosyolojik perspektif sunuyor. Devletin koruma işlevini yerine getiremediği durumlarda meşruiyetin hukuki metinlerden ziyade fiili güç dengesine kayacağını vurgulayan yazar, zaferin Lübnan iç siyasetini ve bölgesel jeopolitik denklemi kökten değiştireceğini öngörüyor.
2024 saldırılarının neticesi; üst düzey komuta kademesine yönelik suikastlar, yaklaşık 4 bin şehit, esir düşen direnişçiler ve Lübnan topraklarındaki bazı noktaların işgaliyle birleşince, Hizbullah’ın hasımları ve düşmanları için "partinin yenildiği" iddiasına temel teşkil eden ana dayanağı oluşturdu.
Bu tabloya sonradan eklenen, Litani Nehri'nin güneyinin boşaltılması ve bölgenin devlete teslim edilmesi yönündeki mutabakat, söz konusu yenilgi anlatısını pekiştirdi.
Bu mülahazadan hareketle, iç siyasette silahlı varlığı belirli bir zaman dilimiyle sınırlamayı ve askeri faaliyetleri dizginlemeyi hedefleyen hükümet kararlarıyla somutlaşan bir yaklaşım biçimlendi.
Direniş çevresi ise bu hamleyi, resmi makamların asgari düzeyde kalan performansına mukabil, halen içinden geçilen bu meşakkatli sürecin ve bitmek bilmeyen saldırıların istismarı olarak telakki etti.
Bu süreç, mukavemet safında bir hayal kırıklığı dalgası doğurdu. Ancak bu yılgınlık, direnişin kudretine dair bir şüpheden değil; resmi himayenin yokluğu, devletin vaatlerini yerine getirmemesi, milli sorumluluklarını kuşanmaması ve tehdidin özünü ıskalayan yaklaşımlara hapsolması nedeniyle ortaya çıktı[1].
Öte yandan Hizbullah’ın anlatısı farklı bir denklem üzerine kuruluydu: Büyük fedakarlıklar ve ödenen ağır bedellere rağmen düşmanın Lübnan’ı istila etme öncelikli hedeflerine ulaşmasına izin verilmediği için bir zafer kazanılmıştı.
Zira yenilgi ve zaferin ölçüsü, kayıpların hacmiyle değil; düşmanın iradesini dayatmasını engelleme kabiliyetiyle ölçülürdü[2].
Bu iki anlatı arasında mukavemet tabanı, liderliğine ve zafer rivayetine olan güvenini büyük oranda muhafaza etti.
Fakat yaklaşık 15 ay boyunca İsrail’in ihlallerine karşılık verilmemesi ve hükümetin tepki çeken adımları, zihinlere bazı kuşku tohumlarının ekilmesine ve hayal kırıklığının derinleşmesine yol açtı.
Bugün ise 2026 Mart ayı başından beri süregelen saldırıların gölgesinde, sahadan gelen somut işaretler manzaranın artık eskisi gibi olmadığını fısıldıyor.
Direniş; sınır hattındaki hızlı ve etkin varlığı, sahip olduğu nitelikli silahlar, onlarca Merkava tankını imha etmesi, indirme girişimlerini boşa çıkarması, insansız hava araçlarını düşürmesi ve işgal altındaki Filistin’in derinliklerini, Tel Aviv’e kadar vurmasıyla herkesi şaşırttı. Bu tablo, mukavemetin 2024 saldırıları öncesindeki heybetini, hazırlık seviyesini ve imkanlarını yeniden hatırlatıyor.
Buradan hareketle, vaktiyle "yenilgi" hükmünü vermek için kullanılan aynı mantıkla, bugün tersinden bir soru sormak iktiza ediyor: Ya bu kez meydanın neticesi farklı olursa? Ya mukavemet galip gelirse? Yahut Enformasyon Bakanı'nın tabiriyle: Ya Hizbullah kazanırsa?
Psiko-sosyal düzlemde
Bu seviyedeki bir zafer sadece sahadaki sonuçlara indirgenemez; asıl tezahürünü direniş tabanının kolektif bilincinde "anlamın yeniden inşası" ve kitlenin kendisiyle ve liderliğiyle olan bağını yeniden tahkim etmesinde bulur.
İlk etkilenen unsur, grubun olayları anlamlandırma çerçevesidir. Geçtiğimiz evrede bu kitle diz çökmedi ancak maruz kalınan günlük ihlaller ile doğrudan karşılık verilmemesi arasındaki çelişkinin doğurduğu bir gerilim sürecine girdi. Bu gerilim, direnişe olan imanı sarsmasa da onun tutumunu kavrama biçimine dair bazı endişelerin sızmasına zemin hazırladı.
Dolayısıyla bir zafer, bu kavrayışı yeniden bütünleştirecektir; geçmişteki sabır ile gelecekteki zafer tek bir tutarlı hattın parçası haline gelecek, iç çelişkiler bertaraf edilerek kolektif bilinçteki ahenk tesis edilecektir.
İkinci olarak zafer, taban ile tavan arasındaki güveni perçinleyecektir. "Uygun zamanda karşılık vereceğiz" düsturu nedeniyle geçmişte karar ile eylem arasında var gibi görünen zaman boşluğu, artık bir acziyet değil, bilakis çatışmanın bilinçli bir yönetimi olarak yeniden yorumlanacaktır.
Üçüncü olarak, bireyin aidiyeti güçlenecek ve mukavemet, kolektif benliğin bir dışavurumuna dönüşecektir. Halkın desteği, sadece bir "taraftarlık" halinden çıkıp kimlik ve aidiyetle kökleşen derin bir irtibata evrilecektir.
Dördüncü olarak, geçmişin baskısı psikolojik bir itici güce dönüşecektir; suikastlar ve ihlaller gibi acı tecrübeler, sebat yolunun birer cüzü olarak yeniden okunacak, bu da gruba gelecekte daha büyük bir dayanma gücü bahşedecektir.
Beşinci olarak zafer, iç dayanışmayı pekiştirecek ve toplumsal bağları yeniden üretecektir; öyle ki direnişin etrafında kenetlenmek duygusal bir refleks olmaktan çıkıp rasyonel ve bilinçli bir tercihe dönüşecektir.
Altıncı olarak, sebatın manevi bakiyesi veya "direnişin sembolik sermayesi[3]" güçlenecektir. Uzun sabır tecrübesi, meydandaki eylemle birleşince bir meşruiyet, paye ve manevi kuvvet kaynağına dönüşerek grubun toplumdaki konumunu yeniden tanımlayacaktır.
Yedinci ve son olarak zafer; mukavemet çevresinin haysiyetini, mezhepsel ve toplumsal dokusunu hedef alan provokatif ve aşağılayıcı söylemlerin ardından kolektif izzetinefsini ve itibarını iade edecektir.
Sosyo-politik düzlemde
Zafer bilinci yeniden şekillendirirken, iktidar ve meşruiyet kavramlarını da yeni baştan kurgular. Modern devlet teoride "meşru şiddet tekeli" üzerine kuruludur; ancak bu tekel, fiili bir koruma kabiliyetini önkoşul kabul eder[4].
Devlet bu korumayı sağlayamadığında ve mukavemet caydırıcılık denklemini dayattığında, meşruiyet kavramı derin bir yeniden tanımlama sürecine girer.
Bu bağlamda silah, siyasi bir ihtilaf konusu olmaktan çıkıp toplumun geniş kesimleri nezdinde savunma amaçlı bir zaruret halini alabilir. Bu da şu temel soruyu doğurur: Meşruiyet sadece hukuki metinlerden mi neşet eder, yoksa fiili koruma kudretinden mi?
İkincisi, bu değişim devletin bizzat kendi işlevini sorgulatacaktır. Devlet sadece gücü tekelinde tutan bir yapı olarak değil, özellikle varoluşsal tehdit anlarında toplumun güç unsurları arasında entegrasyon veya eşgüdüm kuran farklı modellerle tahayyül edilebilir.
Bu minvalde tartışma, silahın meşruiyetinden ziyade; devlet ile direniş arasındaki ilişkiyi tanzim eden ve ülkeye fiili koruma sağlayan bir "milli savunma stratejisinin" inşasına evrilmek mecburiyetindedir.
Üçüncüsü, iç siyasi alan yeniden biçimlenecektir. Mukavemetin zayıflığına yatırım yapan odaklar, kendilerini farklı bir gerçekliğin önünde bulacak; bu da onları siyasi ve retorik bir muhasebeye zorlayacaktır.
Karşılığında mukavemet, sadece askeri değil siyasi denklemin de vazgeçilmez bir merkezi aktörü olarak konumunu tahkim edecektir.
Dördüncü olarak, genel siyasi söylem yeniden üretilecektir. Zayıflık döneminde milli sınırları aşan söylemler, yeni gerçekler karşısında geri çekilecek; bu da bir tür siyasi disiplini ve yeni güç dengesine göre saf tutmayı beraberinde getirecektir.
Beşinci olarak, siyasi ve hukuki bir hesaplaşmanın kapısı aralanabilir. Saldırı altında savunma eylemini kısıtlayan kararlara dair sert sorular sorulacak, tartışmalar bazı yetkililerin vahim ihmalkarlıkla, hatta "vatana ihanetle" suçlanmasına kadar uzanabilecektir.
Jeo-politik düzlemde
Muhtemel bir zafer, çatışmanın bölgesel yapısından bağımsız ele alınamaz. Karşılaşma artık tek bir cepheyle sınırlı değil, birbirine eklemlenmiş bir mücadele sahasının parçasıdır. Bu çerçevede Lübnan’da yaşananlar; bir yanda İran, diğer yanda ABD ve İsrail arasındaki bölgesel hesaplaşmayla organik olarak bağladır.
Bu irtibat, Lübnan sahasındaki performansı geniş bir bölgesel güç dengesinin parçası kılar; hiçbir başarı bu denklemden kopuk okunamaz.
Dolayısıyla İran’ın elde edeceği her ilerleme mukavemetin konumuna yansıyacak, aksi durum da benzer şekilde sonuç doğuracaktır. Bu da zaferi, tekil bir eylemin sonucu değil, çok katmanlı etkileşimlerin bir bileşkesi haline getirir. Nihayetinde muhtemel bir mutabakat yerel ölçekte kalmayacak, bölgesel bir boyut kazanacaktır.
Mukavemetin rolü ve konumuna dair şartlar içermesi muhtemel olan bu süreç, askeri başarıyı ağırlıklı bir müzakere kozuna dönüştürecektir.
Netice itibarıyla, eğer mukavemet galip gelirse, geçici bir askeri olayla değil; psikolojik, sosyal, siyasi ve bölgesel düzeylerde yapısal bir dönüşümle karşı karşıya kalacağız.
Bu durumda soru şuna evrilir: Hizbullah kazanırsa ne olur değil; bu zaferin ışığında Lübnan ve bölgedeki dengeler nasıl yeniden kurulur? (Ve Enformasyon Bakanı ile Başbakan bu durumu nasıl isimlendirecektir: "Mukavemet" mi galip geldi, yoksa "Hizbullah" mı?)
[1] جوهر التهديد (Tehdidin Özü / Cevheru’t-Tehdid): Cevher (ج-و-ه-ر) kökü, Farsça "gevher"den Arapçalaşmıştır; bir şeyin özü, değişmeyen hakikati demektir. Tehdid (ه-د-د) ise yıkmak, korkutmak kökünden gelir. Lübnan siyasi tarihindeki "stratejik belirsizlik" ve devletin ordusu ile sivil mukavemet arasındaki asimetrik ilişkiye atıf yapar. Metin, devletin Lübnan’ın varoluşsal güvenlik kaygılarını (İsrail tehdidi) görmezden gelip bürokratik ve diplomatik prosedürlere hapsolmasını eleştirmektedir. Klasik felsefede cevher ve araz ayrımı hatırlatılır. Burada devletin yaklaşımları "araz" (geçici/yüzeysel), tehdidin kendisi ise "cevher" olarak nitelenmiştir. (ç.n.)
[2] فرض إرادته (İradesini Dayatmak / Farzu İradetihî): Farz (ف-ر-ض) kökü; bir şeyi takdir etmek, çentik açmak, zorunlu kılmak anlamlarına gelir. İrade (ر-و-د) ise bir şeyi istemek, peşinden gitmek demektir. Clausewitz’den bu yana savaşın tanımı "düşmana iradeni kabul ettirme eylemi"dir. Metin, zaferin maddi kazanımlardan (toprak, kayıp sayısı) ziyade psikolojik ve siyasi bir üstünlük olduğunu savunarak klasik asimetrik savaş doktrinine vurgu yapar. (ç.n.)
[3] الرأسمال الرمزي للصمود (Sebatın Semobilk Sermayesi): Ra'smal (Sermaye), Remzi (Sembolik) ve Sumud (Sebat/Direnç). Sumud, Arap siyasi literatüründe özellikle Filistin ve Lübnan direnişleri için "ayakta kalma, sarsılmama" anlamında merkezi bir kavramdır. Pierre Bourdieu’nün Sembolik Sermaye kavramına açık bir atıf vardır. Direnişin çektiği acıların ve gösterdiği sabrın, toplum nezdinde bir "itibar kredisine" dönüştüğü vurgulanmaktadır. (ç.n.)
[4] احتكار العنف المشروع (Meşru Şiddet Tekeli): İhtikar (h-k-r) kökünden gelir; piyasayı tekeline almak, toplamak demektir. Unf (şiddet) ve Meşru (şeriat/hukuka uygun) kelimeleriyle tamamlanır. Max Weber’in modern devlet tanımına ("State as a monopoly of the legitimate use of physical force") doğrudan göndermedir. Metin, Lübnan devletinin bu tanıma uymayan hibrit yapısını ve mukavemetin bu boşluğu dolduruşunu analiz etmektedir. (ç.n.)
Çeviri: YDH