"Askeri teçhizat bakımından böylesine ümitsiz bir vaziyette olan Kuzey Vietnam’ın elinde nasıl bir strateji olabilirdi? Yalnızca bir tane: Kaybetmeyerek kazanmak."
Harlan Ullman
YDH - Tarihsel tecrübe, mutlak askeri üstünlüğün her zaman siyasi zafere tahvil edilemediğini; Vietnam, Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi, zayıf tarafın sadece "kaybetmeyerek" devasa güçleri dize getirebildiğini gösterir. ABD’nin ideolojik saplantılar (domino teorisi) ve ütopik demokratikleşme vaatleriyle giriştiği müdahaleler, sahadaki tüm muharebeleri kazanmasına rağmen stratejik mağlubiyetle sonuçlandı. Amerikan Atlantik Konseyi düşünce kuruluşu uzmanlarından Harlan Ullman, Kongre gündemine odaklı yayın yapan The Hill gazetesinde yer bulan köşe yazısında, günümüzde İran ile girilen savaşta da benzer bir yanılgının olduğuna dikkat çekiyor: ABD ve İsrail, konvansiyonel anlamda İran’ın askeri kapasitesini yıkıma uğratsa da; İran’ın zafer tanımı askeri değil, küresel ekonomik sarsıntı ve toplumsal direnç üzerine kurulu.
Muktedir ile zayıfın, üstün askeri güç ile onun fersah fersah gerisindekinin o kadim çarpışmasında tarih, her daim güçlüden yana saf tutmamıştır.
Dev cüsseli Calut’u[1] devirirken Davud ister şanslı olsun ister mahir, bu düellonun neticesi tarih boyunca akis bulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri için İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tablo pek değişmemiş; devleşen ABD, kendisinden nispeten çok daha küçük bir dizi "Davud" karşısında defalarca dize gelmiştir.
Davud, hasmını alnının ortasına isabet eden tek bir atışla alt etmiş olsa da, günümüzün Davudları "kaybetmeyerek" muzaffer olmaktadır. Vietnam ve Afganistan bunun iki devasa örneğidir; 2003 sonrası Irak ise üçüncüsü.
Her bir vakada Amerikan ordusu sahadaki her muharebeyi kazanmış; ancak yine her bir vakada ABD, çatışmanın tüm tarafları için ağır can ve mal kayıpları pahasına mağlubiyete uğramıştır.
Vietnam’daki felakete giden yol, meşhur "domino teorisi[2]" ve onun hem mütemmimi hem de asli müsebbibi olan, Moskova ile Pekin’den çıkagelen monolitik Komünist tehdit algısıyla döşenmiştir.
Hatırlamayanlar veya bilmeyenler için not düşmek gerekirse; bu mefhum, 1954’te Fransız Çinhindi’nin Dien Bien Phu’daki o vahim hezimetin ardından kuzey ve güney bölgelerine ayrıldığı Eisenhower yönetimine dek uzanmaktadır.
O günkü mülahaza şuydu: Şayet Güneydoğu Asya’da bir ülke komünizmin pençesine düşerse, diğerleri de bir domino dizisi gibi peş peşe devrilecektir.
Başkan John F. Kennedy’nin Kasım 1963’te bir suikasta kurban gitmesiyle Vietnam Savaşı’nda başkomutanlık vazifesini devralan Lyndon Johnson, "Komünistleri Mekong’da durdurmazsak, onlarla Mississippi’de çarpışmak zorunda kalacağız[3]" demiştir.
Askeri teçhizat bakımından böylesine ümitsiz bir vaziyette olan Kuzey Vietnam’ın elinde nasıl bir strateji olabilirdi? Yalnızca bir tane: Kaybetmeyerek kazanmak. Muharebe meydanını, zaman içerisinde evlerine dönen ceset torbalarını izlemekten ve Vietnam’ın büyük bölümünün Amerikan bombalarıyla yerle bir edilişine tanıklık etmekten bitap düşecek olan Amerikan halkının oturma odalarına, televizyon ekranlarına taşımak.
Bu strateji yalnızca sonuç vermekle kalmamış, Amerikan liderinin siyasi hayatına da son vererek onu ikinci bir dönem için aday olmamaya veya bunu kabul etmemeye mecbur bırakmıştır. Nihayetinde 1975’te, son birkaç Amerikalının da Saygon’u terk etmesiyle nihai mağlubiyet tescillenmiştir.
Benzer şekilde Afganistan’da, 2001 sonlarında başlayan Kalıcı Özgürlük Harekatı’ndan[4] birkaç hafta sonra Taliban topyekun bir ricat halindeydi.
Gelgelelim yirmi yıl sonra, tıpkı Vietnam’da olduğu gibi, ABD bölgeyi terk etti. Kaybetmeyerek kazanılan bir başka zafer daha tarihe geçti.
Irak vakası ise biraz daha farklıydı. ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasına dayanan uydurma bir gerekçeyle işgale girişmişti.
Başkan George W. Bush, kısmen daha yüksek, ütopik bir vizyonla hareket ediyordu. Bush, Irak’ı demokratikleştirerek Suudi Arabistan da dahil olmak üzere Genişletilmiş Ortadoğu’nun[5] bu yolu izlemesini sağlayabileceğine inanmaktaydı.
İkinci bir mükafat ise İsrail’in güvenliğinin teminat altına alınması olacaktı. Fakat hayır; demokrasinin o ayartıcı denizkızı şarkısına[6] asla kapılmayan ve sadece mağlup olmaktan kaçınan karşı taraf, Bush’u alt etmeyi başardı.
Bugünün meselesi, İran’daki savaşın nasıl nihayete ereceğidir. Afganistan, görev tanımının belirsizleşerek yayılması[7] sebebiyle hüsranla bitti.
Usame bin Ladin’i adalete teslim etme ihtiyacı, aşiret yapısına dayalı bir devleti demokratikleştirmeye yönelik beyhude çabalara kurban edildi.
Irak, savaşın gerekçeleri olan kitle imha silahları ve demokratikleşme vaatlerinin ölümcül kusurları nedeniyle bir yenilgiye dönüştü.
İran’daki savaş da benzer muhakeme hatalarından mustariptir. Bunların ilki, İran’ın nükleer silah yapmaya ve ABD’ye ulaşacak menzilde uzun menzilli füzeler inşa etmeye çok yakın olduğu yalanıydı.
Bu korku yalnızca Trump yönetimine mahsus değildi. On iki yıllık Obama-Biden dönemleri de İran’ın nükleer kapasitesinden endişe duyuyordu.
Ancak Başkan Barack Obama, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engelleyecek bir nükleer anlaşmayı hayata geçirmeyi başarmıştı. Trump bu anlaşmayı feshetti; fakat İsrail ile el birliği ederek, Haziran 2025’teki "Gece Yarısı Çekici" saldırısıyla İran’ın nükleer kapasitesini "haritadan sildi".
Şu an, savaşın beşinci haftasında ABD ve İsrail, İran’ın zaten zayıf olan hava ve deniz kuvvetlerini, bir dereceye kadar da füze ve insansız hava aracı kapasitesini neredeyse tamamen imha etmiş durumdadır.
Fakat İran’ın başarı kriteri imha edilen gemiler veya uçaklar değildir. Onların ölçütü, bir galon benzinin maliyeti ile Dow Jones ve NASDAQ endekslerindeki rakamlardır.
Trump, Kuzey Vietnam’da yapıldığı gibi İran’ı bombalayarak Taş Devri’ne geri gönderse bile, kazanan kim olacaktır?
Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını kestirmek imkansızdır. Ancak tarihin bir oy hakkı varsa, Trump endişelenmelidir[8]. Kaybetmeyerek kazanmak, çoğu zaman işe yarar.
[1] Calut (Goliath): Eski Ahit (Samuel 17) kaynaklı bu figür, Batı retoriğinde "yenilmez görünen devasa güç" sembolüdür. İslami ve Yahudi-Hristiyan geleneklerinde ortak olan bu kıssa, asimetrik savaşların ilk ve en etkili metaforudur. (ç.n.)
[2] Domino Teorisi: Soğuk Savaş döneminde, bir ülkenin komünist rejime geçmesinin komşu ülkeleri de etkileyeceği yönündeki jeopolitik doktrin. Bir olayın benzer olayları tetiklemesi durumu. (ç.n.)
[3] Mekong ve Mississippi: Orijinal: "If we don’t stop the commies at the Mekong, we will be fighting them on the Mississippi.": Alliteratif (M-M) bir yapıya sahip olan bu cümle, tehdidin coğrafi olarak "öteki"nden "ev"e taşınmasını ifade eder. (ç.n.)
[4] Kalıcı Özgürlük Harekatı: Orijinal: "Operation Enduring Freedom": ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan işgaline verdiği resmi isim. "Enduring" kelimesi hem "kalıcı" hem de "tahammül edilen" anlamlarını içererek ironik bir alt metin taşır. (ç.n.)
[5] Genişletilmiş Ortadoğu: Orijinal: "Greater Middle East": Bush doktrininin merkezinde yer alan, sadece Arap dünyasını değil, çevre coğrafyaları da içine alan siyasi tasarım. (ç.n.)
[6] Denizkızı Şarkısı (Siren Song): Homeros’un Odysseia'sından mülhem olan bu ifade, gemicileri ölüme sürükleyen büyüleyici sesleri kasteder. (ç.n.)
[7] Görev Tanımının Belirsizleşerek Yayılması: Orijinal: "mission creep": Başlangıçta sınırlı olan bir askeri veya siyasi hedefin, süreç içerisinde kontrolsüzce genişlemesi ve karmaşıklaşması. (ç.n.)
[8] "History has a vote" – Tarihin Seçmenliği: Tarihi canlı, irade sahibi ve karar verici bir mekanizma (bir seçmen) olarak kişiselleştiren bu metafor, "History repeats itself" (Tarih tekerrürden ibarettir) klişesinden çok daha sofistike bir anlatı kurar. Bu, tarihin pasif bir kayıt defteri değil, bugünkü iktidarları yargılayan bir "hakem" olduğu düşüncesini uyandırır. (ç.n.)
Çeviri: YDH