İktidar hala bir fayda arz ediyor mu?

img
İktidar hala bir fayda arz ediyor mu? YDH

"İktidarın düşmanla doğrudan müzakere masasına oturma telaşı kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu sonuç kaçınılmazdır; zira bu hamlenin zamanlaması ulusal bir saate değil, bölge başkentlerinden gelecek o WhatsApp mesajının vaktine ayarlanmıştır."




Muhammed Ubeyd

YDH - Eski Lübnan Enformasyon Bakanlığı Müsteşarı Muhammed Ubeyd, Lübnan siyasetinin bölgesel ve uluslararası güç dengelerine olan mutlak bağımlılığını, 2024-2025 yıllarındaki kritik kırılma noktaları üzerinden analiz eden sert bir eleştiri sunuyor. El-Ahbar gazetesinde yayımlanan köşe yazısında Ubeyd, Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki egemenlik boşluğunu doldurma girişimlerini ve Direniş Ekseni'ne karşı kurulan "muti" iktidar yapısını, stratejik bir darbe süreci olarak nitelendiriyor. Ubeyd, özellikle Hizbullah liderliğine yönelik suikastlar ve Suriye’deki iktidar değişimi gibi dönüm noktalarının, Lübnan’ı "bağımsızlık" ekseninden uzaklaştırıp dış başkentlerin talimatlarına (WhatsApp mesajlarına) mahkum ettiğini söylüyor.

Lübnan’daki mevcut siyasi iktidarın performansını anlama çabası, onun teşekkül safhasındaki mukaddimelere dönmeyi; zamanlama üzerinde en belirgin etkiye sahip dış faktörlere ve bilahare söz konusu iktidarın benimsediği siyasi ve ulusal tercihlere bakmayı zorunlu kılmaktadır.

Lübnanlıların çoğu ve onlarla birlikte Beşli Komite, mevcut iktidarın oluşumunun -birinci makam olan cumhurbaşkanlığından başlayıp üçüncü makam olan başbakanlığa ve nihayet hükümete kadar- bölgesel ve uluslararası dengelerin istikrarsızlığı sebebiyle sarsıntıda olduğunu bilmektedir.

Bu dengeler, devlet inşası projesini asgari düzeyde de olsa yeniden üretecek bir dayanak noktasına henüz oturmamıştır.

Bu sarsıntı evresinde, devletin zirvesindeki isim üzerinde pek çok teklif havada uçuşmuş; Lübnan içinde ve dışında yoğun temaslar trafiği yaşanmıştır.

Ancak tüm bunlar, dışarıda icma hasıl edecek, içeride ise kabul görecek bir ismin seçilmesini sağlayamamıştır. Özellikle o dönemde, yeni bir iktidarın kurulmasını kolaylaştırmak ve ülkenin istikrarını muhafaza etmek için zaruri bir ihtiyaç olan Hizbullah'ın rızası kilit bir rol oynamaktaydı.

Beşli Komite bünyesindeki bazı ülkelerin sergilediği şekli heyecana rağmen, diğer bazı aktörler "zehirli bir bekleyişe" meyletmekteydi. Bu bekleyiş, Lübnan’ın egemenlik kararını bütünüyle abluka altına alacak siyasi dönüşümleri ve kartların yeniden karılmasını kollayan sinsi bir hesabı içinde barındırıyordu. Bu aktörlerin başında ise Suudi Arabistan gelmekteydi.

Gerçekçi bir yaklaşımla söylenebilir ki, bu bekleyiş iki temel dönüşümle meyvesini vermiş; bu da kartların karılmasına, Lübnan’ın "direniş ve egemenlik" çağından "teslimiyet ve tebaiyet" haline savrulmasına yol açmıştır.

İlk dönüşüm, direniş kadrosunun bazı simge isimlerine yönelik suikastlar -başta şehit Seyyid Hasan Nasrullah ve Seyyid Haşim Safiyuddin olmak üzere- ile tecelli etmiştir. İkincisi ise, Suriye’nin eski Devlet Başkanı Beşşar Esed’in Şam’dan o utanç verici kaçışıdır.

İşte o an, tam bir kuşatma anıydı. Suudi Arabistan, Arap Maşrık’ında kendine öncü bir mevzi kazmak için süratle harekete geçti. Zira Türkiye (ve onunla birlikte Katar) Suriye’de ayaklarını sağlam yere basmış; İsrail ise Gazze Şeridi’ni, işgal altındaki Batı Şeria’yı, Lübnan’ın güneyinin bir kısmını ve Suriye ordusunun geri kalan kapasitesinin imhasıyla eşzamanlı olarak Suriye güneyinin neredeyse tamamını mübah kılmıştı.

Amelde Suudi Arabistan, cumhurbaşkanlığı seçim mekanizmalarını ve başbakanın belirlenmesi sürecini kontrol ederek, nihayetinde "muti" bir hükümet kurarak iki temel hedefe ulaşmayı amaçlıyordu. İlk olarak, 27 Kasım 2024’te -şüpheli değilse bile muğlak bir şekilde- kotarılan ateşkes anlaşmasının ardından Hizbullah ve arkasındaki İran’ın geri çekilmesiyle oluştuğu varsayılan boşluğu doldurmaya çalıştı.

İkinci olarak Riyad, "Hafız Esed Suriyesi’nin" yokluğunda Taif Anlaşması’na dair (kendisi ve Amerika için) yeni bir okuma dayatmak istedi.

Zira Suriye ordusunun 2005’te Lübnan topraklarından çekilmesinden sonra dahi Şam, uzun yıllar boyunca bu anlaşmanın yazımı ve uygulanmasında daimi üçüncü ortak kalmıştı.

Bu bağlamda, eski Ordu Komutanı General Jozef Aun'un Riyad yakınlarındaki el-Ulaa bölgesine gerçekleştirdiği acele ziyaret; Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Güvenlik Müsteşarı Yezid bin Ferhan ile görüşmesi, Aun'un cumhurbaşkanlığına aday gösterilme sürecinin başlangıç işaretiydi[1].

Ardından hareketlilik iki koldan hızlandı: Birinci kol, bu isim üzerinde Beşli Komite ve dış dünya nezdinde bir mutabakat sağlamayı hedefliyordu.

İkinci kol ise, Riyad’ın tercihini kesinleştirecek ve hükümet nezdinde önceden hazırlanan diğer aşamalara zemin hazırlayacak acil bir seçim süreci için iç güçleri zorlamaya odaklanmıştı. Bu sebeple Müsteşar Yezid bin Ferhan’ın Beyrut’a intikali, el-Ula’da kararlaştırılanların tatbiki için elzem hale gelmişti.

O vakit, seçim sürecini geciktirebilecek iki fiili engel belirdi: İlki, seçim gecesine kadar Aun'u kabule yanaşmayan Lübnan Kuvvetleri lideri Semir Caca’nın tavrıydı; bu engel Suudi hamiliğinde gerçekleşen ortak bir görüşmeyle aşıldı. İkincisi ise Meclis Başkanı Nebih Berri’nin bu isme yönelik reddiydi.

Berri’nin tavrı, Suudi müsteşarla yaptığı olumsuz ilk görüşmede kendini göstermiş; ancak bu soğukluk, Berri’nin yardımcısı milletvekili Ali Hasan Halil ile Müsteşar bin Ferhan arasında Suudi Büyükelçiliği’nde, Büyükelçi Velid el-Buhari’nin huzurunda sabaha karşı biten gece mesaisinde giderilmiştir.

O dönemde bu görüşmenin Berri ile olan havayı yumuşattığı söylendi; zira Necib Mikati’nin başbakanlığı üzerinde zımnen mutabık kalınmıştı. Şii İkilisi (Emel-Hizbullah) ve General Aun, Mikati’yi uyum sağlanabilecek bir seçenek olarak görüyordu.

Dahası, müstakbel hükümetin neredeyse hazır olduğu ve sadece göstermelik istişarelere ihtiyaç duyduğu konuşuluyordu. Bu husus, Aun ile Şii İkilisi’nin heyeti (Muhammed Raad, Dr. Ahmed Mühenna ve Ali Hasan Halil) arasındaki görüşmelerin de ana eksenini oluşturmuştu.

12 Ocak 2025 öğleden sonra, Suudi Arabistan cephesinden sızan haberlerle 'Beşli Komite'nin aniden başbakan seçiminde tarafsız kalacağı, ne bir veto ne de bir destek sunacağı duyuruldu. O an konuya vakıf olanlar anladı ki, Necib Mikati ismi "uçurulmuş"; tüm şifahi mutabakatlara darbe indirilmişti.

Riyad’ın özellikle Hizbullah’ın hükümette yer almasına dair "hayır"ları yürürlüğe girmişti. Zira perde arkasında bir başka senaryo, Hakim Nevaf Selam’ın başbakanlığı için kurgulanmaktaydı.

O günlerde -hâlâ olduğu gibi- "WhatsApp" uygulaması sihirli bir etkiye sahipti; Mikati’yi destekleyenler bir anda ona sırt çevirdi, muhalifler ise yeni tercihlerini kutlamaya başladı. Böylece Suudi Arabistan’ın farklı yollarla geçirmeyi başardığı bu siyasi darbenin ilk taşları döşenmiş oldu.

Aynı minval üzere, "egemenlik" vasfı sıfırlanmış; direnişin müttefiki veya dostu olan akımların dışlandığı bir hükümet kuruldu. İradesi elinden alınmış bir çoğunluk üzerinden hükümet, direnişi siyasi olarak kuşatacak ve ardından ulusal meşruiyetini sarsacak kararlara zorlandı.

Nihai hedef ise, tüm bu iktidar yapısının asıl varlık sebebi olan direnişin silahının tasfiyesiydi. 5 ve 7 Ağustos 2025 oturumlarında alınan kararlar ve nihayetinde bu yılın 2 Mart tarihinde hükümetçe çıkarılan o en vahim karar; atılması planlanan icra adımlarının hukuki mukaddimelerinden başka bir şey değildi.

Bugün ise iç manzara, her zamanki gibi uluslararası ve bölgesel güç dengelerindeki değişime bağlı olarak başkalaşmaktadır. İran’a yönelik Amerikan-İsrail saldırganlığının yansımaları da bu değişimin habercisidir.

Dolayısıyla, dış hamilerin bu iktidarı kurmasına imkan veren amiller artık çökmüştür ve bu yapının onlar için bir "menfaati" kalmamıştır.

Zira direnişin silahı meselesi gelecekte iki ana hat üzerinden ele alınacaktır: Birincisi, direniş eksenine yönelik açık saldırganlığın muhtemel çözümünde İran ve Lübnan arasındaki sarsılmaz bağdır.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı (yalnızca biri kamuoyuna açıklanan) iki telefon görüşmesinde bu kararlılığı iletmiştir; ki bu, fiilen "sahaların birliği[2]" sistemine geri dönülmesi demektir.

İkincisi ise, direnişin beklenen zaferidir. Bu zafer, iç güç dengelerinin yeniden tanımlanması ve Lübnan devletinin gelecekteki bölgesel ve uluslararası tercihlerinin sınırlarının çizilmesi noktasında derin yansımalara gebe olacaktır.

Ne hazindir ki, iktidarın düşmanla doğrudan müzakere masasına oturma telaşı kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu sonuç kaçınılmazdır; zira bu hamlenin zamanlaması ulusal bir saate değil, bölge başkentlerinden gelecek o WhatsApp mesajının vaktine ayarlanmıştır.


[1] General Jozef Aun'un Suudi Arabistan ziyareti: Orijinal: العماد جوزاف عون / منطقة العُلا (el-İmâd Jozef Aun / Mıntıkatu’l-Ulaa): "İmad", Lübnan askeri hiyerarşisinde general/korgeneral rütbesini ifade eder. El-Ula ise Suudi Arabistan'ın kuzeybatısında yer alan, tarihi ve stratejik önemi haiz bir şehirdir. Yazar, Lübnan iç siyasetindeki "seçimlerin dış merkezlerde kararlaştırılması" geleneğine atıf yapmaktadır. 2021’deki "el-Ulaa Deklarasyonu" (Katar ile diğer Körfez ülkeleri arasındaki buzların eridiği zirve) sonrası el-Ulaa, Suudi diplomasisinin yeni bir "mühür vurma" mekanı haline gelmiştir. Jozef Aun'un buraya çağrılması, Lübnan’daki askeri bürokrasinin siyasi vesayet altına alınma çabasını simgeler. (ç.n.)

[2] Sahaların Birliği: Orijinal: وحدة الساحات (Vahdetu’s-Sâhât): "Saha" (müzakere veya çatışma alanı) kelimesinin çoğulu olan "sâhât" ile "vahdet" (birlik) kelimelerinin terkibi. Direniş Ekseni'nin (İran, Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Yemen Ensarullah ve Irak’taki güçler) geliştirdiği stratejik bir doktrindir. Bir bölgedeki (örneğin Gazze) çatışmanın, tüm eksen bileşenlerini kapsayacak şekilde diğer sahalara (Lübnan, Kızıldeniz, Suriye vb.) yayılmasını ve koordinasyonunu ifade eder. Bu kavram, modern Arap siyasi literatüründe "tazyik" ve "caydırıcılık" unsuru olarak kullanılır. Yazar, Lübnan’ın bu bölgesel kader birliğinden koparılma çabalarının başarısız olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)

Çeviri: YDH