Albay Wilkerson: ABD ve İsrail stratejik bir hezimet yaşadı

img
Albay Wilkerson: ABD ve İsrail stratejik bir hezimet yaşadı YDH

Emekli Albay Lawrence Wilkerson, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının askeri ve siyasi bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirterek, Donald Trump yönetiminin Tahran'ın sunduğu 10 maddelik ateşkes şartlarını kabul etmek zorunda kaldığını ifade etti.




YDH - Yargıç Andrew Napolitano’nun "Judging Freedom" programına katılan eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın özel kalem müdürü emekli Albay Lawrence Wilkerson, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü askeri operasyonların gelinen noktadaki stratejik sonuçlarını ve Washington’daki siyasi yansımalarını değerlendirdi.

Wilkerson, bölgedeki çatışma dinamiğinin ABD ve İsrail lehine gelişmediğini belirterek, İran’ın masaya koyduğu ateşkes şartlarının aslında Tahran’ın sahadaki direncini yansıttığını ifade etti.

Programın açılışında Yargıç Napolitano, ilan edilmemiş savaşların sıradanlaştığını ve Amerikan hükümetinin "saldırganlık" olarak da bilinen önleyici savaşlara Amerikan halkının itirazı olmaksızın giriştiğini dile getirdi. Napolitano, hükümetin gayrimeşru güç kullanımıyla yaşamaya alışıldığını belirterek, özgür bir toplum için güce başvurma meselesinin anlaşılması ve reddedilmesi gerektiğini vurguladı.

Napolitano ayrıca, Thomas Jefferson’ın "en az yöneten hükümet en iyisidir" ilkesine atıfta bulunarak, özgürlük için savaşarak ölmenin köle olarak yaşamaktan daha iyi olup olmadığını sorguladı.

"İran'ın kazanması için kaybetmemesi yeterliydi"

Albay Lawrence Wilkerson, 9 Nisan 2026 tarihli mülakatta, ABD-İsrail ittifakı ile İran arasındaki çatışmalarda tarafların pozisyonunu değerlendirirken, "Hangi tarafın ateşkes için diğerine yalvardığı" sorusuna yanıt verdi.

Wilkerson, tarafların bunu açıkça yapmadığını ancak Trump’ın mevcut durumunun bu yönde bir görüntü verdiğini belirtti.

Wilkerson, "İran kesinlikle yalvaran taraf gibi görünmüyor. Ortaya konan 10 maddeye bakıldığında, bu maddelerin tamamı İran’ın taleplerinden oluşuyor ve bu taleplerin yaklaşık yüzde 80’i ABD tarafından istenmeyen unsurlar içeriyor" ifadelerini kullandı.

Wilkerson, İsrail merkezli Haaretz gazetesinin bir manşetine atıfta bulunarak, "İran’ın kazanması için tek yapması gereken şey kaybetmemekti. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in kazanması için ise muhteşem bir zafer elde etmeleri gerekiyordu. Ancak ikisi de bu muhteşem zaferi elde edemedi" dedi.

Wilkerson, ABD Başkanı Trump’ın söz konusu 10 maddeyi müzakereler için "harika bir başlangıç noktası" olarak nitelendirdiğini ancak bu maddelerin tam bir ateşkesi içerdiğini hatırlattı.

Pakistan Başbakanı'nın arabuluculuk yaptığı süreçte Lübnan’ın ateşkes kapsamına girip girmediği konusundaki tartışmalara değinen Wilkerson, metnin 10. maddesini özellikle yeniden tercüme ettirdiğini bildirdi.

Wilkerson, "Benim elimdeki 10 maddelik metinde, İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah ile olan çatışması da dahil olmak üzere tüm cephelerde bir ateşkes öngörülüyor" açıklamasında bulundu.

"Netanyahu yalan söylüyor; Lübnan'da Hizbullah'ı değil, sivilleri ve ekonomik altyapıyı hedef alıyor"

Wilkerson, İran’ın masaya koyduğu ve Trump yönetiminin değerlendirmeye aldığı belirtilen 10 maddelik planın içeriğini ayrıntılandırarak şu bilgileri aktardı: İran’ın bir daha saldırıya uğramayacağına dair garanti verilmesi, savaşın sadece bir ateşkesle değil kalıcı olarak sona erdirilmesi, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının durdurulması, İran’a yönelik tüm ABD yaptırımlarının kaldırılması ve İran’ın bölgesel müttefiklerine yönelik savaşın sonlandırılması.

Ayrıca Wilkerson, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı teklif ettiğini ancak buradan geçecek her tanker için 2 milyon dolarlık bir ücret talep ettiğini belirtti.

Bu ücretin Umman ile paylaşılacağını ve elde edilen gelirin savaş tazminatı yerine yeniden inşa çalışmaları için kullanılacağını kaydeden Wilkerson, Trump’ın bu "yeniden inşa" fikrine sıcak baktığı yönündeki bilgileri paylaştı.

Wilkerson, mülakat sırasında nükleer programla ilgili maddelere de açıklık getirdi. Elindeki metne göre, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) İran hakkındaki tüm kararlarının sona erdirilmesinin ve İran’ın kendi nükleer programı için uranyum zenginleştirebileceğinin kabul edilmesinin şartlar arasında olduğunu ifade etti.

Wilkerson, Lübnan konusundaki hassasiyeti şu sözlerle dile getirdi:

"İran, Lübnan’ı kapsamayan bir ateşkesi neden kabul etsin ki? Bu onlar için çok önemli bir mesele. İsrail şu anda her gün 200 ile 300 arasında Lübnanlı sivili öldürüyor. Hizbullah’ın bittiğini iddia ediyorlar ama öldürülenler Hizbullah üyeleri değil. Beyrut’ta tanıdıklarım var; kimin, nerede ve nasıl öldürüldüğünü biliyorum. Netanyahu o küçük, hilekar ağzıyla yalan söylüyor. Öldürecek kimsesi kalmadığı için sivilleri öldürüyor; çünkü Hizbullah ile başa çıkmak çok zor ve askerleri onlarla karşılaştığında ölüyor."

Wilkerson, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının arkasında yatan stratejik amaca ilişkin olarak, "İsrail, Doğu Akdeniz’in eski incisi olan Lübnan’ın, girişimci ve iş dünyasında yetenekli halkıyla yeniden canlanmasını istemiyor. Eğer Lübnan toparlanırsa, İsrail ile rekabet edebilir ve muhtemelen onları geçebilir. Bu yüzden periyodik olarak Lübnan’ı bombalıyorlar; Hizbullah’tan ziyade Lübnan’ın ekonomik altyapısını hedef alıyorlar" değerlendirmesini yaptı.

"Bu harekat Jimmy Carter'ın 1970'lerdeki kurtarma operasyonundan çok daha büyük bir fiyaskodur"

Savaşın sahadaki başarısızlıklarına değinen Wilkerson, ABD’nin uranyum ele geçirme operasyonu sırasında yaşadığı kayıpların, 1980 yılında Jimmy Carter döneminde yaşanan helikopter kazasından daha vahim olduğunu belirtti.

Wilkerson, "Detayları henüz tam olarak bilmesek de bu durum, 70’lerin sonunda Jimmy Carter’ın rehineleri kurtarmaya çalışırken C-130 uçağı ile helikopterin çölde çarpıştığı ve 8 kişinin öldüğü olaydan daha büyük bir fiyaskodur. Hem maliyet, hem imha edilen uçak sayısı hem de yaralanan veya öldürülen personel sayısı bakımından bu, tarihteki en büyük askeri hezimetlerden biridir" dedi.

Wilkerson, operasyonun hedeflerine ulaşamadığını vurgulayarak, "Uranyumu ele geçirmeyi başaramadılar, rejim değişikliği sağlayamadılar ve İran füzelerini etkisiz hale getiremediler. Hürmüz Boğazı ise tanker başına 2 milyon dolar ödeyip ödemeyeceğinize bağlı olarak açık veya kapalı kalmaya devam ediyor" ifadelerini kullandı.

Bu başarısızlığın Trump’a ne kazandırdığı sorusuna Wilkerson, "Kaybedilen büyük miktarda para ve belki de 'sertliği' nedeniyle yanına çektiği birkaç MAGA destekçisi dışında hiçbir şey kazanmadı. Bu çatışmadan çıkan tek bir olumlu sonuç bile söyleyemem. Ancak pek çok olumsuzluk sayabilirim; bunlara Kongre’den talep edilen muazzam bütçeler de dahil" yanıtını verdi.

"Amerikan halkının parasını Kushner ve Hegseth'in çevresindeki şirketlere aktarıyorlar"

Wilkerson, savaşın ekonomik maliyetinin Amerikan halkı üzerindeki yüküne dikkat çekerek, savunma harcamalarının 2 trilyon dolara doğru gittiğini bildirdi.

Bu miktarın modern tarihte eşi benzeri görülmemiş bir para transferi olduğunu kaydeden Wilkerson, "Pentagon hiçbir zaman bir denetimden geçemedi. Peki bu para nereye gidiyor? Bir kısmı kesinlikle birilerinin cebine gidiyor" dedi.

Wilkerson, savunma harcamalarının dağılımı hakkında şu bilgileri aktardı:

"Bu para, Jared Kushner ve Pete Hegseth ile bağlantılı olan, Silikon Vadisi tipi 'avant-garde' şirketlerin eline geçiyor. Savunma Bakanlığı’nı tarihindeki en hızlı ve en uzak noktaya taşıyacaklarını iddia eden bu yandaş şirketler, Amerikan vergi mükelleflerinin parasını resmen çalıyorlar. Harry Truman’ın İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş vurgunculuğunu araştırmak için kurduğu komitede olduğu gibi, bugün de devasa bir vurgunculuk yapılıyor."

"İranlılar uçakları gördüklerinde evlerinden tüfekleriyle çıkıp işgalciye ateş açıyorlar"

Albay Wilkerson, ABD ve İsrail’in İran halkının kültürünü ve direncini yanlış analiz ettiğini ifade etti.

Wilkerson, Albay Douglas McGregor’un "ABD ve İsrail’in İran askeri yapısını ve tarihini anlamadığı" yönündeki görüşlerine katıldığını belirterek, "İran halkı, bombalandıklarında geri adım atmak yerine daha kararlı hale geliyorlar ve son İranlı kalana kadar savaşıyorlar" dedi.

Wilkerson, kültürel farklılıkları şu çarpıcı örnekle anlattı:

"Tel Aviv’e füze düştüğünde insanlar sığınaklara koşuyor. Tahran’a füze düştüğünde ise insanlar sokaklara çıkıp bayrak sallıyor, dans ediyor ve vurulan bölgelerin etrafını sarıyorlar. Bu 180 derece farklı bir kültürdür. İranlılar, köylerinin üzerinden alçak uçuş yapan uçakları gördüklerinde; eğitimsiz siviller dahi olsalar evlerinden av tüfekleri, tabancalar ve AK-47’lerle çıkıp işgalciye mermi yağdırıyorlar. Menzil dışında olsalar bile ateş ediyorlar; bu sadece evini ve vatanını koruyan bir halkın tepkisidir."

Wilkerson, bu durumu Amerikan İç Savaşı’ndaki Tennessee savunmasına benzeterek, insanların mülkiyetlerindeki köleler veya otokrasi sorunu için değil, "birileri onların topraklarına geldiği için" savaştığını dile getirdi.

"Netanyahu Trump'ı 'bu iş bir haftada bitecek' diyerek kandırdı"

Wilkerson, Donald Trump’ın savaşa girme kararında İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun manipülasyonunun etkili olduğunu belirtti.

New York Times'ta yer alan bir habere atıfta bulunan Wilkerson, "Netanyahu defalarca Trump’a 'bu iş bir günde biter, bir haftada biter, iki haftada biter ve her şey benim dediğim gibi olacak' dedi. Netanyahu’nun bu vaatlerini daha önce defalarca duyduk" ifadelerini kullandı.

Wilkerson, mülakat sırasında şu değerlendirmelerde bulundu:

"Bu araç (İsrail), on yıllardır milyarlarca dolarla yağlandı. Netanyahu, İsrail medyasını kontrol etmek için her yolu denedi, ABD’deki Hristiyan siyonistler üzerinden para akışını sağladı. Ancak şu an gelinen noktada, bölgedeki kendi aracımızı (İsrail) kontrol edemez duruma geldik. Trump, Benyamin Netanyahu ve Mossad Başkanı David Barnea tarafından kandırıldığını muhtemelen bir düzeyde anlamıştır."

Wilkerson, Trump’ın çevresindeki Marco Rubio, John Ratcliffe ve Tulsi Gabbard gibi isimlerin şimdi "savaşa karşıydık" dediklerini ancak operasyonun başında sessiz kaldıklarını veya desteklediklerini belirtti.

Bob Woodward’ın kitaplarındaki anlatılara değinen Wilkerson, politikacıların Woodward’ın teybine konuşurken dahi kendilerini haklı çıkarmak için gerçeği çarpıttıklarını ifade etti. Wilkerson, Colin Powell’ın dahi zaman zaman başkanı korumak adına gerçek dışı beyanlarda bulunabildiğini kaydetti.

"Trump'ın sarf ettiği her kelime birer savaş suçudur"

Albay Lawrence Wilkerson, mülakatın sonunda Donald Trump’ın "Pers medeniyetini yok etme" ve İran’ı "taş devrine döndürme" yönündeki tehditlerini sert bir dille eleştirdi. Wilkerson, bu ifadelerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

"Trump kürsüye çıkıp o sözleri söylediğinde İranlılar şok oldu. Söylediği her kelime birer savaş suçudur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Nürnberg mahkemelerinin, Cenevre Sözleşmeleri'nin ve inşa ettiğimiz her türlü hukuki yapının ihlalidir. Her beyanı kaba, her niyeti gayri-başkanlık düzeyindedir. İranlılar onun ağzından çıkanlara alışkın olsalar bile, bir devlet başkanının bu düzeyde tehditler savurması karşısında sersemlemiş durumdalar."

Wilkerson, İran’ın "Bizi taş devrine geri bombalayın" diyerek Trump ile dalga geçtiğini, çünkü taş devrinde Pers İmparatorluğu’nun Akdeniz havzasının tamamına hakim olduğunu hatırlattıklarını belirtti.

Ateşkesin geleceği konusunda iyimser olmadığını ifade eden Wilkerson, Lübnan’daki saldırılar devam ettiği sürece kapsamlı bir çözümün mümkün görünmediğini söyledi.

Wilkerson, "Lübnan sorunu çözülmeden ve İran halkındaki bu nefret dinmeden ateşkesin kalıcı olması imkansız. İranlılar şu an ABD ve İsrail’e ait görünen her şeye ateş açacak kadar öfkeliler" dedi.

Wilkerson, bölgedeki iletişimin koptuğunu ve merkezi bir komuta zinciri olmayan dağınık silahlı grupların ateşkes kararlarından haberdar bile olmayabileceğini, bunun da Balkanlar’daki çatışmalara benzer bir karmaşa yarattığını sözlerine ekledi.