"Bizler; Mısırlı yoksul fellah, Körfez’deki Pakistanlı sözleşmeli işçi ve evi başına yıkılan Beytüllahimli Hristiyan olarak; biz, Arap ve İslam dünyası ve Maşrık Hristiyanları toplamı olarak, İsrail’in Lübnan’da işlediği suçlar için size en ufak bir özür borçlu değiliz."
Sıdkı Asur
YDH - El-Ahbar gazetesi yazar Sıdkı Asur’un kaleme aldığı bu analiz, Almanya’daki "Alman-Karşıtı" (Antideutsche) akımının çarpık mantığı ile Lübnan’daki bazı "egemenlik yanlısı" çevrelerin siyasi tutumları arasında çarpıcı bir paralellik kuruyor. Yazar, İsrail saldırganlığını doğrudan kınamak yerine faturayı sürekli İran’a kesen bu grupların "eleştirel" olma iddiasıyla aslında narsistik bir nevroz içinde hareket ettiklerini vurguluyor. Asur, direnişin meşruiyetini göz ardı ederek Lübnan kurbanlarını yalnızca İran’ın kurbanları gibi gösteren yaklaşımın, İsrail’in toplumsal bölünme yaratma stratejisine hizmet ettiğini ifade ediyor.
Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Almanya’nın birleşmesiyle birlikte Alman solunda baş gösteren siyasi krizin hemen akabinde, Alman, Avrupa ve belki de dünya sahnesinin gördüğü en çarpıcı ve tuhaf oluşumlardan biri zuhur etti: "Alman-Karşıtı" (Antideutsche)[1] örgütlenme.
Bu sol koalisyon, Alman milliyetçiliğine ve onun faşizme evrilme ihtimaline karşı durmanın yolunun Tel Aviv’den geçtiğine inanıyordu.
Öyle ki, doksanlı yıllardan bu yana İsrail’i her koşulda destekleyen bu yapı, İkinci İntifada sırasındaki işgalden Gazze savaşlarına ve günümüzdeki soykırım döngüsüne kadar bu desteğini sürdürdü. Hatta İsrail’i eleştiren Alman Yahudilerine saldıracak kadar ileri gittiler.
Söz konusu "Alman-Karşıtı" yapının, esasen antropolojik bir araştırmayı hak eden en garip yönü ise şudur: Her yıl, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin Dresden şehrini bombalaması ve aralarında pek çok sivilin de bulunduğu 25 bin Alman’ın hayatını kaybetmesi anısına bir yürüyüş düzenlerler.
Bu sözde solcular, İngiliz ve Amerikalı pilotlara teşekkür eder ve "Lütfen bizi yeniden bombalayın!" diye haykırırlar. Bunu da "Almanlar için dökülecek gözyaşımız yok" diyerek ve Alman sivillerin "Nazizmle suç ortaklığı yaptıkları" gerekçesiyle bombalanarak öldürülmeyi hak ettiklerini savunarak gerekçelendirirler.
Bu sakat mantığın doğal bir sonucu olarak örgüt; Batı ve Amerikan emperyalizmine karşı duruşu, antisemitizmin bir giriş kapısı olarak yaftalayıp saldırır ve Amerika’nın bölgemizdeki tüm savaşlarını canla başla destekler.
Ancak bir süre önce Berlin’deki bir üniversite panelinde -ki aralarında Alman-Karşıtlarının da bulunduğu pek çok sol grup oradaydı- Marksist Der Sperling[2] bloğundan bir konuşmacı ayağa kalktı ve onları şu sözlerle payladı: "Filistin, Irak ve Afganistan’daki işgale karşı yürütülen direniş, insanlığın özgürleşmesine, tüm salon komünistlerinin toplamından çok daha fazla katkı sağlamıştır."
Bu, Alman salonlarının bağlamından; Arap liberal salonlarına, Lübnanlı Değişimci[3] ve 14 Mart[4] çevrelerine uzanan önemli bir giriş kapısıdır. Özellikle de ABD ile İran arasındaki ateşkes planına Lübnan’ın dahil edilmemesini, "Lübnan’ın İran uğruna feda edildiğinin" yeni bir kanıtı sayanlar için...
Burada elbette İran’ın, ateşkesin Lübnan’ı da kapsamasında ısrar etmesi gerektiğini düşünüyorum; şayet bunu yapmazsa en sert şekilde eleştirilmeyi hak edecektir.
Fakat madalyonun diğer yüzünde, bilhassa 14 Martçı ve Değişimci medya platformlarında yükselen sese şunu sormak gerekir: Konuyu derhal İran’a karşı yeni bir "Egemenlik Savaşı"na[5] tahvil etmeden önce "biraz ağır olun" (durup bir düşünün).
Burada "katliam kurbanlarının hatırasına saygı duyun" demeyeceğim, çünkü onları istismar etmek ya da onlar adına konuşmak istemiyorum.
Ancak, bu kurbanları aslen bir İsrail saldırganlığının şehitleri olarak görenleri "kurbanları siyasi ve ideolojik emeller için kullanmakla ve savaşın insani bedelini umursamamakla" suçlayıp; diğer taraftan hemen iki adım öne atlayıp bu insanları "İran’ın kurbanları" sayan o bildik "akıl yürütme jimnastiğini" yapmanın neresi "eleştirel, cesur, ilerici ve siyasetten azade" bir yaklaşımdır?
"Egemenlik yanlıları" içindeki en hüsnüniyetli kişiler bile İsrail’in, uyguladığı bu toplu cezalandırma yöntemleriyle tam olarak onların bu tepkisini hedeflediğini idrak edemiyor.
İsrail, bu katliamı bizzat sizden beklendiği gibi konuşasınız diye gerçekleştirdi. O, sadece direnişin ve onun toplumsal tabanının beklenen eylemleri yüzünden değil, aynı zamanda direniş muhaliflerinin öngörülebilir tavırları ve Lübnan’ın bir yarısının diğer yarısı üzerinde bir siyasi baskı kartına dönüştürülmesi için bu cürümleri işliyor.
Savaşın üç yıllık tarihsel tecrübesi kanıtlamıştır ki, gelecek hamleleri öngörmeden aceleci sonuçlara varmak, konuşmacının ciddiyet ve inandırıcılıktan yoksun olduğunu gösteren çok vahim bir durumdur.
2024 Eylül ayı sonunda Dahiye’nin bombalanması ve Seyyid Hasan Nasrullah’ın şehadeti sonrası Derac[6] platformunda, içlerine işleyen İran Kaynaklı Akıl Tutulması Sendromunu (Iran Derangement Syndrome) ele veren bir başlık yayımlandı:
"Tahran gecesini huzur içinde geçirirken, Seyyid suikasta uğradı."
Editör kadrosu bunu şöyle detaylandırıyordu:
"Asıl önemli olan Tahran’ın o geceye hiçbir zarar görmeden, huzur içinde girmiş olmasıdır. Rehber Ali Hamenei'nin can güvenliği için güvenli bir yere nakledildiği duyuruldu. Perde arkasında ise muhafazakâr ve yeni reformcu liderler, mezhepçilik tünellerinden ve Filistin davasına destek nifakından yararlanarak Arap toplumlarına sızmaya devam etmek ve İsrail’in başaramadığını başarmak için yeni planlar çizmekle meşguldüler."
Bu kopuk, fevri ve duygusal yazı dili, insanlara bu savaşın akıbetine dair akıllarına hürmet eden makul bir öngörü sunmakta bile başarısız olmuştur. İşte, Rehber Ali Hamenei de suikasta uğradı ve Tahran’ın o "sakin geceleri", geçtiğimiz Haziran ve bu bahar aylarında üzerine çöken iki dünya savaşı ağırlığındaki saldırılarla son buldu.
Peki, "Hizbullah, Lübnan’ı İran uğruna feda etti" şeklindeki o kolektif histeri ayinlerine yeniden gömüldüğünüzde, inandırıcılığınızı ne koruyacak?
Mücadelenin zamanlamasını ve mekanını eleştirmek yanlış değildir; hatta Esad Ebu Halil[7] bile Hizbullah’ın mevcut savaşa girişini başlangıçta eleştirmiştir.
Fakat pek çok "egemenlik yanlısı" nezdinde olup bitenler, eleştirinin ötesine geçip kolektif bir nevroza dönüşmüştür. Bunu açıklayan şey ise, "gündemde kalma" narsisizmidir. Bu çevreler, artık 2019 yılında[8] olmadığımız ve dünyanın onlardan sonra da dönmeye devam ettiği gerçeğini inkar içinde yaşıyorlar.
Bu yüzden; 7 Ekim kasırgasına, Suriye rejiminin çöküşüne ve Amerika-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına rağmen, İran’ı tüm dertlerinin kaynağı olarak muhafaza etmeye muhtaçlar.
Örneğin, Raseef22 platformu 2024 Eylül’ünde "Gazze’den Lübnan’a Mesajlar: Bizi Affedin" başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda pek çok Gazzeli, Lübnanlılardan bu savaşa sürüklendikleri için özür diliyordu.
Bu konu artık bıktırıcı ve yıpratıcı bir hal aldı. Ey egemenlik yanlıları! Eğer bir yarınız İsrail darbelerini kutlayan bir mazoşist, diğer yarınız ise belki de hiç yaşamadığınız Güney veya Dahiye’ye yönelik İsrail saldırganlığı için Gazze halkından özür bekleyen bir narsistse; vay halimize! Fuad Acemi[9], Arap milliyetçilerini "büyük haritalara olan tutkularının, onları küçük haritalardaki Arap vatandaşına, kasabasına ve mahallesine olan ilgisini kaybettirdiği" gerekçesiyle eleştirirdi.
Ancak şimdi görüyorum ki bunun tam tersi geçerli: "Beyrutluların Tahran’a karşı savaşı" haritası her şeyin önüne geçti; artık ondan daha yüksek bir ses çıkmıyor.
Gelecekte aramızda kalacak bir gerçek olarak şunu iyi duyun: Bizler; Mısırlı yoksul fellah, Körfez’deki Pakistanlı sözleşmeli işçi ve evi başına yıkılan Beytüllahimli Hristiyan olarak; biz, Arap ve İslam dünyası ve Maşrık Hristiyanları toplamı olarak, İsrail’in Lübnan’da işlediği suçlar için size en ufak bir özür borçlu değiliz.
Bu "hak sahibi olma"duygunuz temelsizdir. Kimsenin sizi gördüğü falan da yok -tıpkı Ahmed eş-Şaraa’nın (Ebu Muhammed el-Colani) El-Cumhuriyye Net’i görmediği gibi-.
Ne kadar da küçüksünüz, salonlarınız ne kadar küçük! Platformlarınızda ve el-Arabiya/el-Hades ekranlarındaki o küçük protesto duruşlarınız ve kınamalarınız ne kadar da cılız!
[1] Alman-Karşıtı (Antideutsche): Orijinal: المنظمة ضد-الألمانية (el-Munazzama didda'l-Almâniyya): 1990'larda Almanya'da neo-Nazizm korkusuyla ortaya çıkan, ancak zamanla "İsrail'e koşulsuz destek" eksenli bir patolojiye dönüşen marjinal sol akım. Yazar, bu grubu Lübnan'daki bazı çevrelerin "İran nefreti yüzünden İsrail saldırganlığını meşrulaştırması" ile kıyaslayarak güçlü bir "karşılaştırmalı siyaset psikolojisi" kurmaktadır. (ç.n.)
[2] Der Sperling: Orijinal: مدونة "دير سبيرلينغ" (Mudavvenatu Der Sperling): Almanya merkezli Marksist-Leninist eğilimli bir blog/yayın organı. Metinde, Batı merkezli solun "salon komünistliği" yerine üçüncü dünyacı direnişi öncelemesi bakımından bir "sağduyu" örneği olarak zikredilmiştir. (ç.n.)
[3] Lübnanlı "Değişimci" (Tegayyuriyyun): 2019 Lübnan protestoları sonrası ortaya çıkan, geleneksel mezhepçi partilerin dışındaki sivil toplum kökenli siyasi hareket. Yazar, başlangıçta umut vaat eden bu hareketin bir kısmının, "İran karşıtlığı" uğruna ulusal güvenlik meselelerinde İsrail anlatısına yaklaştığını -tekrar tekrar- hatırlatmaktadır. (ç.n.)
[4] 14 Mart / Âzâriyye: Orijinal: الآذارية (el-Âzâriyye): 2005'te Refik Hariri suikastı sonrası oluşan Suriye/İran karşıtı blok. Yazar, bu bloktan kalan tortunun günümüzdeki tavrını narsistik bir "mağduriyet ve egemenlik" dili üzerinden eleştirmektedir. (ç.n.)
[5] Egemenlik Yanlıları / Siyadiyyun: Orijinal: السياديين (es-Siyadiyyîn): Arapça Siyâde (Egemenlik) kökünden gelir. Lübnan siyasetinde "Lübnan'ın kararlarının sadece Lübnan devletine ait olması gerektiğini" savunan, pratikte ise Hizbullah'ın silahlarına ve direnişin içeriden tasfiyesine odaklanan çevreleri tanımlar. Yazar bu terimi, metin boyunca tırnak içinde kullanarak kavramın "içinin boşaltıldığını" ima eder. (ç.n.)
[6] Arap dünyasında modern, liberal ve bağımsız yayıncılık yaptığını iddia eden dijital platformlar. Yazar, bu mecraları "salon liberalliği" yapmakla ve olayları sadece direniş karşıtlığı prizmasından görerek analitik körlük yaşamakla suçlamaktadır. (ç.n.)
[7] Es'ad Ebu Halil: The Angry Arab bloğuyla tanınan Lübnan asıllı Amerikalı profesör. Keskin bir emperyalizm ve İsrail karşıtı olmasına rağmen Hizbullah'ı soldan eleştirebilen bir figürdür. Yazar, onu "meşru eleştiri" örneği olarak gösterir. (ç.n.)
[8] Lübnan'da ekonomik çöküşe karşı başladığı iddia edilen, Batı güdümlü "devrim" teşebbüsü. Yazar, muhataplarının hâlâ o günkü siyasi dengelerde (Hizbullah karşıtı sokak hareketliliği) takılı kaldığını, bölgedeki devasa jeopolitik değişimleri (7 Ekim sonrası süreç) okuyamadıklarını savunur. (ç.n.)
[9] Fuad Acemi: Lübnan asıllı Amerikalı ünlü siyaset bilimci. Özellikle Arap milliyetçiliğinin iflası üzerine yazdığı "Arap Şiiri" (The Arab Predicament) kitabıyla tanınır. Yazar, Acemi'nin klasik Arap milliyetçisi eleştirisini tersyüz ederek, bugünün "yerelci/egemenlikçi" Lübnanlılarının kendi küçük ideolojik savaşları uğruna büyük fotoğrafı (İsrail saldırganlığı) ıskaladığını söyler. (ç.n.)
Çeviri: YDH