Düşman çaresiz kaldığında ve Amerika onu korumaktan aciz düştüğünde

img
Düşman çaresiz kaldığında ve Amerika onu korumaktan aciz düştüğünde YDH

"Lübnan’daki otorite sahiplerinin ağır kusurlarından, Lübnanlıların bir kesiminin kendi soydaşlarına karşı beslediği korkunç nefretten, garazdan ve bölünmüşlükten bağımsız olarak, manzarayı duygusallıktan uzak, gerçekçi ve sakin bir şekilde yeniden okumakta fayda var."




İbrahim el-Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını mesleki ve stratejik bir başarısızlık olarak anıyor; Netanyahu’nun kibrinin ve ordu içindeki öngörüsüzlüğün Hizbullah’ı hafife almalarına neden olduğunu vurguluyor. El-Emin'e göre Hizbullah, kamuoyundaki algı kayıplarını göze alarak derin bir askeri transformasyon gerçekleştirdi, tespit edilmesi zor yeni bir komuta-kontrol ve ateş yönetim sistemi kurdu. ABD’nin bölgedeki varlığının tehlikeye girmesi ve Yemen üzerinden Kızıldeniz seyrüseferinin tehdit edilmesi, Washington’ı ateşkes konusunda zorlayıcı bir rol oynamaya itti.

Herkes düşmanın yarım saatlik o kanlı cinneti[1] boyunca işlediği suçun boyutlarını kavramaya çalışırken; Lübnan’daki bazı Arap ve Batılı mahfiller, insani yardım sektörü paydaşlarıyla, hastane yönetimleriyle, Sağlık Bakanlığı yetkilileriyle ve güvenlik bürokrasisiyle hızla yoğun temaslara başladılar.

Soru tekti: İsrail, bu gözü dönmüş saldırı dalgasında kimi hedef almıştı?

Bu çevreler, siviller arasındaki devasa can kaybından habersiz olmasalar da, sorgulamalarının özü operasyonun mahiyetini ve asıl hedeflerini anlamaya odaklanmıştı.

Çarşamba gece yarısından sonra tablo netleşmeye başlayana dek ağır saatler geçti: Kurbanların %95’inden fazlası sivildi ve büyük bir çoğunluğunun Hizbullah ile hiçbir bağı yoktu.

"Yakın çevre[2]" olarak nitelendirilen kesimden hayatını kaybedenler dahi oldukça azdı. O an anlaşıldı ki düşman, bu saldırı hamlesiyle Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım’ı ve bir dizi siyasi ve askeri lideri hedef almayı amaçlamıştı.

Düşmanın mesleki başarısızlık emareleri, aylar öncesinden; İsrail’deki çoğu güvenlik ve askeri yetkilinin, hatta Tel Aviv’in o cinayet saplantılı "Hitler’inin[3]" kibre kapıldığı anlarda başlamıştı.

Meseleye vakıf kaynakların aktardığına göre; Amerikalı bir elçi, Lübnan’daki krizin sona erdirilmesi yolundaki ilerleme fırsatlarını sormak üzere Benyamin Netanyahu’yu ziyaret ettiğinde, o büyük bir küstahlıkla şu cevabı vermişti: “Bunlar benim ilgi alanımda değil; ne devlet yetkilileri ne de başkaları.”

Elçi, Hizbullah’ı sorduğunda ise Netanyahu gülümsemiş, ayağa kalkarak pantolonunun küçük cebini işaret etmiş ve şöyle demişti: “Onlar işte buradalar.”[4]

Hizbullah, Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının ardından savaşa dahil olduğunu ilan ettiğinde, tüm düşman liderleri övünerek Hizbullah’ın “tuzağa düştüğünü” söylemekte yarışıyordu.

İsrail; tüm iplerin kendi elinde olduğu, Hizbullah’ın sadece caydırılmakla kalmayıp aynı zamanda ezildiği varsayımıyla hareket ediyordu.

Aşırı iyimserlik konusunda çekinceleri olan askeri kademeler bile, Hizbullah’ı tasfiye etme görevinin bu denli büyük bir çaba gerektireceğini öngörmemişti.

Ancak birkaç gün içinde manzara değişti. İşgal ordusunun askeri kademelerinde feryatlar yükselmeye başladı. Şok, sadece kuzey yerleşim yerlerinin sakinleriyle sınırlı kalmadı, o cephede görev yapan subaylara kadar uzandı. Bakışlar bir anda, üzerinde ağır bir baskı olan güvenlik teşkilatına döndü ve şu soru soruldu: “Siz ne yapıyordunuz?”

Bu esnada direniş erleri; üzerinde sabırla çalışılmış, uzun zaman ve devasa emek gerektiren basit bir planı icra ediyorlardı.

Bu plan, düşmanı şaşkına çeviren en kapsamlı yanıltma operasyonlarından birini içeriyordu ve Hizbullah liderliğinin defalarca "itibarından fedakarlık etmesini[5]" gerektirmişti.

Hizbullah’ın yaptığı şey basitçe; kapsamlı bir iç yeniden yapılanma, tüm kabiliyet ve imkanların titiz bir dökümü, önceki savaşta hasar görenlerin onarılması ve son yirmi yıldır süregelen yapıdan farklı bir askeri mimarinin inşa edilmesiydi.

Bu plan silahların, kabiliyetlerin veya insan kaynağının terk edilmesine değil; hazırlık aşamasında tespit edilme ihtimalini azaltan, savaş sırasında ise takibini zorlaştıran farklı bir "ateş yönetim[6]" tarzının ve direniş birimleri için yeni bir hiyerarşinin geliştirilmesine dayanıyordu.

Bu yaklaşım; böbürlenmeye, üstünlük imajını geri kazanma çabasına veya intikam kompleksine yer bırakmayan katı kurallar üzerine kurulmuştu. Aksine temel bir hedefe kilitlenmişti: İşgal ordusuna ağır darbeler indirmek, yerleşimcilerin zihnine korkuyu yeniden ekmek ve düşmanın bir buçuk yıldır yerleştirmeye çalıştığı zafer anlatısını yerle bir etmek.

Zaman geçtikçe başta ABD olmak üzere Batılı çevreler, Lübnan’daki manzarayı artan bir endişeyle izlemeye başladılar.

Amerikan askeri ve güvenlik kurumlarındaki profesyonellerin ilgisi, önceliğine rağmen sadece İran cephesiyle sınırlı kalmadı; aksine müttefikleriyle birlikte düşmanın tahminlerini incelemeye ve Hizbullah hakkındaki anlatısındaki açıkları denetlemeye yöneldiler.

Bu, savaşın üçüncü haftasında Lübnan cephesi konusunda düşman liderleriyle artan Amerikan temaslarında açıkça görüldü.

Washington’da hiç kimse Netanyahu’nun başarısızlığı itiraf etmesini beklemiyordu ancak bazı çevreler onun dikbaşlılığını “bırakın daha fazla başarısız olsun” ilkesiyle karşıladı. Savaşın dördüncü haftasının ortasında ise bu çevrelerde karar kesinleşti: Başarısız oldular!

Batılıların ulaştığı asıl sonuç sahada apaçık ortadaydı. Kuzeydeki düşman komutanlığı, Hizbullah karşısındaki büyük yığınağa rağmen siyasi kademeye; herhangi bir saha ilerlemesinin önceden belirlenen tahminlerden çok daha yüksek bir bedel getireceğini bildirdi.

Bu durum sadece operasyonel hedefler düzeyinde değil, savaşın siyasi hedeflerinin belirlenmesi düzeyinde de planların yeniden ayarlanmasını gerektiriyordu.

Netanyahu ve ekibinin ordu ve güvenlik teşkilatı üzerindeki tüm baskısına rağmen, nitelikli yeni bir "hedef bankası[7]" oluşturmanın kolay olmadığı görüldü.

Bir aylık operasyonların sonuçları, Hizbullah’ın çalışma programları önünde gerçek bir engel teşkil etmedi. İşgal güçleri, direnişin sadece ölçülü bir tempoda bombardımanı sürdürme yeteneğiyle değil, aynı zamanda çeşitli sektörlerdeki dikkat çekici manevra kabiliyetiyle de şaşkına döndü.

Savaş meydanlarından ve çeşitli mihverlerden gelen bilgiler, düşmanın Hizbullah’ın icra edebileceğini beklemediği bir dizi taktiksel sürprizi ortaya koydu.

Düşmanın açıklamadığı ve belki de asla açıklamayacağı en acı gerçek ise şuydu: Önceki savaşta kabiliyetleri yok etmemiş, aksine Hizbullah’ın ateş yönetim sistemine büyük bir darbe indirmiştik. Hizbullah bu yönetim kabiliyetini geri kazanır kazanmaz, imkanları da savaşın gereksinimlerine uygun şekilde yeniden gün yüzüne çıktı.

İki haftalık ateşkes ilanından önceki son dört gün boyunca İsrail, Lübnan’ın müzakere gündemindeki ana maddelerden biri olduğunun farkındaydı.

Bu nedenle önceliği, İran ile daha sert bir çatışma ihtimaline hazırlanırken aynı zamanda herhangi bir Amerikan-bölgesel uzlaşmasını sabote etmekti.

Bu bağlamda, Hizbullah’a belirleyici bir darbe indirmenin imkansız olduğu kanaati pekiştiği için Lübnan cephesine fazladan enerji harcanmaması gerektiğini düşünüyordu. Onlara göre çözüm; önce İran’ın hedeflenmesinden geçiyordu, zira İran’ın herhangi bir geri adımı otomatik olarak Hizbullah’ın durumuna yansıyacaktı.

Ancak pek çok kişinin hoşuna gitmeyen gerçek şu ki; Donald Trump yönetimi ve tüm askeri, güvenlik ve siyasi ekibi, kendilerini öngörülen senaryolar arasında yer almayan bir durumla karşı karşıya buldular.

Savaş, rejimi devirme ve kırma hedefine ulaşmakta başarısız olmakla kalmadı; aksine yansımalar, doğrudan askeri kayıplar düzeyinden, küresel ekonomik döngünün temel bir parçasına dokunan, belki de türünün ilk örneği olan daha geniş ve karmaşık tehditler düzeyine evrildi.

Washington’ı en çok endişelendiren şey, savaştan bir ay sonra Arap topraklarındaki doğrudan varlık marjını kaybetmeye başladığını hissetmesiydi.

Amerikalılar, bölge ülkelerinin çoğundaki güçlerini, diplomatlarını ve danışmanlarını tahliye etmek için en büyük operasyonlardan birini yürütmek zorunda kaldılar. Bir öfke anında Amerikalı bir yetkilinin şöyle dediği nakledildi: “Bizi Irak’tan çıkardılar.”

Gerilimin tırmandığı bu süreçte manzara, mücadelenin yeni bir aşamasına doğru evrildi. Karar vericilerin gözünde Yemen’in savaşa dahil olması, etkisi sınırlı bir gelişme değildi; aksine Tel Aviv’i hedef almanın ötesine geçerek Körfez bölgesindeki askeri-stratejik tabloyu değiştirecek çok daha büyük hedeflere uzanıyordu.

Amerikalılar, Arap Yarımadası’nın doğusundan ve batısından üzerlerine kapanan bir tuzağa düşmek üzere olduklarını hızla kavradılar. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesi ve buradaki trafiği kısıtlaması, sadece Babülmendep için değil, tüm Kızıldeniz seyrüseferi ve ötesi için hazırlananların yanında hiçbir şey kalıyordu.

Bu noktada Amerikalılar kesin bir karar vermek zorunda kaldı. Donald Trump, İran’a karşı geniş çaplı bir saldırı tehdidinde bulunduğunda, bu tehdidin yankısı İran’dan ziyade İsrail hariç Washington’ın bölgedeki müttefikleri üzerinde etkili oldu.

İki haftalık ateşkes ilanından önceki 36 saat boyunca bölge; ABD’nin Körfez ülkelerindeki müttefiklerinin yanı sıra Türkiye, Mısır, Pakistan ve diğerlerinin Tahran ve Washington nezdinde yürüttüğü yoğun ve eşi görülmemiş bir diplomatik trafiğe sahne oldu.

Bu anda Netanyahu, kaybın bedelinin uzlaşmadaki payı olacağını hissetti. Her ne kadar ateşkes ilanından önceki son iki günde askeri baskıyı sürdürse de; Amerikan Başkanı’nın karakterini iyi bilen, Beyaz Saray’daki müzakerelerin mahiyetini kavrayan ve Amerikan askeri-güvenlik liderliğinin tutumundaki kaymaları fark eden Netanyahu, ateşkes sürecini engellemenin artık mümkün olmadığını anlayarak harekete geçmesi gerektiği kanaatine vardı.

Bu gerçek karşısında, büyük yetenekler sergileyebileceği tek alan olan eski pozisyonuna dönmekten başka çare bulamadı ve Lübnan’ın ateşkese dahil edilmemesi için Amerikan yönetimi üzerindeki baskısını artırdı. Amerikan tarafının ateşkesin kapsamı hakkındaki ilk açıklamalarındaki muğlaklık sayesinde bunu bir şekilde elde etti.

İran, Pakistanlı arabulucudan açıklama istediğinde, Pakistan Başbakanı ateşkesin Lübnan’ı da kapsadığına dair bir açıklama yaptı; Amerikalılar ise Lübnan cephesini anlaşmaya dahil etme konusunda İsrail’i henüz ikna edemedikleri için bu açıklamaya yorum yapmayarak meseleyi farklı ihtimallere açık bıraktılar.

Amerikan açıklamasını takip eden İsrail anlatısında, bazı yorumcuların gözünden kaçan nokta; işgal hükümeti başkanının yirmi saatten fazla bir süre ortadan kaybolmasıydı.

Bu süre zarfında Lübnan’ın düzenlemelere dahil edilmemesi yönünde aleni bir Amerikan tavrı koparmaya çalışıyor, İran’ın beklenen mutabakat taslağına dair açıklamalarına şerh düşüyor, asıl çabasını ise işgal ordusunu Lübnan’a karşı sert bir askeri harekat hazırlamaya sevk etmek için harcıyordu.

Bu yirmi saat boyunca İsrail kritik bir yol ayrımındaydı: Ya kara operasyonunu genişleterek ordu birliklerini Lübnan topraklarında daha kapsamlı çatışmalara sürecekti ya da gösteri amaçlı hamlelere dönecekti. Netanyahu, ordu komutanlığının geniş kapsamlı bir harekat için daha fazla zaman, insan kaynağı ve lojistik talep etmesi üzerine, ordunun bir kara macerasına hazır olmadığına ikna olmakta gecikmedi.

Buna karşılık güvenlik birimleri yeni bir “hedef bankası” hazırlamakla meşguldü ancak bu hedeflerin büyük bir kısmı kurum içinde mesleki ve siyasi açmazlar yaratıyordu; öyle ki bazı iç değerlendirmeler bunları "savunulamaz" buluyordu.

Fakat o "mecnun", geçen ay boyunca yaşananlara duyduğu öfkeyi dışa vuracak, Hizbullah’ın kuvvetlerine ve kendisine doğrudan güvenmediklerini bildiren 250 binden fazla yerleşimciye karşı duyduğu intikam arzusunu yansıtacak büyük bir gösteriye ihtiyaç duyuyordu.

Her seferinde olduğu gibi, İsrail yine kendini tekrar etti. Damarlarında Yahudi kanı akmayan hiçbir insanın hayatına değer vermeden, gücü en çirkin haliyle kullanmaktan başka bir meta yoktu elinde.

Böylece “Kara Çarşamba”, saha hedeflerindeki başarısızlığı telafi etme umuduyla temel amacı dehşet iklimi yaratmak olan şiddetli saldırılara ve rastgele bombardımana dönüştü.

Dün ortaya çıkan tepkiler, işgal rejiminin kuruluşundan bu yana bildiğimiz mantığında köklü bir değişim yansıtmadı.

Bununla birlikte; Lübnan’daki otorite sahiplerinin ağır kusurlarından, Lübnanlıların bir kesiminin kendi soydaşlarına karşı beslediği korkunç nefretten, garazdan ve bölünmüşlükten bağımsız olarak, manzarayı duygusallıktan uzak, gerçekçi ve sakin bir şekilde yeniden okumakta fayda var:

Bu çerçevede direniş; doğası gereği farklı bir savaş biçimini zorunlu kılan, her türlü baskı ve kaybın göğüslenmesini varsayan kader tayin edici bir muharebe yürütüyor.

Bu, azim gerektiren, çevredeki gerçeklerin titizlikle kavranmasını, sabrı, metaneti ve iyi yönetimi şart koşan bir savaştır. Direnişin tüm düşmanlarının, İsrail ve Amerika’nın kaçınılmaz bir kader olmadığını anlaması çok uzun sürmeyecektir!


[1] Yarım saatlik cinnet (نصف ساعة من الجنون الدموي): Orijinal: نصف ساعة من الجنون الدموي (Nısfu sâatin mine'l-cunûni'd-demevî): Yazar, İsrail'in yoğun hava saldırılarını "cinnet" olarak nitelendirerek rasyonel askeri sınırlardan çıktığını vurgular. (ç.n.)

[2] Yakın çevre (البيئة اللصيقة): Bu terim, Lübnan siyasi literatüründe Hizbullah'ın sadece mensuplarını değil, ona ideolojik, sosyal ve organik olarak en yakın duran sivil tabanı ifade eder. (ç.n.)

[3] Tel Aviv'in Hitler'i (هتلر تل أبيب): Yazar, Netanyahu'ya yönelik en ağır siyasi hakareti, Yahudi tarihinin en büyük travması olan Hitler üzerinden yaparak ironik bir "tersine çevirme" (inversion) gerçekleştirir. (ç.n.)

[4] Cebimdekiler (إنهم هنا): Netanyahu'nun pantolonunun çakmak cebini göstermesi, bir gücü tamamen kontrol altında tuttuğu ve küçümsediği anlamına gelen bir kinayedir. Türkçede "çantada keklik" deyimine yaklaşan bir kibir gösterisidir. (ç.n.)

[5] İtibardan fedakarlık (التضحية بماء الوجه): "Yüz suyu" (haysiyet/itibar) kavramı hem Arapçada hem Türkçede ortaktır. Stratejik geri çekilmelerin veya sessiz kalmaların kamuoyunda "zayıflık" gibi görünmesine rıza gösterilmesini ifade eder. (ç.n.)

[6] Ateş yönetimi (منظومة إدارة النيران): Askeri bir terimdir. Sadece ateş etmek değil; koordinasyon, hedef tespiti ve mühimmatın verimli kullanımı anlamına gelir. Yazar, Hizbullah'ın kaybettiği şeyin silah değil, bu koordinasyon kabiliyeti olduğunu ve bunu geri kazandığını vurguluyor. (ç.n.)

[7] Hedef bankası (بنك أهداف): Modern savaş literatüründe vurulacak yerlerin listesini ifade eder. Yazar, İsrail'in vuracak anlamlı/stratejik hedef bulmakta zorlandığını ifade eder. (ç.n.)

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel