Yamyamlar imparatorluğu

img
Yamyamlar imparatorluğu YDH

"Artık o 'nezih ve müşfiklerin' diline yapılan hiçbir tercüme kalmamıştır; her şey dünyanın gözü önünde bu kadar aşikârken, işlerin böyle bitmeyeceği illüzyonuyla kendilerini teselli edenlerin dili artık hükümsüzdür."




Vuk Bačanović

YDH - Bosnalı yazar Vuk Bačanović, Savage Minds adlı blog sayfasında kaleme aldığı makalede, küresel siyaset ve ekonomideki ahlaki çöküşü Trump figürü üzerinden değil, bizzat kapitalist sistemin yapısal işleyişi üzerinden analiz ediyor. Bačanović, Trump’ın kaba ve doğrudan üslubunu yeni bir olgu olarak değil, seleflerinin diplomatik zarafetle gizlediği emperyal şiddetin çıplak ve filtresiz bir dışavurumu olarak niteliyor. John Bellamy Foster ve Michael Roberts gibi düşünürlerin teorilerine dayanarak, sermaye birikiminin sürdürülebilirliği için devlet yönetiminin doğrudan gasp edildiği ve savaşın bir iş modeline dönüştüğünü kaydeden Bačanović, kâr oranlarının düşmesiyle birlikte sistemin kaçınılmaz olarak daha otoriterleştiğini ve kaynakları tüketmek adına fanatik siyasi tiplemeleri sahneye sürdüğünü anımsatıyor.

Dünya çapında hâlâ bir ahlaki yetkinlik alametiymiş gibi pazarlanan o yaygın entelektüel rehavet biçimlerinden biri de, bütün bir sistemin günahlarını tek bir şahsın omuzlarına yıkma eğilimidir. O şahsı aradan çıkarın, onu Ortaçağ’dan kalma bir iblis gibi cemiyetten aforoz edip dışarı fırlatın; işte o vakit -bize söylenen budur- hakikat kendi kendini düzeltecektir. Sonuç, yetişkinler için yazılmış bir tür siyasi masaldır: Bir varmış, bir yokmuş; kaba saba, hırçın ve edepsiz bir başkan varmış ve her şeyi o mahvetmiş. Peki ya sistem? Sistem özünde sapasağlamdır; tek ihtiyacı olan biraz daha zarafet, biraz daha özenle seçilmiş bir dil ve belki de kriz imalatları ile savaş ve soykırım sahneleri arasında dağıtılacak bir iki Nobel Barış Ödülü’dür[1].

Peki, ya mesele aslında Trump değilse?

“Salı günü İran’da hem Elektrik Santrali Günü hem de Köprü Günü olacak -hepsi bir arada. Eşi benzeri görülmemiş bir gün olacak!!! Açın şu lanet boğazı, sizi gidi kaçık alçaklar; yoksa cehennemi yaşarsınız -SADECE İZLEYİN! Hamdolsun Allah’a. Başkan DONALD J. TRUMP.” (Trump’ın Truth Social paylaşımı)[2]

İşte orada: Doğrudan, küt ve diplomatik dilden tamamen arındırılmış bir üslup. Ne “endişeliyiz” ibaresi var, ne “itidal çağrısı”, ne “uluslararası camiaya” atıf, ne de “demokratikleşme” lakırdısı. Sadece berrak bir mesaj: Boğazı açın -yoksa cehennemle yüzleşirsiniz. Gelgelelim gösterilen tepki tam bir şok hali; eller havada, sesler hayretle yükseliyor: “Bu mümkün mü? Nasıl bir adam bu?”

Hakikatte ise asıl mesele, tam da bu ifadenin bir anlam ifade etmeye başladığı noktada düğümlenmektedir.

Zira ahlakçı dramanın sesini biraz kısıp aklımızı devreye sokarsak, karşımızda yeni bir şey değil, onlarca yıldır yürürlükte olan bir siyasi retoriğin alışılmadık derecede çıplak bir tercümesini görürüz. Trump ile selefleri arasındaki fark, onun temelden farklı bir şey yapması değil, başka bir şey yapıyormuş gibi görünmeye tenezzül etmemesidir. Diğerleri tehditlerini üzerinde çalışılmış bir tebessüm ve ince bir diplomatik şiir tabakasıyla savururlardı; Trump’ın üslubu ise Sırp yapımı Rane[3] filminde Miki Manojlović’in canlandırdığı o kaba ve küt baba figürü Stojan’a daha yakındır: Stojan, komşusuna “onun Dubrovnik’inde”, tam olarak "Stradun’un orta yerine defetmekten[4]" bahseder. Öz ise aynıdır.

Bu zaviyeden bakıldığında, Trump’ın kabalığının, 2016 seçimlerindeki rakibi eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın şu sözlerinden mahiyetçe nasıl ayrıldığını görmek güçtür: “İranlıların şunu bilmesini isterim: Eğer başkan olursam, İran’a saldıracağız. Nükleer programlarının hangi aşamada olduğuna bakmaksızın, eğer bir gün İsrail’e saldırmayı akıllarından geçirecek olurlarsa, onları yeryüzünden tamamen silebiliriz.”[5]

Bu bizi, karikatürize açıklamalara prim vermeyen Marksist teorisyen John Bellamy Foster’ın dikkate değer bir isabetle dile getirdiği noktaya getiriyor: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki oligarşi, “Trump ile çıkagelen” bir yenilik değildir. O, öteden beri yapısal bir özellikti; sadece 2008 krizinden sonra artık kendini gizleme gereği duymaz oldu. Sermaye birikimi öyle bir noktaya ulaştı ki, sermaye için devleti sadece etkilemek artık kafi değil; bizzat yönetmesi gerekiyor. Ve bir kez yönetime el koyduğunda, aksini iddia eden o numarayla neden uğraşsın ki?

Foster daha da ileri giderek, kulağa neredeyse distopik gelen ancak tamamen gerçekliğe dayanan bir saptama yapar: Çağdaş sermayenin en kudretli sektörleri -bilhassa yüksek teknoloji endüstrileri- askeri harcamalara ve askeri teknolojilere göbekten bağlıdır. Açıkça söylemek gerekirse: Savaş yoksa kâr yok; kâr yoksa büyüme yok; büyüme yoksa sistem yok. Binaenaleyh savaş, düzeltilebilir bir arıza yahut bir hata değildir. Savaş, bir iş modelidir.

Burada Michael Roberts tamamlayıcı bir içgörü sunar. Argümanı silahsızlandıracak kadar yalındır: Kâr oranları düşme eğilimindedir[6]. Bu, kapitalistlerin aniden beceriksizleşmesinden değil, sistemin kendi gelişimi yoluyla bizzat kârın kaynağını -daha fazla makine, daha az canlı emek ve dolayısıyla artı-değer üreten şeyin azalması- baltalamasından kaynaklanır. Ve böylece, baskı altındaki her sistem gibi sermaye de çıkış yolları aramaya başlar: Spekülasyon, genişleme, emek üzerindeki baskının artırılması ve kaçınılmaz olarak, daha açık bir otoriter devletin tahkimi.

Michael Roberts, giderek saldırganlaşan emperyal politikaları anlamanın anahtarını tam da burada görür: Kârlar azaldıkça, onları dışarıdan “destekleme” ihtiyacı -kaynakların, pazarların kontrolü ve nihayetinde kaba kuvvet yoluyla- artar. Ve elbette savaş yoluyla. Zira en nihayetinde bu bir üslup yahut münferit bir siyasetçinin mizacı meselesi değil, bir bilanço meselesidir. Ve bildiğimiz üzere bilançoların ahlakı yoktur; onlar sütunlar halinde, disiplinli ve metodik bir biçimde hareket ederler, tıpkı geçit törenindeki kıtalar gibi.

Başka bir deyişle, ekonomik olarak kalıcı savaşa bağımlı ve siyasi olarak savaşı normalleştiren bir sistemle karşı karşıyaysak, kriz zamanlarında bu sistemin giderek daha karanlık ve kan dökücü figürler üretmesi şaşırtıcı değildir.

Toplumları, kaynakları, emeği, hakikati ve nihayetinde bizzat insan evladını tüketerek beslenen bir sistem, er ya da geç, o Trumpçı mantığı açıkça dile getirmeye hevesli siyasi tiplemeleri talep etmeye başlayacaktır. Ve elitler altlarındaki zeminin kaydığını -kârların artık eskisi kadar kolay birikmediğini, cemiyetin korku, emniyetsizlik ve bizzat kendilerinin körüklediği o hınçla dolup taştığını- hissettiklerinde, halka sakin defterdarlar ve temkinli muhasebeciler sunmak imkansızlaşır. Hayır: Böyle anlarda tarihin mahzeni ardına kadar açılır ve dışarı sahte peygamberler, kendi kendini ilan etmiş mesihler, “mukaddes değerlerin” meczup muhafızları, milli müsekkinler ve Tanrı’dan, kandan, topraktan, kaderden ve kurtuluştan bahseden o siyasi mahlukat sürüsü dökülür. Oysa perde arkasında kârlar, hiçbir zaman Göklerin Melekutu’nun değil, daima bu yerdeki imparatorluğun kâtipleri tarafından sayılmaktadır. Nitekim bu figürler, o imparatorluğun ilk kurbanları arasındadır.

Zira yamyam bir sistem, yamyamlar talep eder.

Bu noktada, her “kutsal hikâyede” pek de kutsal olmayan açıklamalar arama huyu olan o rahatsız edici derecede rasyonel antropolog Marvin Harris[7], muhtemelen sadece omuz silkerdi. Onun dersi basitti: İnsanlar delirmiş oldukları için bir şeylere inanmazlar; o inançlar yaşadıkları dünyada bir işlev gördüğü için inanırlar. Toplumlar çözülmeye başladığında ideolojiler daha kararır, daha saldırganlaşır, daha mutlaklaşır. Bu, gökyüzü bize kaçık fanatikler göndermeye karar verdiği için değil, yeryüzünün bizzat kendisi katlanılmaz hale getirildiği içindir.

Öyleyse fanatik, sistemdeki bir arıza değil, sistemin işleyiş biçimidir (modus operandi). Onun rolü, gerçek sorunları yanlış bir dile tercüme etmektir: Sömürüyü “günah” olarak, ekonomiyi kıyametvari bir sözde-teoloji olarak, emperyal tahakkümü ise bir “medeniyetler çatışması” olarak yeniden kurgulamaktır. Ve böylece insanlar, kendilerini temel yaşam araçlarından kimin mahrum bıraktığını sormak yerine, kimin yeterince saf, yeterince dindar, yeterince “bizden” olduğunu ve işlerin böyle gitmesi için kimin kurban edilmesi gerektiğini tartışmaya başlarlar.

Ya sistem? Sistem saat gibi işlemeye devam eder.

Şimdi hepsini bir araya getirin: Devleti yöneten bir oligarşi, savaşa bağımlı bir ekonomi, yeni kurbanlar talep eden bir kâr sistemi, çözüm olarak tuhaf fanatikler sunan ve “o güzel eski günlere” dönüş vaat eden bir siyaset. Ve sonra Trump gelip der ki: Boğazı açın -yoksa cehennemle yüzleşirsiniz.

Peki, burada tam olarak yeni olan nedir?

Belki sadece şu: Artık o “nezih ve müşfiklerin” diline yapılan hiçbir tercüme kalmamıştır; her şey dünyanın gözü önünde bu kadar aşikârken, işlerin böyle bitmeyeceği illüzyonuyla kendilerini teselli edenlerin dili artık hükümsüzdür.

İşte bu yüzden asıl soru şu değildir: Bir Amerikan başkanı nasıl olur da böyle konuşabilir? Asıl soru şudur: Onun aslında hep böyle konuştuğuna -sadece daha zarif ifadelerle, daha düzgün bir noktalama ve daha az ünlem işaretiyle- inanmayı bunca zaman nasıl başarabildik?

Ve onlarca yıllık bir kendini kandırma sürecinin sonunda yapılması gerektiği gibi bağlayacak olursak: Kasım 1989’da, tamamen anlaşılabilir sebeplerle de olsa, Berlin Duvarı’nın yıkılışını kutlayan hepiniz; işte o gün kutladığınız şey tam olarak buydu.


[1] Metin, Nobel Barış Ödülü’nü emperyalizmin ahlaki bir "makyajı" olarak sunuyor. Burada Henry Kissinger ya da Barack Obama gibi isimlere yönelik örtük bir eleştiri seziyoruz. (ç.n.)

[2] Trump’ın Truth Social Paylaşımı: Orijinal: "Tuesday will be Power Plant Day and Bridge Day...": Trump'ın kendine has "caps lock" üslubu ve kaotik sözdizimi aynen korunmuştur. "Hamdolsun Allah'a" ifadesi, orijinal metindeki "Praise be to Allah" ifadesinin karşılığıdır. (ç.n.)

[3] Rane (Yaralar, 1998): Srđan Dragojević’in yönettiği bu film, Yugoslavya’nın parçalanma sürecindeki şiddeti, yozlaşmayı ve kaba saba milliyetçiliği kara mizahla ele alır. Stojan karakteri, Balkanlar’daki o filtrelisiz, vahşi ve doğrudan şiddet yanlısı ataerkilliği temsil eder. Metin, Trump’ı bu "arka sokak" kabadayılığına benzeterek, diplomatik zarafetin altındaki asıl şiddeti deşifre etmektedir. (ç.n.)

[4] "Stradun'un orta yerine defetmek": Orijinal: "defecate on Stradun" in "her Dubrovnik": Stradun, Dubrovnik’in en turistik ve zarif caddesidir. Oraya "pislemek" (defecate), sadece fiziksel bir eylem değil, bir kültürün ve tarihin en mutena sembolüne duyulan sınıfsal ve etnik hıncın dışavurumudur. (ç.n.)

[5] "Yeryüzünden tamamen silmek" veya "mahvüperişan etmek". Clinton’ın "kurumsal" ve "soğukkanlı" şiddeti ile Trump’ın "hırçın" şiddeti arasındaki mahiyet birliğini vurgulamak için "mahvüperişan" tınısı yüksek bir kelime olarak düşünülmüş. (ç.n.)

[6] Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi: Orijinal: "the rate of profit tends to fall": Bu, Marksist iktisadın temel kanunlarından biridir (The Law of the Tendency of the Rate of Profit to Fall). Michael Roberts bu teoriyi modern krizleri açıklamak için kullanır. (ç.n.)

[7] Marvin Harris: Harris, Kültürel Materyalizm ekolünün kurucusudur. İneklerin kutsallığı ya da yamyamlık gibi "irrasyonel" görünen kültürel pratiklerin aslında rasyonel/ekonomik temelleri (protein ihtiyacı, ekolojik denge vb.) olduğunu savunur. Metindeki "yamyamlık" metaforu, Harris aracılığıyla bir "ekolojik-siyasi zorunluluk" düzlemine taşınmaktadır. (ç.n.)

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel