Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi'nin (YDAM) Ankara'da düzenlediği geniş kapsamlı panelde, İran coğrafyasında yoğunlaşan savaşın uluslararası sistem üzerindeki sarsıcı etkileri ve Türkiye'nin bu süreçteki stratejik konumu ele alındı.
YDH - Ankara, Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) tarafından düzenlenen ve bölgedeki askeri hareketliliğin küresel jeopolitiğe yansımalarının tartışıldığı kritik bir panele ev sahipliği yaptı.
Türkiye-Çin Dostluk Vakfı merkezinde gerçekleştirilen "İran Savaşı ve Sonuçları" başlıklı oturumda, çatışmaların diplomatik, askeri ve ekonomik çıktıları yüksek düzeyli bir katılımla değerlendirildi.
Oturum Başkanı Ahmet Doğan, açılış konuşmasında savaşın küresel tedarik zinciri ve enerji maliyetleri üzerindeki yıkıcı etkisine dikkat çekerek, dünya ekonomisinin bu denli ağır bir yükü uzun süre taşıyamayacağı uyarısında bulundu.
Doğan, "Ekonomik sıkıntılar sigorta maliyetlerinden akaryakıt ve gıda fiyatlarına kadar geniş bir sahayı kuşatmış durumda. Finansal maliyetlerin ve faizlerin artışıyla birleşen bu tabloyu dünyanın nereye kadar taşıyabileceği, bugünkü buluşmamızın temel sorularından biridir" ifadelerini kullanarak sözü panelistlere bıraktı.
"Rejim değişikliği hesapları sahada karşılık bulmadı"
Eski Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Şükrü S. Gürel, paneldeki sunumuna tarihi bir perspektifle başlayarak, 1970'li yıllardaki petrol krizleri ile bugünkü enerji savaşları arasındaki yapısal benzerlikleri anlattı.
Gürel, "1974'te petrol fiyatlarının suni şekilde artırılması, aslında ABD'nin endüstriyel rekabette Japonya ve Avrupa'yı dengeleme stratejisiydi. Bugün de Washington'un Avrupa'ya yüksek maliyetli kaya petrolü satma gayretini, Trump dönemi hesaplarının bir parçası olarak okumak gerekir" dedi.
İran’a yönelik müdahalenin asıl hedefinin rejim değişikliği olduğunu ancak bu planın sosyolojik gerçeklere çarptığını belirten Gürel, şu değerlendirmeleri yaptı:
"Etnik grupları harekete geçirme çabaları beyhudedir. Özellikle İran'daki Türk varlığını bir istikrarsızlık unsuru olarak kullanma düşüncesi, bu grubun İran'ın kurucu ve yönetici iradesindeki tarihsel rolünü kavrayamayan bir cehaletin ürünüdür. Bu hesaplar tutmamıştır. Öte yandan, İsrail ve Batı ittifakı açısından bir yıpratma savaşı sürdürülebilir değildir. İran halkının direnci ile İsrail’in toplumsal yapısı kıyaslanamaz. Bu savaş, tıpkı 1939’da olduğu gibi bir dönemin kapanışını müjdelemektedir. Birleşmiş Milletler sistemi çökmüş, ABD'nin 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana sürdürdüğü 'çevreleme politikası' iflas etmiştir. Türkiye için artık temel ilke, ümmet eksenli değil, milli çıkarlar odaklı bir dış politika olmalıdır."
Oturum Başkanı Ahmet Doğan, Gürel'in analizlerini tamamlayıcı nitelikte bir müdahalede bulunarak, Trump yönetiminin sahadaki belirsizliğini ve "dakika başı değişen" kararlarını eleştirdi.

Doğan, "ABD yönetiminin akıl sağlığının ve idare kabiliyetinin uluslararası basında dahi sorgulandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu belirsizlik ortamında askeri çözümün yerini neyin alacağı büyük bir soru işaretidir" diyerek sözü stratejik analizleri için Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk’a devretti.
"ABD’nin askeri varlığı Körfez’de artık 'istenmeyen' konumdadır"
E. Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, konuşmasında savaşın teknik ve taktik sahadaki başarısızlıklarına odaklandı. Haziran ayında yaşanan çatışma sürecinde İran'ın İsrail karşısında kurduğu üstünlüğün, ABD'yi arabulucu olmaya zorladığını belirten Kutluk, "İsrail Başbakanı Netanyahu’nun gerilimi tırmandırma çabası, tamamen kendi yolsuzluk davalarından ve yargılanma korkusundan kaynaklanmaktadır. Bir başkomutan zırhına bürünerek mahkemeleri erteletme peşindedir" dedi.
Finansal odakların bölgedeki 2.4 trilyon dolarlık doğal kaynak iştahına da değinen Kutluk, ABD'nin bölgedeki askeri prestijinin sarsıldığını şu sözlerle ifade etti:
"ABD, artık hiçbir ulusa insan hakları veya demokrasi savunuculuğu üzerinden yaklaşamaz; bu kredisi tükenmiştir. İran, son operasyonlarla ABD'nin bölgedeki 17 askeri üssünden 15'ini vurdu. Bu durum, Amerika'yı Körfez'de istihbarat üretemez ve hareket edemez hale getirmiştir. De facto olarak biten bu askeri varlık, savaş sonrası de jure (hukuki) olarak da sona erecektir. ABD’nin müttefiki olan Körfez ülkeleri dahi, Amerikan varlığının kendilerini korumak yerine İsrail odaklı bir yıkıma sürüklediğini görerek büyük hayal kırıklığı yaşamaktadır."
Kutluk, askeri verileri paylaşarak İran'ın asimetrik başarısının altını çizdi:
"ABD Hava Kuvvetleri 13 binden fazla akıllı mühimmat kullanmasına rağmen İran'ın direncini kıramadı. Aksine İran, durdurulamaz nitelikteki hipersonik füzeleriyle denizler üzerindeki 70 yıllık Amerikan egemenliğine son vermiştir. Hürmüz Boğazı’nı kapatma hakkı uluslararası hukuk açısından İran lehine şekillenmiştir. Bugün gelinen noktada, konvansiyonel İran gücü ile nükleer İsrail arasında bir dehşet dengesi kurulmuştur. Bu dengenin fark edilmesi, belki de büyük bir nükleer felaketi sonsuza dek engelleyecek olan tek gerçektir."

Panelin devamında Gazeteci/Yazar Alptekin Dursunoğlu, bölgesel denklemlerin tarihsel köklerine inerek 1979 devriminden bugüne uzanan süreci özetledi.
"Direniş hattı İsrail’in mutlak hakimiyetine karşı son barikattır"
Dursunoğlu, 1979 devriminin İsrail için bölgedeki en büyük stratejik kaybı simgelediğini ifade ederek, "O günden bugüne her saldırı, her ekonomik abluka, aslında Filistin direnişine ev sahipliği yapan bu iradeyi kırmak içindir" dedi. 1980'lerdeki İran-Irak savaşına değinen Dursunoğlu, Saddam Hüseyin'in tüm dünya tarafından desteklendiği o dönemde dahi İran'ın teslim olmadığını hatırlattı.
2000'li yılların başındaki gelişmelere dikkat çeken Dursunoğlu, şu analizi paylaştı:
"ABD, 2003 Irak işgaliyle bölgede bir 'model devlet' kurmak istiyordu. Ancak General Kasım Süleymani’nin yürüttüğü askeri ve siyasi direniş, bu projeyi bir fiyaskoya dönüştürdü. Washington’un planladığı İran karşıtı Şii yapısı çöktü, yerine Tahran ile müttefik bir Irak yönetimi geldi. Bunun üzerine 'Şii Hilali' kavramı, direnişin alıcısı olan Sünni dünyada bu hattı yalnızlaştırmak için icat edildi. Bugün Suriye’nin düşürülmesi ve Lübnan’a yönelik saldırılar, İsrail liderliğinde yeni bir bölge düzeni kurma projesinin aşamalarıdır. Katar’ın bombalanabildiği bir coğrafyada kimse güvende değildir. Eğer İran da bu süreçte etkisizleştirilirse, bölgede mutlak bir İsrail hegemonyası hakim olacaktır."

Oturum Başkanı Ahmet Doğan’ın "İsrail’in Türkiye’yi hedef tahtasına koyduğu" yönündeki hatırlatmasıyla söz alan Prof. Dr. Hasan Ünal ise savaşın küresel güç dengelerini nasıl kalıcı olarak değiştirdiğini anlattı.
"Dünya siyaseti artık Batılı olmayan bir çok kutupluluk evresindedir"
Prof. Dr. Hasan Ünal, "Bu savaş sadece bir çatışma değil, tarihin akışını değiştiren yapısal bir kırılmadır. 2070'lerin tarihçileri bu süreci, ABD'nin askeri ve siyasi zaaflarının tescillendiği an olarak kaydedecekler" dedi. Ukrayna savaşının tek kutuplu düzene ilk ciddi itirazı yükselttiğini belirten Ünal, İran savaşının ise bu süreci geri dönülemez hale getirdiğini vurguladı.
Ünal, savunma teknolojilerindeki değişimin siyasi sonuçlarını şu sözlerle açıkladı:
"Hipersonik füzelerin ve 'sivrisinek filosu' olarak adlandırılan insansız deniz araçlarının etkinliği, devasa uçak gemilerini birer hedef haline getirmiştir. Bu saatten sonra Tayvan gibi bölgelerde hiçbir güç, ABD’nin koruma şemsiyesine güvenerek büyük bir savaşı göze almayacaktır. Amerika’nın kendi içinde dahi MAGA (Trump destekçileri) hareketi, başkanı kimin bu savaşa zorladığını sorgulamaya başlamıştır. Tucker Carlson gibi figürlerin İsrail aleyhine yükselen sesleri, ABD-İsrail ilişkilerindeki çatlağın boyutunu göstermektedir."

Türkiye’nin önündeki fırsat penceresine değinen Ünal, sözlerini bir çağrı ile noktaladı:
"Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde büyük bir ekonomik entegrasyon projesi başlatılmalıdır. Bölgedeki manipülasyonları sonlandıracak olan tek güç, bu ülkelerin kuracağı sanayi, tarım ve savunma iş birliğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dengeli politikası bu süreçte kıymetlidir. Ancak İran'a insani ve tıbbi yardımın başlangıçta gecikmesi bir eksiklik olarak kalmıştır. Türkiye, kafasını sadece güvenlik kaygılarına değil, Pakistan'dan Fas'a kadar uzanabilecek devasa bir kalkınma ve ortak savunma sanayii projesine yormalıdır. Bölge ülkelerini birbirine kışkırtan dış müdahalelerin son bulması, ancak bu bütünleştirici vizyonla mümkündür."