"Sizler her türlü tavizi verdiniz. Düşmanın silahların bırakılması ve direnişin terör örgütü sayılması yönündeki taleplerini ve daha fazlasını kabul ettiniz."
İbrahim el-Emin
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin Lübnan’ın mevcut yönetim kadrosunu (Cumhurbaşkanı J. Aun ve Başbakan N. Selam) dış güçlerin -özellikle ABD ve Suudi Arabistan* birer piyonu olmakla suçlayan ağır bir eleştiri kaleme aldı. El-Emin, yazısında bu liderlerin "anayasal meşruiyet" iddiasını, arkalarındaki dış destek ve halk nezdindeki karşılıksızlıkları üzerinden çürütüyor. İsrail saldırganlığı karşısında direniş yerine teslimiyeti seçen bu çizginin, Lübnan’ı bir iç savaşa sürüklediği ve milli çıkarları Washington’da pazarlık konusu yaptığını kaydeden el-Emin, bölgesel ateşkes sağlandığında bu liderlerin halkın ve direniş cephesinin öfkesiyle yüzleşeceği uyarısını yapıyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam, kendilerine yönelik yürütülen kampanyadan şikâyet ediyor; kendi politikalarıyla çelişen her türlü görüşe karşı duydukları rahatsızlığı dillerinden düşürmüyorlar.
İç ve dış siyasi gerçeklikleri değiştirme kapasitelerinden bağımsız olarak asıl mesele, duruşlarına hükmeden mantıkta; daha açık bir ifadeyle, direniş ile işgal güçleri arasındaki çatışma seçeneğinden daha etkili olduğuna inandıkları tercihlerindeki ısrarlarında yatmaktadır.
Direnişin, saldırganlığa karşı durmanın haklılığı ve gerekliliği üzerine kurulu anlatısını[1] bir kenara bırakalım ve Aun ile Selam’ın başını çektiği ekibin anlatısını tartışalım.
Bu anlatı; İsrail ve arkasındaki ABD’nin küresel ölçekte en belirgin askeri ve ekonomik gücü temsil ettiği, hiçbir tarafın onlara karşı duramayacağı ve buna yeltenenlerin ağır bedeller ödeyeceği varsayımı üzerine kuruludur.
Anlatı ikinci aşamada ise şu sonuca varır: Bu gerçekleri kabullenen kişi, kaçınılmaz olarak Amerika ve İsrail ile uzlaşmaya[2] varacak bir yol aramak zorundadır.
Ancak bu yaklaşımın sahipleri, söz konusu uzlaşmanın mahiyetine veya sonuçlarına dair net bir tasavvur sunmadan tam bu noktada durmaktadırlar.
Aun ve Selam ekibinin anlatısındaki sorun; yalnızca gerçekleri yanlış teşhis etmelerinde, Lübnan’a yönelik saldırganlığa karşı koyacak fiili iradeden yoksun oluşlarında, "beyaz adama" karşı duydukları derin acziyette ya da direnişe ve özelde Hizbullah’a karşı besledikleri o köklü garezde değildir.
Sorunun özü, Amerikan karar mekanizmalarını etkileyecek anahtarlara sahip olduklarına ve İsrail’i siyasi çözüme ikna edebileceklerine dair besledikleri beyhude inançtır.
Aynı anlatı içerisinde Aun ve Selam, Lübnan’daki meşruiyeti, bilhassa da anayasal meşruiyeti temsil ettiklerini öne sürüyorlar. Hasımlarıyla tartıştıklarında, Jozef Aun’u cumhurbaşkanı seçenin, Nevaf Selam’ı hükümeti kurmakla görevlendirenin ve ona güvenoyu verenin bizzat Parlamento olduğu gerçeğine yaslanıyorlar.
Fakat bir noktada Aun ve Selam, Lübnan gibi bir ülkede bu kurumların işleyişinin fiilen hiçbir anlam ifade etmediğini unutuyor; kendilerini o koltuklara taşıyanın Amerikan işgali ve Suudi vesayeti[3], onların arkasında ise İsrail ve diğer aktörler olduğu gerçeğine karşı bir inkâr politikası yürütüyorlar.
ABD, her iki başkanlık makamına gelişlerine onay veren tüm güçlerin sergilediği boyun eğmişlik halinden yararlanarak kendi tercihini dayatmayı başarmıştır.
Eğer Aun ve Selam’ın hafızalarını tazeleyecek birine ihtiyaçları varsa; Hizbullah, Emel Hareketi, Lübnan Kuvvetleri, Özgür Yurtsever Hareket ve İlerici Sosyalist Parti gibi büyük meclis gruplarının, bir dizi bağımsız isimle birlikte, aslında başka isimleri tercih ettiklerini hatırlatmak kâfidir.
Doğrudur; bu güçler tek bir alternatif üzerinde uzlaşamamışlardı ancak Özgür Yurtsever Hareket ve bazı bağımsız vekiller hariç, hepsi Amerikan-Suudi projesine boyun eğmeye mecbur bırakıldılar.
Bunun yanı sıra, hükümetin teşekkül biçimi, Lübnan’daki halk meşruiyetini yansıtan bir dengeye dayanmamaktadır. Bu durum, bakanların Lübnanlı oluşunu ya da görevlerini yerine getirme haklarını yadsımaz; ancak meşruiyetten bahseden kişi, işe onun temelinden, yani Parlamento’daki temsil gücünden başlamalıdır.
Bu açıdan bakıldığında, "meşruiyet masalı" özellikle Aun ve Selam vakalarında hiçbir anlam taşımamaktadır. Dahası, göreve geldiklerinden bu yana sergiledikleri pratikler, şu kritik eşikte anayasal, toplumsal ve siyasi meşruiyetlerinin yeniden sorgulanmasına kapıyı ardına kadar açmaktadır.
Aun ve Selam’ın sorunu artık yalnızca Suudi-Amerikan ittifakının ve arkasındaki İsrail’in dayattığı çalışma programına boyun eğmeleriyle sınırlı değildir; aksine, mevcut şartları istismar ederek büyük riskler barındıran adımlar atmaya cüret etmeleridir:
Birincisi: Lübnanlıların bir kesiminin vatanseverliğini ve Lübnanlılığını sorgulamaları; şu veya bu tarafa meşruiyet bahşetme hakkını kendilerinde görmeleridir. Oysa bu, işgale karşı direnişin ne siyasi ne askeri ne de resmi hiçbir otoriteden izin gerektirmediği yönündeki tarihi hakikatle taban tabana zıttır.
İkincisi: Orduya ve diğer güvenlik birimlerine, halkla karşı karşıya gelmeye yol açabilecek adımlar atması için baskı yaparak iç barışı büyük bir tehlikeye atmalarıdır. Bu kurumların lider kadrolarının basiretine ve vatanseverlik hissiyatına güvenilse de bu durum, Aun ve Selam’ın bir iç savaşı kışkırtarak işledikleri büyük cürmü ortadan kaldırmaz.
Üçüncüsü: Lübnan’ın dış ilişkilerinde gerek İran’a karşı tutumda gerekse Amerikan taleplerini Lübnanlıların çıkarlarını temsil eden vasiyetlermiş gibi karşılamada yeni emrivakiler dayatma girişimidir. Washington’a gidip, şeklen dahi olsa hiçbir karşılık almadan düşmanla el sıkışma adımı, Aun ve Selam’ın işgal ettikleri makamları yönetme ehliyetine sahip olmadıklarının bir başka kanıtıdır.
Bugün yaşananlar Lübnan’ı büyük bir patlamanın eşiğine getirmektedir. Dökülecek her damla kanın tam sorumluluğu, şahsen ve temsil ettikleri makam itibarıyla Aun ve Selam’ın omuzlarında olacaktır. Onlar, en temelde, Mişel İsa[4] adındaki; mutaassıp, mezhepçi, siyasetten bihaber ve hâlâ 1975 yılında yaşayan o "meczup" büyükelçinin peşine takılıp sergiledikleri hafiflik nedeniyle İsrail saldırganlığının sürmesinden sorumludurlar.
Zira İran ve Amerika arasındaki ateşkesin Lübnan cephesini kapsamasını reddetmişlerdir. Aynı zamanda, iç fitnenin baş gösterdiği ve tarihten asla ders almayıp Hristiyanları yeni bir felakete sürüklemeye hazır olan Lübnan Güçleri gibi yapıların bu fitneye girmeye can attığı şu gergin ortamda, sokakta akacak her damla kandan sorumludurlar.
Sizler her türlü tavizi verdiniz. Düşmanın silahların bırakılması ve direnişin terör örgütü sayılması yönündeki taleplerini ve daha fazlasını kabul ettiniz. İran ile savaş bitecek ve Lübnan’da bir ateşkes -büyük ihtimalle sizin bir lütfunuz olarak değil, Amerika’nın İran savaşı bağlamında İsrail’e yaptığı baskı sonucu- dayatılacaktır.
O vakit, şehit yakınlarının ve kurbanların öfkesinden payınıza düşeni almaya hazır olun. Sizi o makamlara getirenlerin, bugünden sonra size kalkan olabileceğini sakın sanmayın.
Nevaf Selam her sabah aynaya bakıp kendisini kitlelerin temsilcisi olarak görüyorsa, bu semptomlar bir tabip müdahalesi gerektirmektedir. Jozef Aun ise ya siyasi rotasını ve makamını yönetim biçimini düzeltecek bir imtihandadır ya da iktidarının geri kalanını İlyas Sarkis[5] üslubuyla tüketecektir.
Hikmet der ki: Bir sağlık merkezinin hizmetlerini iyileştirmek istiyorsanız, duvarların rengini değil, orada çalışan personeli gözden geçirmelisiniz!
[1] Arapçada "narrative" karşılığı kullanılan bu kelime, metinde ideolojik bir dünya görüşünü ve olayları yorumlama biçimini ifade eder. Yazar, direnişin "haklılık" (uhkiyye) ve "ödev" (vâcip) eksenli anlatısıyla, muhataplarının "reelpolitik/teslimiyet" eksenli anlatısını karşı karşıya getirerek metni diyalektik bir zemine oturtur. (ç.n.)
[2] Arapçada "bir şeyi düzlemek, eşit hale getirmek" kökünden gelen bu terim, siyasi bağlamda genellikle "compromise" veya "settlement" anlamında kullanılır. (ç.n.)
[3] Lübnan siyasi terminolojisinde çok kritik bir kelimedir. Geçmişte Suriye için kullanılan "Suriye vesayeti" tabiri, burada Suudi Arabistan ve ABD için kullanılarak egemenliğin devredildiği iması yapılmaktadır. Kelime köken olarak "vasi tayin etme" (bir yetimin işlerini yönetme) anlamına gelir ki bu da Lübnanlı liderlerin çocuk yerine konulduğu imasını taşır. (ç.n.)
[4] Metinde "Muteehu" (Meczup/Akıl hastası) ve "Cahil" sıfatlarıyla anılan bu kişi, yazarın iddiasına göre dış güçlerin yerel ajandalarını yürüten bir figürdür. Lübnan iç savaşının başladığı "1975" yılına atıf yapılması, bu kişinin zihniyetinin Lübnan'ı yeniden iç savaşa sürükleyeceği korkusunu ve suçlamasını pekiştirmektedir. (ç.n.)
[5] 1976-1982 yılları arasında Lübnan Cumhurbaşkanlığı yapmış isim. Genellikle iç savaşın en şiddetli döneminde "çaresiz", "etkisiz" ve "olayların peşinden sürüklenen" bir figür olarak hatırlanır. Yazar, Aun'u bu isimle kıyaslayarak onu tarihsel bir başarısızlık ve siliklik sembolüyle özdeşleştirmektedir. (ç.n.)
Çeviri: YDH