Lübnanlı eski bakan: Netanyahu’nun İran–Lübnan stratejisi boşa çıktı

img
Lübnanlı eski bakan: Netanyahu’nun İran–Lübnan stratejisi boşa çıktı YDH

Lübnanlı eski bakan Mustafa Bayram, İran ve Lübnan direnişini hedef alan ABD destekli İsrail planının sahada başarısız olduğunu, direnişin karşı hamlelerinin bölgesel dengeleri değiştirdiğini belirtti.




YDH- Lübnanlı eski bakan Mustafa Bayram, el-Menar’daki analizinde, Netanyahu’nun ABD desteğiyle İran ve Lübnan’daki Direniş Ekseni’ni aynı anda çökertmeyi hedefleyen kapsamlı bir strateji kurduğunu; İran’da rejim değişikliği, Lübnan’da ise Hizbullah’ın tasfiyesi üzerinden bölgenin tamamen kontrol altına alınmasının amaçlandığını söylüyor. Ancak analiz, bu planın hem İran’da hem Lübnan’da başarısız olduğunu, direnişin beklenmedik şekilde güçlü karşılık verdiğini ve bunun İsrail ile ABD’nin hesaplarını bozduğunu vurguluyor. Sürecin Lübnan iç siyasetini etkileyerek ateşkes ve silahsızlanma tartışmalarını artırdığı belirtilirken, sonuçta İran’ın sahadaki kazanımları ve direnişin sürdürdüğü askeri-siyasi direnç, bölgedeki güç dengelerinde belirleyici unsur olarak öne çıkarılıyor.

***

Şimdiye kadarki puzzle parçalarını bir araya getirelim:

1- Netanyahu, Trump'ı, büyük İsrail vizyonu doğrultusunda bölgenin tamamını kontrol altına almak için son savunma hattını ortadan kaldırarak, onların insani açıdan yayılmacılığına veya devletler ve halkları üzerinde siyasi kontrollerine karşı kesin bir sonuç elde edeceğine inandığı bir noktaya kadar sürüklemeyi başardı. Buradaki engel İran ve müttefikleridir.

2- Plan, eksenin liderine (İran) bir darbe vurmak üzere kurgulanmıştı: Rehber ve üst düzey komutanların öldürülmesi, okullardaki çocuk katliamlarıyla eşzamanlı olarak şok ve terör yaratmak; bu suretle İran'da sistemin çökertilmesi, böylece Trump'ın Venezuela'da olduğu gibi İran'ın petrolünü alması, rakibi Çin'i zayıflatmak için onu petrol ve gazdan mahrum bırakarak ek güç kazanması ve onlarca yıl boyunca dünyanın hakimi olması hedefleniyordu.

3- İsrail, İran’ın çöküşü varsayımıyla eş zamanlı olarak Lübnan’ı işgal etmek üzere 100 bin asker topladı ve Lübnan direnişini ezmeyi hedefledi. Çünkü bu direniş, işgal altındaki Filistin sınırlarında bir ön cephe oluşturuyordu. Bu plan gerçekleşseydi Netanyahu bölgenin hâkimi olacak, dilediğini öldürebilecek, dilediğini esir alabilecek, dilediği yeri dilediği zaman işgal edebilecekti. Bu süreçte bazı Arap finansmanı ve kirli medya desteği de devreye sokuldu. İsrail ayrıca Hizbullah’ın yaklaşık 15 ay önce zayıfladığını varsaydı ve Lübnan’daki mevcut yönetim de Amerika’nın açık ajandasıyla bu plana şu şekilde katkı sundu:

Lübnan’ın (Ekim 2024) ateşkes anlaşmasından geri çekilmesi, buna rağmen Lübnan’ın yükümlülüklerini yerine getirmesi

Halkın öldürülmesi, suikastlar ve yıkım dahil olmak üzere 15 ay boyunca düşman suçlarına karşı sessiz kalınması; binlerce ihlal karşısında hiçbir ciddi şikâyet, delil sunumu veya büyükelçi çağrısı yapılmaması

ABD baskısıyla ordunun silahlandırılmaması; bunun İsrail’i memnun edecek şekilde yapılması ve ordunun savunmasız bırakılması (ya da silahların yalnızca iç çatışma için kullanılabilir hale getirilmesi iddiası)

Halkın direniş hakkına karşı hukuka aykırı kararlar alınması

Düşmanın, yönetimin kararlarını her suç için hukuki referans olarak kullanması

Sorunun işgal ve saldırıdan iç bölünmeye çevrilmesi

Düşman saldırılarını meşrulaştıran ve onun adına savunma yapan bir diplomasi yürütülmesi

Egemenlikten vazgeçilmesi ve ordunun işgale karşı durmaktan geri çekilmesi

Bu, açıkça şu anlama gelmektedir:

“Bizi iktidara getiren Amerikan yönetimine diyoruz ki, sizden önce kimsenin yapmadığını yaptık; onurumuzdan, egemenliğimizden vazgeçtik, ordumuzu ve halkımızı açık hale getirdik… daha fazlasına da hazırız.”

4- Ne oldu?

Cevap: “Kötü plan sahibine geri döner.”

İran’da, dünya tarafından da kabul edildiği üzere, Siyonist-Amerikan tarafının büyük bir başarısızlığı yaşandı.

Bu durum, Amerikan imparatorluğunun tabutuna vurulan kritik bir çivi oldu ve İran’ın küresel bir güce dönüşmesini hızlandırdı.

Hizbullah, 15 aydır süren öldürmelere karşılık verme kararıyla stratejik bir sürpriz yaptı; bu hamle düşmanı şok etti, tüm anlatısını çökertti ve direnişi daha da güçlendirdi. Bu gelişme, yönetimi de kendi patronu olan ABD ve müttefikleri karşısında zor durumda bıraktı ve tüm illüzyonları dağıttı. Bunun üzerine, daha da tehlikeli bir karar alarak, saldırı altında direnişi “suç sayma” yönünde adım attılar; bu da fiilen saldırılara örtü ve gerekçe oluşturdu. İsrail’in tüm açıklamalarında buna dayanıldığı görüldü.

5- Direnişin efsanevi ve akıllı performansıyla birlikte sürpriz bir gelişme daha tekrarlandı; geçici varlığın kuzeyi yeniden ateş, endişe ve Netanyahu’nun onlara vadettiği her şeye dair derin bir hayal kırıklığına sürüklendi.

6- Haftalarca süren şiddetli savaştan sonra Trump, ateşkes vasıtasıyla geçici olarak ağaçtan indirildi.

7- İran zekasıyla Pakistan'a müzakere yeri olmak üzere seçkin bir rol verildi.

8- Dünyadaki tüm analistler, yaşananların Trump ve Netanyahu için bir başarısızlık olduğunu değerlendirdi. Ancak en büyük kampanya, rejim içinde Netanyahu'ya karşı yapıldı; aşağılanıp yerildi ve en azından geçici olarak başarısızlığın sorumlusu olarak gösterildi. Buna, İran füzelerinin, onların rejimini bizim topraklarımıza yerleştirdiklerinden bu yana emsalsiz bir şekilde üzerilerine yağması eşlik etti.

9- İran, sahadaki kazanımlarına dayanarak Lübnan’da ateşkesin müzakerelerin şartı olmasını talep etti. Bu, Lübnan yönetimi için önemli bir fırsattı; çünkü bu adım Lübnan adına doğrudan bir müzakere değil, yalnızca bir “güvenlik çadırına giriş daveti” niteliğindeydi. Nitekim Fransa, İngiltere, İspanya, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve daha birçok ülke bu yaklaşımı desteklemiş ve güçlü şekilde memnuniyetle karşılamıştı.

Ancak şaşırtıcı olan, Lübnan’daki bağlı yönetimin bu talebi reddetmesiydi. Hatta Pakistanlı yetkili, İran tarafına ısrarla şunu iletti: “Lübnan’da ateşkes konusunda neden ısrar ediyor ve müzakereleri başlatmıyorsunuz? Biz Lübnan hükümetiyle görüştük ve onlar reddetti.”

10- Bu sırada Netanyahu, başarısızlığın dip noktasından kaçmak ve iç gündemi değiştirmek için çaresizce bir “çıkış merdiveni” arıyordu. Bu amaçla, özellikle onurlu başkent Beyrut başta olmak üzere, on dakika içinde yüz hava saldırısı gerçekleştirilmesiyle sonuçlanan yıkıcı bir saldırı dalgasına girişti. Bu, tüm ölçütlere göre sivil bir felaket niteliği taşıyordu.

11- Düşmanin suçlarına karşı, Batı’yı da kapsayan şekilde tüm dünyadan benzeri görülmemiş bir kınama dalgası oluştu (bu gerçekten emsalsizdi). Ancak buna rağmen Lübnan yönetimi, yine ABD’nin doğrudan talimatıyla Beyrut’u “silahsız bölge” ilan etti; bu durum alay konusu olacak kadar absürt bir adımdı.

Bu tutum, özellikle Başbakan’a atfedilen “her saldırının bir sebebi vardır” şeklindeki ifadeyle birlikte, adeta düşmana gerekçe sunar nitelikteydi. Netanyahu ise bunu dakikalar içinde güçlü bir şekilde memnuniyetle karşıladı; çünkü dünya tarafından kınanan bir konuma düşmüşken, Lübnan yönetimi ona fiilen koruma sağlamış oldu.

Bunun karşılığında da Amerika’nın talebiyle kendileriyle müzakere edileceği mesajı verildi ve bu durum yönetimi gerçeklikten kopuk, yanıltıcı bir coşkuya sürükledi.

12- İranlı müzakerecinin zekâsı ve becerisi, Trump’ın zor durumda kalışı (“kafasının karışması”), küresel ekonomideki felaketin başlangıcı, Trump’a yönelik eşi görülmemiş iç baskı, elindeki tüm belirleyici güç kartlarını kaybetmesi ve Lübnan’daki “Allah’ın adamları”nın, vatanın ve kahramanlığın destansı direnişi karşısında, Pakistanlı taraf yeniden müzakerelere devam etmek zorunda kaldı.

13- İran bu konuda ne yaptı?

İran, İran ve Lübnan’daki saha kazanımlarına dayalı olarak müzakereye açık olduğunu ilan etti.

Bölge ülkeleriyle, özellikle Türkiye ve özellikle Suudi Arabistan ile temas kurarak bir rol üstlenmelerini sağladı. Burada Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin Suudi Arabistan ile yürüttüğü temasların da akıllıca bir hamle olduğu anlaşılabilir; bu, yalnızca düşmanın çıkarına hizmet eden herhangi bir mezhepsel fitneye karşı Lübnan’ı koruma altına alma girişimidir.

İran, Lübnan’da ateşkes şartını kesin bir dille yeniden vurguladı. Bu, ittifakın onurunu ve farkını ortaya koymaktadır: Amerika ve İsrail bizi öldürürken, İran bize sürekli ve temel bir şart koymaktadır. Bu, müttefiklik ilişkisi konusunda tarihî bir derstir.

Her gece Tahran sokaklarında bayraklarımızın dalgalanması ile Amerika’nın “ajanlık ilişkisi” içinde kendi müttefiklerini nasıl aşağıladığı arasındaki fark budur. Bu, Kissinger’ın şu sözünü hatırlatır: “Amerika’nın düşmanları ondan bir kez korkar, dostları ise yüz kez korkar”, çünkü Amerika onları her seferinde satar.

Eğer ateşkes olursa, bu sadece İran'ın şartı sayesindedir, bazı yalancı siyasetçi ve medyacıların iddia ettiği gibi, Lübnan yönetiminin tavizlerinin sonucu olarak değildir. Bunu İsrail medyası da açıkça doğrulamış, olayın ABD'nin İsrail'e bildirdiği bir İran şartına bağlı olduğunu belirtmiştir.

Lübnan'daki yönetimin durumu ne?

Onlar “hacca” gidiyorlar, halk ise geri dönüyor... Halk, eşi benzeri görülmemiş bir netlik ve cesaretle İsrail’den uzaklaşıyor; buna karşılık yönetim, sanki geçmişe dönük bir etki yaratırmış gibi tüm tavizleri veriyor ve adeta “sevgi” gösterisinde bulunuyor.

Oysa verilen tavizler sıfır karşılıklı kazanç içeriyor; düşmana onlarca yıldır hayalini kurduğu şeyleri hiçbir bedel almadan sunuyor ve bunu kendi içinde “başarı” diye pazarlamasına imkân veriyor.

Ama bütün bunlar sonuç vermeyecek; çünkü çözüm İslamabad’da hararetli biçimde pişiyor ve bu süreç, bölgedeki gerçekliği, İran ve Lübnan’daki dengeleri yansıtan sonuçlar doğuracak.

Not:

Elbette bedeller ve fedakarlıklar ödüyoruz, çünkü varoluşsal bir savunma içindeyiz. Savaşların hedefleri vardır ve biz, düşmanın bu hedeflere ulaşmasını engelliyoruz...

Son olarak:

Dikkatle izliyoruz... Tarihi ve kritik saatler ve günlerle karşı karşıyayız...

Gözünüzü, dualarınızı ve gururunuzu Güney’in tertemiz topraklarından ayırmayın…

Eğer bize onuru, izzeti, vatanseverliği, kahramanlığı ve efsaneyi sorarlarsa, deriz ki: gidip Bint Cübeyl’den ve el-Hıyam’dan öğrensinler.

Ve her taşta, her çiçekte, her ağaçta, her gözyaşında ve her damla kanda, vatanın onuru ve yaşamın hak edilişi yeniden yazılır…

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel