"Bu aşama, Lübnan’ın kendi üzerinde bir polis gücü gibi hareket etmesinin ve kendi masası olmayan bir masaya düşmanının şartlarını taşıyan bir müzakereciye dönüşmesinin istendiği bir evredir."
Mücteba el-Hüseyni
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Mücteba el-Hüseyni, ABD-İsrail mutabakatının hukuki ve siyasi bir analizini sunuyor. Yazar, söz konusu belgenin Lübnan iç hukukunu (Anayasa 65. Madde) ve uluslararası antlaşmalar hukukunu (Viyana Sözleşmesi 46. Madde) ihlal ederek hazırlandığını vurguluyor. Metinde, ateşkesin İsrail’e sınırsız bir "meşru müdafaa" hakkı tanıdığı, buna karşılık Lübnan hükümetini kendi direniş güçlerini (Hizbullah) bastırmaya mecbur bıraktığı ifade ediliyor. Yazar, Lübnan’ın tarihsel kırmızı çizgilerinin ve sınır haklarının bu belgeyle pazarlık konusu yapıldığı, direnişin "haydut grup" olarak nitelendirilmesinin ise stratejik bir kriminalizasyon adımı olduğunu belirtiyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 16 Nisan 2026 tarihinde yayımlanan metin, iki kez okunmayı hak etmektedir: Bir kez yazıldığı haliyle, bir kez de amaçlandığı haliyle. Zira bu metin, görünürde çatışmaların durdurulmasına [1] ilişkin bir belge iken; özünde, İsrail düşmanı ile girilen çatışmada radikal biçimde farklı bir aşamanın temellerini atan hukuki ve siyasi bir mühendislik ürünüdür. Bu aşama, Lübnan’ın kendi üzerinde bir polis gücü gibi hareket etmesinin ve kendi masası olmayan bir masaya düşmanının şartlarını taşıyan bir müzakereciye dönüşmesinin istendiği bir evredir.
Birinci bölüm: İçerikten önce biçimsel hukuka aykırılık
Maddeler üzerinde yapılacak herhangi bir mütalaadan önce, yoruma kapalı bir gerçek mevcuttur: Lübnan bu mutabakatın bir paydaşı değil, emrivaki bir alıcısı konumundadır. Trump, Cumhurbaşkanı Aun ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek kararı kendisine tebliğ etmiştir. Netanyahu kabinesi bakanları, ateşkesi istişare edilmeden önce medya vasıtasıyla öğrenmiş; İsrail güvenlik teşkilatı dahi şaşkınlığa uğramıştır. Direniş ise sürece kendi ulusal hükümeti aracılığıyla değil, Tahran’ın Beyrut Büyükelçisi üzerinden önceden vakıf kılınmıştır. Karar Washingon'da imal edilmiş, geri kalan aktörler ise tümüyle orada kurgulanan bir piyesteki rollerini icra etmişlerdir.
Ancak mesele yalnızca diplomatik bir nezaketsizlikten ibaret değildir. Lübnan Anayasası'nın 65. Maddesi sarihtir: "Savaş ve barış" kararları, Bakanlar Kurulu üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunu gerektirir [2]. İsrail düşmanı ile "kalıcı bir barışa" doğru doğrudan müzakerelere girişilmesi, anayasal tanımı gereği bir "barış kararıdır" ve bu karar mezkûr nisapla alınmamıştır. Kararın, Meclis onayı ve ulusal uzlaşı olmaksızın tek taraflı bir başkanlık tasarrufuyla hayata geçirilmesi, 65. Maddeden daha derin bir ilkeyle çatışmaktadır: Anayasa Başlangıç Metni'nin "J" bendi, "Birlikte Yaşam Misakı'na [3] aykırı hiçbir yetkinin meşruiyet arz etmeyeceğini" açıkça hükme bağlar. Halkın temel bir unsurunun varlığını hedef alan bir karar, tanımı gereği bu misakın ihlalidir.
Daha da vahimi, İsrail düşmanı ile "ortak" bir bildiri yayımlanması, 17 Mayıs 1983 tarihli meşum antlaşmadan bu yana tekerrür etmemiş bir emsaldir. Ekim 2024 mutabakatı dahi, düşmanla ortak bir metin olarak değil, Lübnan hükümetinin tek taraflı bir kararı olarak neşredilmişti. Nisan 2026'da vuku bulan hadise ise niteliksel olarak farklıdır: Bu ilan, Lübnan’ı söz konusu yayılmacı oluşumun hükümetiyle tam bir eşgüdüm [4] içerisindeymiş gibi göstermektedir. Tarih tekerrür etmektedir ve tarihten ders çıkarmayanlar onu yeniden yaşamaya mahkûmdur.
İkinci bölüm: "Temsil yetkisinin" hükümsüzlüğü: Anlaşmayı düşürebilecek Viyana boşluğu
Anayasal kusur iç hukuk sınırlarında kalmamakta, uluslararası hukuk ölçeğinde Lübnan’ın "rızasının" meşruiyetini de sakatlamaktadır. 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 7. Maddesi, devlet başkanının temsil yetkisini karine olarak kabul etse de; 46. Madde, iç hukukun ihlalinin "aşikar olması ve temel önemdeki bir kurala ilişkin bulunması" durumunda, devletlere rızalarının geçersizliğini ileri sürme hakkı tanımaktadır [5]. Barış kararlarında tekelci tasarrufu yasaklayan ve antlaşmalar üzerinde parlamento denetimini şart koşan Lübnan Anayasası’nın 52. ve 65. maddelerinden daha temel bir kural tahayyül edilebilir mi?
Washingon'da Lübnan adına "onay" veren merci, tam anayasal ehliyetten yoksun şekilde hareket etmiştir. Bu belgenin "kalıcı barış" taahhütlerini çerçevelemesi hasebiyle, anayasal kanallardan geçmeyen her türlü yetkilendirme "yetki aşımı" [6] hükmündedir. Hukuki netice şudur: Bu metin, ulusal vekalet sınırlarını aşan şahısları bağlasa da, "irade sakatlığı ile malul bir sözleşme" [7] olarak Lübnan Devleti'ni bağlayıcı nitelikte değildir.
Üçüncü bölüm: "İki ülke savaş halinde değildir": Bir olgu tasviri değil, hukuki inşadır
Belgenin en tehlikeli cümlesi başlıkta değil, metnin gövdesinde gizlidir: "Lübnan ve İsrail, iki ülkenin savaş halinde olmadığını teyit ederler." Bu ifade, her Lübnanlının bildiği bir gerçeğin betimlenmesi değil; statükoyu bir kalem darbesiyle değiştiren hukuki bir inşadır [8]. Hükümet bu nitelemeyi kabul ettiğinde, yıkımı "tazminat ve hesap verebilirlik gerektiren savaş suçları" olarak nitelendirme hakkından resmen feragat etmiş olur ve uluslararası mecralardaki hukuki dayanağı çöker.
Daha da garibi, bu ilanın Lübnan’ın İsrail’i hiçbir şekilde tanımadığı ve yürürlükteki kanunlarında "düşman" olarak sınıflandırdığı gerçeğini tamamen görmezden gelmesidir. 1955 tarihli Boykot Kanunu ve Ceza Kanunu’nun 285. Maddesi halen yürürlükte olup, düşmanla her türlü teması suç saymaktadır. Bu bildiriye onay veren hükümet, söz konusu kanunların anayasal süreçle tadil edilmesini talep etmemiş; böylelikle riayet etmeye yemin ettiği kanunlara aykırı hareket etmiştir.
Dördüncü bölüm: Yerleşik kuralların ihlali ve müsellem haklar üzerinden müzakere
1949 Mütareke Anlaşması’ndan başlayarak 1996 Nisan Mutabakatı, 1701 sayılı Karar ve 2022 Deniz Sınırlarının Sınırlandırılması sürecine kadar Lübnan’ın formülü daima şu olmuştur: Düşmanla yüz yüze değil, aracı vasıtasıyla müzakere. Bu kural diplomatik bir inat değil, kademeli normalleşmeye karşı hukuki ve ahlaki bir barikattı. Bu kuralın bir zayıflık ve işgal anında çiğnenmesi siyasi bir cesaret değil; nesillerin yetmiş yıl boyunca inşa ettiği birikimi yıkma girişimidir.
Belgenin belki de en ironik kısmı son maddesidir: "Kara sınırlarının çizilmesi" [9] üzerine müzakere. Hangi çizim? Lübnan sınırları bellidir ve uluslararası alanda tanınmıştır. Bu büyük tavizlerden önce Lübnan’ın, sınır hattına derhal ve tam çekilme ile 2023’ten beri işgal edilen her karış toprağın kurtarılması, Şebaa Çiftlikleri, en-Nuhayle, el-Gacer ve ihlal noktalarından çekilme dışında hiçbir şeyi kabul etmemesi gerekirdi. Ancak belge, habis bir zekayla saatleri geri sarmakta; sabit bir hakkı pazarlık konusu yapmakta, işgalciyi hak sahibi, toprak sahibini ise izin isteyen konumuna düşürmektedir.
Beşinci bölüm: "Meşru müdafaa hakkı": Anlaşmayı yutan boşluk
Üçüncü madde, İsrail düşmanına "planlanan, eli kulağında olan veya icra edilen saldırılara karşı her an meşru müdafaa amacıyla gerekli tüm tedbirleri alma" hakkını tanımakta; "çatışmaların durdurulmasının bu hakkı engelleyemeyeceğini" eklemektedir. Ardından dördüncü madde, Lübnan hükümetini direnişin her türlü saldırgan eylemini engellemekle yükümlü kılmaktadır. Hesap basittir: İsrail düşmanı, "eli kulağında tehdit" [10] (tanımı olmayan, yoruma açık ve sadece İsrail’in takdirinde olan bir terim) hissettiği anda saldıracak; Lübnan ise her türlü mukabeleyi engellemekle mükellef olacaktır.
Daha da tehlikelisi, bu formülasyon uluslararası hukuk dengelerini altüst etmektedir: Lübnan’ı caydırılması gereken bir "muhtemel saldırgan" konumuna yerleştirirken; işgal eden, yıkan ve öldüren düşmana "kendini savunan" sıfatıyla açık çek vermektedir. Düşman hükümetinin 1701 sayılı Karar altında uzun süre tahkim ettiği bu çarpık mantık, bugün resmi bir Lübnan imzasıyla tescillenmektedir.
Bu piyesin nasıl biteceğini bilmek için kahin olmaya gerek yoktur; 2024 mutabakatına bakmak kâfidir: On binden fazla İsrail ihlali ve saldırısı, yüzlerce şehit ve altmış günlük süreyi aşarak kalıcı tahkimatlara dönüşen yedi işgal noktası. Tüm bunlar, "görmedim, duymadım, bilmiyorum" rolünü oynayan Amerikan Denetleme Mekanizması'nın gözleri önünde gerçekleşmiştir.
İroni odur ki, 2024 mutabakatının 4. maddesi de taraflara "meşru müdafaa" hakkı tanımıştı. Ancak bu hak yalnızca İsrail düşmanına mahsus kaldı. Direniş 2 Mart 2026 şafağında karşılık verdiğinde mutabakatı ihlal etmemiş, bizzat metnin garanti altına aldığı hakkını kullanmıştı. Bu karşılık, uluslararası mekanizmanın "çifte standartlarını" deşifre etmiş ve daha imza kurumadan denetimin "tarafsızlığına" güvenmenin beyhudeliğini ortaya koymuştur. Buna rağmen Batı diplomasisi ve yerel vesayet hükümeti, ihlalleri yalnızca tek taraflı olarak kınamak için ayağa kalkmıştır. Bu kez farklı bir sonuç mu bekleyeceğiz?
Altıncı Bölüm: "Haydut gruplar": Direnişin Lübnan imzasıyla kriminalize edilmesi
Lübnan hükümeti tarafından imzalanan bir belgede Hizbullah’ın "haydut silahlı grup" [11] olarak nitelendirilmesi, bu metindeki en ağır hukuki risktir. Bu ifade siyasi bir görüş değil, uluslararası bir belgede yer alan hukuki bir inşadır ve silinemez sonuçları vardır.
Bu niteleme, işgal sürdüğü müddetçe direnişi milislerin tasfiyesinden açıkça istisna tutan Taif Anlaşması ile çelişmektedir. Lübnan’ın resmi bir kanunla dahil olduğu ve "halkların yabancı işgaline karşı direnme hakkını" tanıyan Arap İnsan Hakları Sözleşmesi ile çelişmektedir.
Ayrıca, direnişi çatışmayı durdurma ve başlatma yetkisine sahip bir taraf olarak tanıyan 1996 Nisan Mutabakatı ve uluslararası insancıl hukuk ile çelişmektedir: Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek 1. Protokol, işgale karşı yürütülen çatışmaları "uluslararası silahlı çatışma" olarak sınıflandırır; BM Genel Kurulu’nun 2625 ve 3314 sayılı kararları ise kendi kaderini tayin hakkını pekiştirerek işgale karşı direnişin suç sayılmasını yasaklar.
Lübnan hükümeti bir ABD-İsrail belgesinde "haydut" nitelemesini kabul ettiğinde, yalnızca bir görüş beyan etmemekte; düşmana tüm savaşlarında elde edemediği şeyi, yani direnişin Lübnan imzasıyla kriminalize edilmesini altın tepside sunmaktadır. Bu suçlama, gelecekte "egemenliğin yeniden tesisi" adı altında yapılacak her türlü müdahalenin hukuki zeminini hazırlamaktadır.
Yedinci bölüm: Büyük eksiklik
Belge Lübnan için yükümlülüklerle dolu, ancak Lübnan haklarından yoksundur: Tam bir İsrail çekilmesi yok, Şebaa Çiftlikleri ve Kefr Şuba Tepeleri’nden eser yok, esirler yok, tazminat yok; imar ise ancak Lübnan’ın "egemenliğini kullanma kapasitesini göstermesine" bağlı şartlı bir lütuf olarak var. Nihai denklem şudur: Lübnan güç kartlarını peşinen teslim etmekte, İsrail düşmanı ise "meşru müdafaa" kartını elinde tutarak herkesin sonunu bildiği bir müzakereye girmektedir.
Üç ABD başkanının yetkilendirmesiyle on yıllarca "barış" müzakerelerine katılmış kıdemli Amerikalı diplomat Robert Malley’in tanıklığından daha veciz bir tasvir olamaz. Malley, Yarın Dündür (Tomorrow is Yesterday) adlı eserinde, Oslo sürecini ve Washingon hamiliğindeki müzakereleri bir "aldatmaca piyesi", müzakere için müzakere olarak tanımlar; Washingon'un tarafsız bir aracı olması gerekirken daima İsrail tarafına meylettiğini belirtir. Eğer bu, politikaları içeriden üretenlerden birinin değerlendirmesiyse, biz kurbanlara söylenecek ne kalmıştır?
Sekizinci bölüm: Ateşkesi gerçekte kim dayattı?
Resmi rivayet, ateşkesi Lübnan hükümetinin sağladığını iddia etmektedir. Gerçekler ise farklıdır. İran, İslamabad’da Lübnan dosyasının Washingon ile yürüttüğü müzakerelerin devamı için temel şart olarak dahil edilmesinde ısrar etmiştir. Trump’ı Aun ile görüşmeye iten, Lübnan’ın diplomatik dehası değil, İran baskısıdır. Müzakere heyetine refakat eden Dr. Hüseyin Pak’ın ifşaatına göre; İran birçok kez eşi benzeri görülmemiş bir füze sağanağı başlatmanın eşiğine gelmiş ve 15 Nisan akşamı, Lübnan’a yönelik saldırganlığın durdurulması ya da cephenin tüm ağırlığıyla yeniden açılması için 24 saatlik bir mühlet tanımıştır. Karar bunun üzerine Washingon'dan gelmiştir.
İsrailli analistler dahi durumu "İran’a çifte boyun eğme" olarak nitelendirmiş; Trump’ın iki süreç arasındaki İran kaynaklı bağı kabul ederek direnişi hayatta bıraktığını belirtmişlerdir. Lübnan’ı topyekûn bir diplomatik hezimetten kurtaran, hükümetin veya Cumhurbaşkanının "stratejik zekası" değil; İslamabad’daki İran heyetinin kararlılığı ve sahadaki direnişin efsanevi sebatıdır.
Dokuzuncu bölüm: On günden sonrası?
On günlük süre bir hedef değil, bir giriştir. Belge, ateşkesin uzatılmasını "müzakerelerde ilerleme kaydedilmesine" ve "Lübnan’ın egemenliğini kullanma kapasitesine" bağlamaktadır. Maddelerdeki pratik tanım şudur: Hükümet direnişi engelleyecek mi? Evet ise ateşkes sürer. Hayır ise biter. Böylelikle ateşkes, hükümeti kendi vatandaşlarıyla karşı karşıya gelmeye zorlayan bir şantaj aracına dönüştürülmüştür; bu da kaçınılmaz bir iç çatışma demektir. Nihai hedef ise meçhul değildir: Lübnan Devleti’ni, işlevi direnişi bastırmak ve halkı zapturapt altına almakla sınırlı, Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi benzeri bir güvenlik aparatına dönüştürmek. "Lübnan Ordusuna destek" adı altında sunulan yardımlar, dış düşmana karşı değil, düşmanın savaş meydanında başaramadığı hedefleri içeride gerçekleştirmek içindir.
Sonuç olarak, bu Amerikan belgesi barış diliyle ambalajlanmış bir savaş haritasıdır. Aynı anda hem ateşkesi ilan etmekte hem de savaşa cevaz vermektedir. Hükümeti, ateşkesin devamı şartı olarak kendi savaşçı vatandaşlarıyla savaşmaya mecbur bırakmaktadır. İmzalanmış uluslararası bir belgede iki tehlikeli ve gayrimeşru kabule dayanak oluşturmaktadır: Lübnan Devleti ile İsrail oluşumunun savaş halinde olmadığı ve direnişin sınırlandırılması gereken bir "haydut" yapı olduğu. Gelecekteki tüm müzakereler bu iki sakat temel üzerinden yükselecektir ki bunlar Lübnan’ın bekasıyla bağdaşmaz.
17 Mayıs 1983 antlaşması, sokak ve meydanlar bu "kusurlu iradeyi" reddettiği için hükümsüz kalmıştır. Anayasal, hukuki ve diplomatik açıdan aynı kusurları barındıran mevcut belge de direniş sürdüğü müddetçe aynı akıbetle karşılaşacaktır. Zira güç dengelerindeki bozulma üzerine inşa edilen antlaşmalar, denge değiştiğinde ayakta kalamazlar; denge ise toprak sahipleri o toprakta kalmaya ve direnmeye azmettiğinde daima değişmiştir.
[1] Çatışmaların durdurulması (وقف الأعمال العدائية): Uluslararası hukuk literatüründe Cessation of Hostilities olarak karşılanan bu terim, teknik olarak tam bir "Barış Antlaşması" (Peace Treaty) veya kalıcı "Ateşkes" (Ceasefire) öncesi bir aşamayı ifade eder. Ancak metindeki bağlam, bunun geçici bir duraklamadan ziyade kalıcı yükümlülükler doğuran bir "Siyasal Teslimiyet Belgesi" niteliği taşıdığını gösteriyor. (ç.n.)
[2] Anayasal Nisap (المادة 65 من الدستور): Lübnan Anayasası'nın 65. maddesi, devletin temel kaderini tayin eden kararlarda (savaş-barış) basit çoğunluğu değil, nitelikli çoğunluğu şart koşar. Bu atıf, yürütme erkinin tek taraflı tasarrufunun "Yetki Tecavüzü" (Ultra Vires) kapsamında olduğunu vurgulamak için kullanılmış. (ç.n.)
[3] Birlikte Yaşam Misakı (ميثاق العيش المشترك): Lübnan’ın anayasal kimliğinin temelini oluşturan, mezhepsel ve toplumsal dengeleri gözeten yazılı olmayan toplumsal sözleşmedir. Yazar, direnişi hedef alan kararların halkın bir kesimini dışladığını ve bu nedenle "Meşruiyetten Yoksun" (Legitimacy Deficit) olduğunu söylüyor. (ç.n.)
[4] Tam Eşgüdüm (تنسيق كامل): Kaynak metindeki "تنسيق" kelimesi, askeri ve idari bir "Koordinasyon"u ifade eder. Düşman olarak tanımlanan bir yapıyla "koordinasyon" içinde olmak, egemenlik haklarının fiilen devri veya paylaşımı anlamına geldiği için teknik bir risk teşkil eder. (ç.n.)
[5] Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (اتفاقية فيينا): 46. Madde atfı, uluslararası hukukta "Rızanın Geçersizliği" teorisinin temelidir. Bir devletin rızası, anayasasındaki temel bir kuralın ihlali yoluyla alınmışsa ve bu ihlal karşı tarafça biliniyorsa/bilinebilir durumdaysa, o devlet rızasını geçersiz sayabilir. (ç.n.)
[6] Yetki Aşımı/ المنتحل (Usurped Power): Lübnan Cumhurbaşkanı'nın hükümet ve meclis onayı olmaksızın verdiği onayın, anayasal temsil sınırlarını aştığı ifade edilmektedir. Bu, hukuki literatürde "Temsil Yetkisinin Kötüye Kullanılması" olarak değerlendirilir. (ç.n.)
[7] İrade Sakatlığı İle Malul Sözleşme (اتفاق معيب الإرادة): Hukuk tekniğinde "Vices of Consent" (Rıza Kusurları) olarak bilinen durumdur. Baskı, hata veya yetkisiz temsil durumlarında sözleşmenin "Hükümsüzlüğü" (Voidness) sonucunu doğurur. (ç.n.)
[8] Hukuki İnşa (إنشاء قانوني): Mevcut bir durumu tarif etmek yerine, yeni bir hukuki statü yaratma eylemidir. "Savaş halinde olmama" beyanı, geçmişteki tüm hak iddialarından (tazminat vb.) zımnen feragat anlamı taşır. (ç.n.)
[9] Sınırların Sınırlandırılması/Çizilmesi (ترسيم الحدود): Delimitation ve Demarcation süreçlerini kapsar. Lübnan sınırları zaten 1923 Paulet-Newcombe ve 1949 Mütareke hattıyla belirlenmiş olduğundan, "yeniden çizim" müzakeresi, mevcut topraklardan feragat riski içeren bir "Pazarlık" (Bargaining) alanı olarak görülmektedir. (ç.n.)
[10] Eli Kulağında Tehdit (تهديد وشيك): Uluslararası güvenlik jargonunda Imminent Threat olarak geçer. Doktrinde (bkz. Caroline Kriterleri) çok dar yorumlanması gerekse de, belgedeki ucu açık tanım İsrail’e "Önleyici Saldırı" (Preemptive Strike) hakkını sınırsızca kullanma imkanı vermektedir. (ç.n.)
[11] Haydut Gruplar (الجماعات المارقة): Metindeki "مارقة" sıfatı, "Hukuk Dışı", "Asi" veya "Rogue" anlamlarına gelir. Bu terim, direnişin "Meşru Savunma Gücü" statüsünden çıkarılıp "Terörize/Kriminalize" edilmesi amacıyla seçilmiştir. (ç.n.)