❝Devlet, Direnişçileri, Lübnan topraklarında "başka halkların savaşını yürütmekle" suçluyor [...]başkalarının barışının uygulanmasına boyun eğen, ki bu gerçekte düşmana teslimiyet ve boyun eğmedir, direniş savaşçılarını başkalarının savaşını yürütmekle suçlama hakkına sahip değil.❞
Muhammed Raad
YDH- Lübnan Parlamentosu'ndan Direnişe Vefa İttifakı Başkanı Muhammed Raad, el-Ahbar'da yer bulan yazısında, Direnişin "başkalarının savaşı" değil, Lübnan’ın öz onuru, egemenliği ve toprak bütünlüğü için verilen bir mücadele olduğunu savunuyor. Raad, Lübnan'ın kaderinin Siyonist-Amerikan projelerine kurban edilemeyeceğini, Lübnanlıların "kölelik ile efendilik" arasında bir seçim yapması gerektiğini belirterek yetkililerin halkı direnişten izole etmek için dedikodu yaydığını, anayasal mutabakatları hiçe saydığını ve kendi iktidar kibri için ulusal hareketleri engellediğini gözler önüne seriyor.
Devletin içindeki Lübnanlı, vatanı tehdit eden Siyonist düşmana karşı onurlu vatandaşların direnişe geçtiği anlarda, ülkeyi koruma ve egemenliği sağlama konusundaki acizliğini örtbas etmek için en kolay yola başvuruyor: Direnişçileri, Lübnan topraklarında "başka halkların savaşını yürütmekle" suçluyor.
Her an piyasaya sürülmeye hazır olan bu suçlama; fikri, siyasi, kişisel ve psikolojik pek çok etkene dayanıyor:
1- Direniş eylemi, ilkeleri ve amaçlarıyla birlikte derhal reddediliyor. Böylece bu "yasaklı" ama onurlu eylemi reddeden yetkili; sürece dair önceden bilgi sahibi olduğu, gizli bir koordinasyon yürüttüğü ya da eyleme göz yumduğu yönündeki tüm şüpheleri de peşinen ortadan kaldırıyor.
2- Direnişin haklı gerekçeleri duygusal bir tepkiyle reddediliyor; bu gerekçelere kulak tıkamak için siyasi ve psikolojik bir savunma hattı kuruluyor. Aslında bu tavır, egemenlik kavramı karşısında duyulan aşağılık kompleksini gizliyor.
3- İktidarın her geçen gün kabaran kibri; meşru ulusal eylemleri gerçekleştirenleri kınama, kuşatma ve engelleme arzusunu tetikliyor; onlardan intikam alma güdüsünü besliyor.
4- Kendi eylemlerine ve duruşuna destek bulma arzusuyla yanıp tutuşan otorite; dışarıdan yönlendirilen danışmanlık ve yardım hizmetlerine kapı açıyor. Belirlenmiş programlar çerçevesinde kurulan iş birlikleriyle çarpık çıkarlarını gerçekleştiriyor; işgale karşı yükselen halk hareketini ve direniş motivasyonunu baltalıyor.
5- Kamuoyunun zihnindeki öncelik sıralaması altüst ediliyor. Meşru savunma ve işgale karşı koyma önceliği bir kenara itiliyor; bunların yerine, resmi makamların ajandasında yer almayan direniş eylemleri kınanıyor.
6- Ulusal direniş hareketinin cesaretini ve itibarını zedelemek, hareketi manipüle edip çarpıtmak ve halktan izole etmek amacıyla asılsız dedikodular yayılıyor.
Tüm bu tabloyu, "Başkalarının topraklarımızdaki savaşları" şeklindeki o kısa ve sığ ifade özetliyor.
Bu otoriter tavrın yarattığı sonuçların daha derin boyutlarını da göz ardı etmemeliyiz. Bu tabloyu şu şekilde özetleyebiliriz:
a) Direnişi, eylemlerine meşruiyet kazandıracak her türlü ulusal aidiyet duygusundan koparma girişimi öne çıkıyor.
b) Direnişçilerin vatanseverliğini sorgulamaya ve onlara suçlu muamelesi yapmaya zemin hazırlıyorlar. Onları doğrudan başka odakların, örgütlerin veya devletlerin emellerine hizmet etmekle, vatanın çıkarlarını tehlikeye atmakla ve ülkeyi şahsi amaçları için kullanmakla itham ediyorlar.
c) Direnişin ve direnişçilerin meşruiyetini sarsacak, halkı bu hareketten soğutacak ve manevi-maddi destek kanallarını kurutacak siyasi kararlara zemin hazırlıyorlar.
d) Direniş faaliyetlerini engellemek, sahadaki resmi otoriteyi dayatmak ve dış güçlerin gözünde "iyi hal" sergilemek adına; çatışmaya ve güç kullanımına açık bir siyasi iklim oluşturuyorlar.
e) Resmi makamların yorumuyla örtüşmeyen her türlü siyasi, anayasal veya hukuki görüşü reddediyorlar. Lübnanlıların geçmişte üzerinde uzlaştığı Ulusal Mutabakat Belgesi ve Lübnan Anayasası dahil tüm değerleri geçersiz kılıyorlar.
Lübnan, kuruluşundan beri toplum içindeki bölünmenin derinlere kök saldığı bir ülke. Bu bölünme; ulusal aidiyeti, egemenlik bilincini ve ülkenin çoğulcu yapısının temellerini derinden etkiliyor.
Hatta ülkenin ali çıkarlarına dair inançlardan dış ilişkilerin doğasına kadar her alanda bu ayrışmanın izleri görülüyor.
Böylesine hassas bir dengede, hem bölgeyi hem de doğrudan Lübnan'ı sarsan köklü değişimlerin, ulusal istikrarın sınırlarını belirlemede aktif rol oynamaya devam edeceği anlaşılıyor.
Bu etkileşimin olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını, mevcut dengelere uyup uymayacağını veya bu dengelerden ne ölçüde sapacağını belirleyen temel faktörler ise şunlardır:
1- Ulusal aidiyet ile mezhepsel bağlılıklar arasındaki uyum ya da uyuşmazlık düzeyi.
2- Ulusal çıkarlar tanımlanırken, tam egemenlik ile dışa bağımlılık arasında gidip gelen o hassas denge.
3- Temel değerler ve milliyetçilik anlayışının; Lübnan, yakın çevresi ve dünya genelindeki mevcut güç dengeleriyle ne ölçüde bağdaşabildiği.
4- Uluslararası gücün etkisi ve bu etkinin; devletlerin uluslararası hukuk, ilkeler ve resmi tüzüklere uyumu üzerindeki olumlu ya da olumsuz yansımaları.
5- Lübnan’daki iktidara verilen desteğin boyutu; otoritenin vatanseverliğine, dürüstlüğüne ve ülkenin çıkarları konusunda doğru kararlar verebileceğine dair duyulan güvenin derecesi.
6- Direnişin kültürel, siyasi ve askeri alandaki güçlü varlığı ile hem ülke içinde hem de bölge halkı nezdindeki etki gücü.
Bugün Lübnan, tüm bölgeyi tehdit eden ve uluslararası dengeleri altüst eden sismik bir fay hattı üzerinde duruyor. Bu durumun yansımaları; bir tarafta güç dengeleri ve buna bağlı dinamikler, diğer tarafta ise devletleri yönlendiren projeler ve hırslar doğrultusunda şekilleniyor. İşte tüm bu unsurlar, bölgedeki ittifak ve çatışma haritasını yeniden çiziyor.
Bölgemizde; Filistin’deki Siyonist işgali pekiştirmeyi, Filistin davasını tamamen bitirmeyi, bu geçici yapının güvenliğini sağlamayı ve Washington’un bölge halkları üzerindeki tahakkümünü garanti altına almayı hedefleyen bir Siyonist-Amerikan genişlemesi yaşanıyor. Bu şer odakları, bölge haritasını kendi çıkarlarına göre yeniden çiziyor.
Dolayısıyla mesele sadece Lübnan veya Suriye topraklarının işgal edilmesi değil; Amerikan sömürge yönetiminin bölgedeki kaynakları, yeraltı zenginliklerini ve stratejik su yollarını kontrol etmesine imkan tanıyacak bir modelin Arap dünyasına dayatılmasıdır. Bu model, Amerika'nın küresel ekonomik ve ticari çıkarları doğrultusunda bölgeyi serbestçe yönetmesini hedefliyor.
Bu projeyi hayata geçirmenin anahtarı ise Siyonist işgalcinin iradesine boyun eğmek, onun saldırganlığına ve şartlarına rıza göstermektir. Zira bu yapı, Amerika’nın bölgedeki kirli çıkarlarını koruyan "kötü şöhretli bir polis" vazifesi görüyor.
Dahası, bu projenin Lübnan ayağındaki başarısı tamamen Lübnanlıların takınacağı tavra bağlı. Halk; İsraillilerin ve Amerikalıların kölesi olarak yaşamayı mı seçecek, yoksa bu projeye direnerek kendi ülkelerinde efendi kalıp geleceklerini özgürce tayin etme kararlılığını mı gösterecek? Bu, kader belirleyici bir yol ayrımıdır.
Lübnanlılar, ülkedeki bazı yetkililerin arzuladığı gibi, Siyonistlerin ve Amerikalıların bölgeye ve Lübnan’a karşı açtığı savaşın bir parçası mı olacaklar; yoksa hiçbir düşmanın ya da sözde dostun vesayetini kabul etmeyen, tam egemen birer vatandaş olduklarını tüm dünyaya kanıtlayacaklar mı?
27 Kasım 2024’te imzalanan ateşkesle birlikte, Lübnan’da henüz yeni bir yönetim kurulmamışken direnişçiler deklarasyonun tüm yükümlülüklerine bağlı kalacaklarını taahhüt ettiler.
Direniş cephesi; anlaşmanın uygulanmasını takip etme, ulusal egemenliği koruma, saldırıları durdurma, işgali sona erdirme, tutsakları özgürleştirme ve yeniden imar sürecini başlatma sorumluluğunun tamamen Lübnan devletinde olduğunu kabul etti.
Ancak hükümetin izlediği siyasi ve diplomatik hat; Lübnan’ın ve halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde, Siyonist düşman ile destekçilerinin dikte ettiği politika ve önlemlerin esiri oldu.
Bu teslimiyetçi yaklaşım neticesinde hükümet, ulusal önceliklerin yerini düşmanın ve uluslararası hamilerinin taleplerine hizmet eden şüpheli ajandalarla doldurdu.
Asıl odaklanılması gereken konu işgalin sona erdirilmesi olması gerekirken, hükümetin önceliği bir anda "silahların tekelleştirilmesi" (silahsızlandırma) meselesine kaydı.
Bu durum zamanla direnişi ve direnişin toplumsal tabanını hedef alan, desteği kesmeye yönelik operasyonel adımlara dönüştü.
Dahası, ülkenin yeniden imarı yapısal mali reformların gerçekleştirilmesine bağlanırken; düşmanın saldırılarını durdurması için direnişin silah bırakması bir ön şart olarak öne sürüldü.
Bu sürecin üzerinden tam bir yıl üç ay geçti. Bu süre zarfında düşman; güney başta olmak üzere Lübnan’ın pek çok köy ve şehrinde ihlallerini sürdürdü.
Saldırılarını her geçen gün daha da tırmandırarak ülkenin istikrarını hedef aldı; 500’den fazla şehit ve üç bin yaralı sivilin kanına girerek Lübnan halkını katletti.
Direniş ise devletin Lübnan topraklarında yürüttüğü sözde barış arayışlarına sabırla eşlik etti ancak anlaşmanın uygulanması adına somut hiçbir adım atılamadı.
Yetkililer, Siyonist düşmanın arkasındaki asıl güç olan ve anlaşma şartlarını yerine getirmeyi reddeden Amerikalıları kızdırmamak adına, bırakın anlaşmaya güvenmeyi, onun adını anmaktan bile korkuyorlar.
Ulusal barışının uygulanması için çaba göstermeyen ve başkalarının barışının uygulanmasına boyun eğen, ki bu gerçekte düşmana teslimiyet ve boyun eğmedir, direniş savaşçılarını başkalarının savaşını yürütmekle suçlama hakkına sahip değildir; çünkü direniş, fedakarlıklarıyla kurtuluşu elde ederek ve 2006 ile 2023 yılları arasında, yani en az 17 yıl boyunca düşman üzerinde caydırıcılık dengesi kurarak ve dostluklarını Lübnan'ın yararına, egemenliğine ve halkının güvenliğine ve istikrarına kullanarak ulusal güvenilirliğini kanıtlamıştır.
Bugün, Siyonist düşmanı Lübnan'da ateşkes ilan etmeye zorladıktan sonra, yetkililer, düşmanın işgal altındaki Lübnan topraklarından derhal ve koşulsuz olarak tamamen çekilmesini, tutsakların serbest bırakılmasını ve düşmanın 27.11.2024 tarihinde verdiği taahhüt doğrultusunda yeniden yapılanmayı sağlamak için ısrarını ve baskısını sürdürmelidir; bunun için düşmanla doğrudan müzakereye veya haydut oluşumla yeni bir anlaşma imzalanmasına gerek yoktur.
Lübnan'ı ve halkını savunurken, Lübnanlıların kendi vatanlarındaki haysiyeti, onuru ve egemenliği için direnirken ölen her şehidin kan damlası, düşmanımızı destekleyen, yardım istediğimizde bize şantaj yapan ve otoritemizi onunla el sıkışmaya ve uzlaşmaya zorlayan sözde dostluklardan daha değerlidir.
Çeviri: YDH
