Direnişin düşmanları: Savaşın ardından en makul çözüm bölünme mi?

img
Direnişin düşmanları: Savaşın ardından en makul çözüm bölünme mi? YDH

"Hakikat şu ki; bölünme yanlılarının elinde kadim ve kıymetsiz birkaç slogandan başka ne bir strateji ne de bir vizyon var. 'Silahsızlanma' ve 'İsrail ile barış' dışında hangi iç politikayı vadediyorlar?"




Muhammed Vehbe

YDH - Lübnan’daki direniş karşıtı siyasi aktörlerin, bölgesel güç dengeleri karşısındaki vizyonsuzluğunu ve çözüm olarak "bölünmeyi" kutsamasını eleştiren el-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Vehbe, bu çevrelerin derin bir stratejik boşluk içinde olduğunu vurguluyor. Tahran ilee Washington arasındaki olası bir uzlaşmanın Hizbullah’ın iç sahadaki elini güçlendireceği korkusuyla hareket eden bu kesimler, ulusal çıkarları savunmak yerine mezhepsel imtiyazlarını korumaya odaklanıyor. Vehbe, bu sığ "boşanma" söyleminin gerisinde, ülkeyi on yıllardır iflasa sürükleyen ve halkın birikimlerini heba eden köhne zihniyetin devamlılığını görüyor.

Lübnan dâhilindeki direniş karşıtı çevreler; infialden beslenen, muvazeneden yoksun ve çelişkilerle malul bir yaklaşım sergiliyor. Savaşın gidişatına yahut alınan kararlara dair her türlü münakaşa; yıkılan binaların, şehitlerin ve yaralıların dökümünü yapmaktan ya da düşmanın "yalan söylemez" kabul edilen anlatılarını esas almaktan öteye geçemiyor.

Geleceğe dair her tasavvur "önce silahsızlanma" şartıyla tıkanırken, bu kesimler düşmanla müzakere zemininde "ulusal" bir ölçüt ortaya koymaktan aciz kalıyor.

Ateşkesin müsebbibini İran’da yahut Trump ile kurulan dostlukta arayan beyhude bir tartışmaya saplanıp kalırken; asıl endişeleri, Washington ile Tahran arasında varılacak muhtemel bir mutabakatın Hizbullah’a iç siyasette bir üstünlük bahşetmesi üzerine yoğunlaşıyor.

Pakistan’da seyreden müzakere trafiği, direniş karşıtlığının bayraktarlığını yapan siyasi figürlerde, ABD tarafından her an sırtından hançerlenebilecekleri hissiyatını doğurdu.

Mevcut bakanlardan birinin ifadesiyle; "Amerika ve İran arasındaki bir anlaşma, Hizbullah’a içerde kullanabileceği bir alan açabilir." Bakanın bu yaklaşımı, partinin eski siyasi nüfuzunu geri kazanması korkusuna değil, daha derin bir endişeye dayanıyor:

Mezhepsel bölüşümün temeli olan Taif Anlaşması’nın ve anayasal düzenin tasfiyesi. Bu bakış açısına göre, Lübnan’ın tam manasıyla bir bölünmeye (taksim) gitmesi, artık en makul seçenek haline gelmiş durumda.

Hatta öyle ki, federalizm dahi artık bu çevreleri tatmin etmiyor. Bakan, bu radikal tutumunu Hizbullah’ın kararlarının diğer bölgeler üzerindeki "yıkıcı sonuçlarıyla" gerekçelendiriyor: Güneydeki İsrail işgal şeridi, Lübnan ve Hizbullah’ın verdiği kayıplar ve ekonomik çöküş.

Kendi deyimiyle; "Yerinden edilenlerin maruz kaldığı zillet ve başkent semalarındaki İHA sesleri ortadayken, onur ve haysiyetten dem vurmaya lüzum dahi yok."

Bir diğer ifadeyle, bu çevreler Hizbullah’ın Amerikan-İran himayesinde Lübnan’da serbestiyet kazanarak ödüllendirileceği zehabına kapılmış durumda.

Fiiliyatta bu tutum, devletin temeli olduğu iddia edilen ulusal boyutla bağını tamamen koparmış görünüyor. İsrail ile yürütülen müzakereler bunun en somut örneği. Ateşkesin kimin eliyle geldiği -İran mı, yoksa Mişel Avn’ın Trump ile görüşmesi ve Başbakan Nevaf Selam’ın duruşu mu- tartışılırken, müzakere tercihlerindeki ulusal çıkar boyutu tamamen göz ardı ediliyor.

Bakanın, "İran’ın Lübnan adına pazarlık yapmasını istemiyoruz," şeklindeki çıkışı, devlet adamlarının ortak tavrı olarak sunulsa da meselenin özündeki stratejik boşluğu kapatmaya yetmiyor.

Bu arka planla, İsrail ile doğrudan müzakerelere girişilse de düşman, Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada m Muavvad’ın da katıldığı oturumda onlara bekledikleri ateşkesi sunmadı.

Bölünme yanlılarının anlatısında, ulusal çıkarın ne olduğu sorusu cevapsız bırakılıyor. Bölgesel nizamın yeniden kurulduğu bir süreçte; taksim yahut federalizm Lübnan’ın hayrına mıdır? Yeni bölgesel dengelerde Lübnan’ın Suriye, İran yahut Suudi Arabistan ile münasebeti ne yöne evrilmelidir?

Bakan, hükümetin Hizbullah’ı suçlayan kararlarına rağmen Pakistan’daki sürecin -hükümet orada olsun ya da olmasın- Lübnan’ı doğrudan etkileyeceğini itiraf etmek dışında bu soruların hiçbirine yanıt vermiyor.

Direniş hasımlarının, bölgeyi yeniden şekillendiren müzakere masasında yer almak yerine neden düşmanla doğrudan müzakere kulvarına hapsoldukları bir muamma. Gerçek şu ki; bu çevrelerin, güç dengelerinden bağımsız bir gelecek vizyonları bulunmuyor.

Bu acziyeti gizlemek adına sığ bir retoriğe sığınıyorlar: "Biz barış içinde yaşamak istiyoruz, onlar ölümü seçti. Bu bir toplu intihar kararıdır... Artık boşanma vakti geldi."

Hatta bazıları, İran ile "Sünni Dörtlü" (Pakistan, Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan) arasında, bölgeyi felakete sürükleyen İsrail yayılmacılığına karşı bir uzlaşı ihtimalini duysa dahi, Güney halkının düşman karşısındaki direnişine aynı sığlıkla cevap veriyor: "Biz Filistinlilere de karşıydık!"

Hakikat şu ki; bölünme yanlılarının elinde kadim ve kıymetsiz birkaç slogandan başka ne bir strateji ne de bir vizyon var. "Silahsızlanma" ve "İsrail ile barış" dışında hangi iç politikayı vadediyorlar?

Geçtiğimiz on beş ay, Lübnan’ı otuz yıldır iflasa sürükleyen zihniyetin bir numunesinden ibaretti. İktidar odakları, bankacılık ve kur sistemindeki çöküşü geçici bir kriz gibi karşıladı.

Halkın 140 milyar dolarlık birikiminin "buharlaşmasına" göz yumup, 20 milyar doları destek paketlerine savurdular. Binlerce öğretmenin, mühendisin ve doktorun sendika fonlarındaki emekleri de aynı şekilde yok olup gitti. Üç on yıl boyunca milyarlarca dolar harcanırken, ne ücretsiz bir sağlık sistemi kurulabildi ne de modern bir ulaşım ağı.

Son on yılda 800 binden fazla gencin ülkeyi terk etmesi, üzerine devlet inşa edilecek kadar vahim bir tablo değil midir?

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel