"Genel güç dengesinin İran lehine değişmesi, Gazze’deki dengenin de direniş, halk ve Filistin davası lehine daha fazla kaymasını sağlamaktadır."
Münir Şefik
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından Münir Şefik, Gazze'deki mevcut düğümde silah bırakmanın en büyük stratejik hata ve felaket olacağını, buna karşın direnişin elindeki askeri ve siyasi kozların hâlâ güçlü olduğunu vurguluyor. İşgalci İsrail ordusunun Gazze'deki sınırlı ilerleyişi ve Lübnan cephesindeki zafiyetlerinin, mevcut güç dengesinin sanılanın aksine direniş lehine olduğunu gösteren temel unsurlar olduğunu kaydeden yazar, küresel kamuoyu baskısı ve bölgesel dinamiklerin İsrail ile ABD yönetimini köşeye sıkıştırdığını belirterek, savaştan korkmak yerine bu sürecin doğru yönetilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Gazze’deki durum; yarım kalmış bir savaş, ardından gelecek topyekûn bir çatışma ya da silahların teslim edilmesi seçenekleri arasında sıkışmış durumda.
Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, bu seçenekler içinde mutlak surette en kötü olanı silahların teslimidir. Diğer iki seçenek arasında en makul olanı ise güç dengesinin zafere imkan tanıdığı, Netanyahu ile ordusunun, onların arkasındaki Trump, yardımcıları ve temsilcisi Mladenov’un yenilgiye uğratılabileceği savaşa dönüş yoludur.
Peki, bu durum tespiti nasıl açıklanabilir ve hangi güç dengesi zeminine dayanıyor? Öncelikle, detayları ne olursa olsun silah teslimini kabul eden geri adım atma veya teslimiyet politikası, hem uluslararası hukuktan doğan bir haktan hem de bizzat Filistin halkına ilişkin Birleşmiş Milletler kararlarından feragat edilmesi anlamına geldiği için ilkesel ve stratejik bir hatadır. Bu hak, sömürgeye, işgale veya saldırıya maruz kalan tüm halkların uyguladığı bir teamüldür.
Şunu da eklemek gerekir ki; silahların teslimi, Gazze halkı kadar direnişçileri ve ailelerini de katliam, işkence ve sürgün tehdidiyle karşı karşıya bırakır. Netanyahu bunu onlarca kez ilan etti; müttefikleri Smotrich, Katz ve Ben-Gvir de Trump ve ekibinden tek bir itiraz yükselmeden bu niyetlerini beyan etmeyi sürdürüyor.
Dolayısıyla silahları tamamen veya kısmen teslim edenler sadece stratejik bir hata yapmakla kalmıyor, aynı zamanda silahlar bırakıldığında Netanyahu ve ordusunun neler gizlediğini, ne tür katliamlar ve zulümler planladığını idrak edemeyerek büyük bir yanılgıya düşüyor.
Direniş gruplarından hiç kimse silah teslimini kabul etmedi; ancak Mladenov bunu birinci şart olarak öne sürüyor, Netanyahu da bu yönde baskı kuruyor.
Özetle, bu konu asla taviz verilmemesi gereken bir meseledir. Silah teslimini kabul edip direnişçileri ve Gazze halkını Netanyahu ile Trump’ın "insafına" terk etme seçeneği, savaştan da Gazze’nin şu an yaşadığı "yarım savaş" halinden de çok daha kötüdür.
Savaş seçeneği kaçınılmaz hale geldiğinde üzerinde durulması gereken asıl mesele; bölgesel, uluslararası ve özellikle küresel kamuoyu nezdinde Netanyahu ile Trump’ın aleyhine dönen güç dengesinin askeri ve siyasi açıdan doğru okunmasıdır.
Haklı ve şanlı Aksa Tufanı operasyonunun ardından iki yılı aşkın süredir devam eden kara savaşında olduğu gibi, savaşa dönüş seçeneği direnişin lehinedir. Bu operasyon, işgale karşı direnişin bir parçası olması hasebiyle haklı; planlama, icraat, hedefler ve sonuçlar bakımından ise şanlıdır.
Son iki yılı aşkın sürenin sonuçlarını titizlikle analiz ederken; verilen şehitler, yaralılar, yıkım ve insani acılar nedeniyle mağlup olduğumuzu düşünmemeliyiz.
Bu tablo, uluslararası hukukta hiçbir meşru gerekçesi olmayan, başlı başına bir soykırım savaşının sonucudur. Netanyahu ve ordusu bu suçları işlerken, Amerikalı ve Avrupalı liderler ya bu durumu meşrulaştırarak ya da sessiz kalarak suç ortaklığı yaptı. Bu tutum, Batı medeniyetini Amerika kıtasındaki yerli soykırımından bu yana görülmemiş bir dibe vuruşa sürükledi.
Pek çok önemli siyasi analist, Netanyahu ve siyonist oluşumun bu savaşı sahada, ahlaki düzlemde, siyasi alanda ve küresel kamuoyu nezdinde kaybettiği görüşünde birleşiyor. Siyonizm tahtından indirildi ve dünya genelinde dışlanan bir yapı haline geldi ya da bu yolda ilerliyor.
Bizim için kritik olan; en azından yenilmediğimizi, aksine Filistin davası adına başarı sağladığımızı ve siyonizmi küresel ölçekte yenilgiye uğrattığımızı doğru takdir etmektir.
Siyonist ordunun bu soykırım savaşı sonucunda Gazze Şeridi’nin yalnızca %54’ünü işgal edebilmiş olması -ki bunun bir kısmı ateşkes örtüsü altında sızma yoluyla gerçekleşti- ordunun gücünü değil, acziyetini ve yenilgisini gösterir.
Dünyanın dördüncü büyük ordusunun sadece bu kadar bir alanı işgal edebilmesi ve direnişin geri kalan bölgelerde güvenlik kontrolünü sürdürüp tünellerinin çoğuna hakim olması, denklemin galibinin direniş olduğunu kanıtlar.
İşgal ordusunun içine düştüğü çok yönlü zafiyet, bizzat komutanlarının on farklı boyutta itiraf ettiği bir gerçektir.
Daha da önemlisi; Lübnan’da, bilhassa Hıyam ve Bint Cübeyl’de sergilenen kahramanca mücadele, siyonist ordunun zayıfladığını ve yenilebilir olduğunu ispatladı. Bu durum, tünellerini ve on binlerce savaşçısını koruyan Gazze için de geçerlidir.
Gazze hâlâ Ahmed el-Cebbari, Muhammed Dayf, Sinvar ve şehit düşen tüm saha komutanlarının dava arkadaşlarını ve öğrencilerini bağrında taşımaktadır.
Bu nedenle güç dengesini isabetli okumak ve Gazze’de başlayacak birkaç günlük bir savaşın milyonları sokaklara dökeceğini unutmamak gerekir. Nitekim Trump’ı ateşkes çağrısı yapmaya zorlayan da bu toplumsal basınçtır.
Trump, hem Amerika içindeki konumunu hem de siyonist hareketi ve Netanyahu’yu saha baskısı ile dünya kamuoyu karşısında kurtarmak adına müzakere edilebilir ya da edilemez projeler sunuyor.
Trump için savaşın yeniden başlaması, Şarm eş-Şeyh Konferansı’ndan kendi başkanlığındaki barış konseyine kadar "başarı" olarak nitelediği her şeyin yerle bir olması demektir. Bu noktada, asıl savaş korkusu yaşaması gereken tarafın kim olduğunu iyi bilmeliyiz.
Öte yandan, Netanyahu’nun Aksa Tufanı sonrası Gazze’ye başlattığı ve seçilmesinin ardından Trump’ın liderliğine dahil olduğu savaş; bugün İran’a, Hizbullah’a ve direniş eksenine karşı yürütülen savaşla aynıdır. Bu, kaderi bir olan tek bir savaştır.
Genel güç dengesinin İran lehine değişmesi, Gazze’deki dengenin de direniş, halk ve Filistin davası lehine daha fazla kaymasını sağlamaktadır.
Elbette niyet savaş çığırtkanlığı yapmak değildir; savaşın sorumluluğu Netanyahu ve Trump’a aittir. Ancak vurgulanması gereken, savaştan korkmamak ve bu tehditle direnişin ve halkın şantaja maruz bırakılmasına izin vermemektir.
Çeviri: YDH