Asiatimes analizine göre Suudi Arabistan, ABD merkezli güvenlik düzeninin artık tek başına yeterli olmadığını görerek çok kutuplu bir denge siyasetine yöneliyor ve bölgesel güç olarak kendi stratejik özerkliğini güçlendiriyor.
YDH- Asiatimes'ta yer analize göre, şubat sonlarında Fars Körfezi üzerinde yükselmeye başlayan füzeler Riyad'ın Doğu Bölgesi'ne ve Bahreyn, Katar ile BAE'deki Amerikan üslerine düşmeye başlayınca Washington'daki yayın kuruluşları bildik bir nakaratı tekrarladı: "Artık, elbette, Suudiler bir seçim yapmak zorunda kalacaktı."
Analizde, İran savaşının, krallığın Pekin ve Moskova'ya doğru "sürüklenmesinden" duyulan yıllardır süren hayal kırıklığının çözemediği şeyi netleştireceğinin söylendiği aktarıldı.
Vurguya göre, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın çok kutuplulukla “flörtü”, Körfez'in sadece barış zamanında karşılayabileceği bir “lükstü” ve “caydırıcılığın demir mantığı” kısa sürede eski ABD liderliğindeki düzeni geri getirecekti.
"Düzenli bir hikaye ama yanlış"
Yazıda, bu anlatının "düzenli bir hikaye" olduğu ancak aynı zamanda "yanlış" olduğu vurgulandı. Asiatimes'a göre, Riyad'da tanık olunan şey, başını belaya sokmuş bir müşterinin duygusal bir şekilde hamisine dönüşü değil, daha eski ve daha inatçı bir şeydi: "Nihayet, bir bölgesel gücün kendisini bölgesel güç olarak konumlandırması." Suudilerin, herkesle aynı manşetleri okuduğu bildirildi.
Analizde, Suudi Arabistan'ın Haziran 2025'teki On İki Gün Savaşı'nı izlediği ve caydırıcılığın yeniden tesis edildiği sonucuna varmadığı, aksine bölgenin Washington ve İsrail’in takvimiyle açık savaşa sürüklenebileceği, maliyetlerin ise İran füze menzilinde yaşayacak kadar “talihsiz” olan herkes tarafından üstlenileceği kanaatine vardığı belirtildi.
Suudi Arabistan'ın çıkardığı dersler
Asiatimes, Suudiler’in 2019'da kendi Aramco tesislerinin vuruluşunu izlediği ve hiçbir zaman gelmeyen Amerikan yardımını beklediği kaydedildi.
2022'de Ensarullah’la yapılan ateşkesin, ancak Riyad'ın onu ayakta tutması sayesinde sürdüğü bildirildi. Alınan dersin, ABD'nin güvenilmez olduğu (bu sonuca çok önceden varıldığı belirtildi) değil, bağımlılığın maliyetlerinin "artık göz ardı edilemez hale geldiği" olduğu kaydedildi.
Bu nedenle, 2023'te Pekin'in arabuluculuğunda Tahran'la yeniden yakınlaşma sağlandığı ve bunun Massachusetts Caddesi (ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu cadde) boyunca dış politika çevrelerinde “şok etkisi” yarattığı ifade edildi.
Aynı şekilde, Bin Selman'ın Kasım 2025 ziyareti sırasında imzalanan Stratejik Savunma Anlaşması'nın da Riyad'ın bir zamanlar aradığı ve Washington'un -azalmayan iç siyasi baskılar nedeniyle- sunamadığı resmi karşılıklı savunma anlaşmasının "göze çarpacak şekilde gerisinde kaldığı" belirtildi.
Analizde, "NATO dışı büyük müttefik" statüsünün bir güvenlik garantisi değil, "bir teselli ödülü" olduğu vurgulandı.
Suudilerin bu farkı bildiği, ayrıca Pakistanlıların da bildiği, zira Pakistan'ın Riyad'la çokça övülen savunma paktının, Tahran'ın drone ve balistik füzeleri Suudi topraklarına düşmeye başladığında İran'ı bir an olsun durdurmadığı bildirildi.
"Schaukelpolitik": Suudi Arabistan'ın ‘Denge’ Politikası
Analize göre, bu, Doğu ile Batı arasında parçalanmış bir krallığın davranışı değil. Tam tersine, Bismarck’ın anında “Schaukelpolitik” (denge politikası) olarak tanıyacağı bir devlet davranışı. Ve “realizm” kavramının Washington çevrelerinde bir hakaret terimine dönüşmesinden önceki Amerikan realistlerinin “basit ihtiyat” olarak adlandıracağı türden bir yaklaşım.
Analizde, “Vizyon 2030”un bir gösteriş projesi olmadığı; krallığın bir nesil içinde, onu baştan beri Amerikan silahlarına ve Amerikan hoşgörüsüne bağımlı kılan rant ve koruma modelinden çeşitlendirerek kurtulabileceğine dair bir “bahis” olduğu belirtildi.
Bu bahsi oynamak için Veliaht Prens'in Çin sermayesine, Türk insansız hava araçlarına, Pakistan insan gücüne, Avrupalı sanayi ortaklarına ve -evet- bir Amerikan güvenlik şemsiyesine ihtiyacı olduğu, ancak bunu kendisine verilen şartlarla değil, müzakere ettiği şartlarla yapacağı ifade edildi.
"İran savaşı Suudi hesaplamasını geçersiz kılmıyor"
Analizde, İran savaşının bu hesaplamayı geçersiz kılmadığı, aksine doğruladığı vurgulandı. "Carnegie analizleri, Atlantic Council brifingleri, New Lines yazıları" hepsinin aynı “endişeli” tespitte birleştiği belirtildi: " Suudi Arabistan'ın riskten korunma çabası geçici bir durum değil."
Egemen servet fonlarının Avrupa savunma sanayilerine yönlendirilmesi, Çinli muhataplarla dolar dışı ödeme düzenlemelerinin sessizce genişletilmesi, Ankara ve İslamabad'a yönelik diplomatik açılımların, Riyad'ın çatışmalar sona erdiğinde sessizce teslim edececeği pazarlık kozları olmadığı belirtildi. Bunların Körfez'deki “Amerikan sonrası” güvenlik mimarisinin yük taşıyıcı unsurları olduğu ve "gözler önünde inşa edildiği" kaydedildi.
ABD'nin “stratejik benmerkezciliği”
Washington'un ise bir tür "stratejik benmerkezciliği" içinde ısrar ettiği bildirildi. Asiatimes'a göre, son dönemdeki her Amerikan girişiminin (İbrahim Anlaşmaları'ndan başarısız Suudi-İsrail normalleşme çabasına, Şubat'taki başarısız Witkoff-Arakçi mekik diplomasisine kadar) altında yatan varsayım, bölgesel oyuncuların her şeyden çok "Amerikan çadırının içinde olmayı" istediğidir.
Yazıda, bunun Washington'un kendi vazgeçilmezliğini anlayışını yöneten bir "kibir" olduğu ve her ampirik çürütmeye rağmen ayakta kaldığı vurgulandı.
Suudilerin Biden yönetimine, Filistin devletine giden güvenilir bir yol olmadan İsrail'le normalleşmeyeceklerini söylediklerinde bunun yerleşik bir politika olarak değil, "taktik bir talep" olarak görüldüğü belirtildi.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin Amerikan yapay zeka ihracat kontrollerine soğuk baktığında bunun yönetilmesi gereken bir "yanlış anlama" olarak ele alındığı, Katarlıların çatışma boyunca Tahran'la olan hatlarını açık tuttuğunda bunun "faydalı bir tuhaflık" olarak görüldüğü ifade edildi.
"Körfez artık tek bir garantörle yetinmiyor"
Analizde, bu örüntünün bir bütün olarak, kurulu düzenin tam olarak adlandıramadığı bir şeye işaret ettiği belirtildi: "Körfez, artık tek bir garantörün (Washington'daki de dahil) yeterli olmadığına karar verdi."
Bunun ABD için bir “trajedi” olmak zorunda olmadığı, ancak “Amerikan üstünlüğünün” uluslararası düzenin "yük taşıyıcı duvarı" olarak görüldüğü çevrelerde kesinlikle öyle yaşanacağı ifade edildi. Daha “sağduyulu” bir okumanın, Suudi Arabistan'ın “temkinli” davranmasının bölgeden "yapıcı bir kopuşun" her zaman üretmesi gereken sonuç olduğunu gösterdiği vurgulandı.
Krallığın kendi savunma yükünün daha fazlasını üstlendiği, Washington'un iç siyasi nedenlerle yapamayacağı bölgesel diplomasiye yatırım yaptığı, Hindistan'dan Endonezya'ya, Brezilya'dan Vietnam'a kadar Küresel Güney'deki orta güçlerin çoktan “skandala yol açmadan benimsediği çok yönlü duruşu” inşa ettiği kaydedildi.
"Suudi Arabistan seçim yapmayacak"
Analize göre, Riyad’ın, tüm zamanlar içinde tam da şimdi bu denge siyasetinin ciddiyetini göstermeyi seçmiş olması, “Suudi cesaretinden çok, savaşın öngörülebilirliğine bir işaret” olarak değerlendirilebilir.
Analiz şöyle devam etti: “Washington için dürüst soru artık Suudi Arabistan’ın ‘bir seçim yapıp yapmayacağı’ değildir. Yapmayacaktır. Asıl soru, ABD’nin Suudi özerkliğini bir ihanet olarak değil bir başlangıç noktası olarak kabul eden bir Körfez politikası geliştirip geliştiremeyeceğidir. Başka bir deyişle, bu ittifakın hiçbir zaman değerler temelli bir evlilik değil, daha çok çıkar temelli bir ortaklık olduğunu ve bu çıkarların doğasının artık değiştiğini kabul edip edemeyeceğidir.”
Analize göre, “Eğer Trump yönetimi bu uyarlamayı başarabilirse, Suudi Arabistan’ın temkinli yaklaşımıyla daha kötü bir ortak değil, aksine daha güvenilir bir ortak olduğunu keşfedebilir: Washington’ın artık tek başına kontrol edemeyeceği bir bölgede ağırlık taşıyabilecek kapasiteye sahip bir ortak. Eğer başaramazsa, Riyad zaten yapmakta olduğu şeyi yapmaya devam edecek ve gazete köşe yazılarındaki yakınmalar, Amerikan gerilemesinin belirtilerini nedenlerle karıştırmayı sürdürecektir.”
Her iki durumda da krallığın seçeneklerini açık tutacağı belirtilen analiz şu ifadelerle sonlandırıldı: “Aksi halde davranmak aptallık olurdu. Ne de olsa bu bir krallık ve imparatorlukların aksine krallıklar ise hayatta kalmanın birinci öncelik olduğunu ve hiçbir haminin sonsuza kadar var olmadığını her zaman anlamıştır.”

.jpg)