Middele East Eye (MEE) Körfez’in İran savaşıyla birlikte “korunmuş müttefik” değil “harcanabilir alan” olduğu gerçeğiyle yüzleştiğini, ABD ile kurulan güvenlik ortaklığının ise kriz anında bölgeyi korumaktan çok savunmasız bıraktığını vurguladı.
YDH- Araştırmacı yazar Hind el-Ensari, Middle East Eye sitesinde yayımlanan analizinde, İran ile yaşanan savaşın Fars Körfezi ülkelerini sarsıcı bir gerçekle yüzleştirdiğini savunuyor.
Ensari, bölge ülkelerinin müttefiklik ilişkileri sayesinde çatışmanın dışında kalmayı umarken, kendilerini bir anda "ikincil zayiat" konumunda bulduklarına dikkat çekiyor.
Yazar, 1990’lı ve 2000’li yıllarda Doha’da geçen çocukluğuna atıfta bulunarak, kamusal alanlardaki yoğun ABD askeri varlığının yerel dokuyla hiçbir zaman tam bir uyum yakalayamadığını ifade ediyor.
Alışveriş merkezlerinden süpermarketlere kadar her yerde karşılaşılan, kendine has tarzlarıyla dikkat çeken Amerikalı askerlerin varlığının, o dönemde bile kendisinde yapay ve adeta tiyatral bir his uyandırdığını belirtiyor.
Ensari, bu askerlerin sokaklardaki "ev sahibi" edasıyla sergiledikleri rahatlığın, aslında Körfez’deki "korunma ve istikrar" mitinin bir yansıması olduğunu yıllar sonra kavradığını dile getiriyor.
İran'a karşı savaş öncesinde bölgede hâkim olan "Körfez istisnacılığı" algısına değinen yazar, bu imtiyazlı bölge illüzyonunun sadece yerel yapıya değil, Batı ile kurulan devasa stratejik ve ekonomik ortaklıklara dayandırıldığını savunuyor.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin, güvenliklerini küresel markalarının bir vitrini haline getirdiğini ve ABD üslerini sarsılmaz bir kalkan olarak gördüğünü hatırlatan Ensari, bugün bu kabullerin kökünden sarsıldığını ve müttefiklik zırhının Körfez’i "harcanabilir birer figür" olmaktan kurtaramadığını vurguluyor.
Ensari, Batılı siyasetçilerin bölgede gördükleri yoğun ilgi ve KİK ülkelerinin Washington’daki lobi faaliyetlerine harcadığı servetlere rağmen, kriz anındaki "manidar sessizliğin" bölge halkı için hazmı zor bir durum olduğunu ifade ediyor.
Ensari'ye göre bu süreç, güce yakın durmanın asla mutlak bir korunma garantisi sağlamadığı gerçeğini tescillemiş durumda.
Özellikle Donald Trump döneminde kurulan çıkara dayalı ilişkinin sınırlarının, 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırıyla birlikte deşifre olduğunu savunan yazar, bu hamlenin Körfez halklarını rızaları dışında savaşın cephesine ittiğinin altını çiziyor.
Körfez hükümetlerinin, Washington’ın kendilerini zamanında uyarmaması nedeniyle savunmasız kaldıkları yönündeki hayal kırıklığını aktaran Ensari, kriz tırmandığında Amerikan personelinin bölgeyi terk etmesini asimetrik bir ortaklığın kanıtı olarak görüyor. Yazısında en vurucu saptamasını şu şekilde dile getiriyor:
"Ortaklığın meyvelerine en çok ihtiyaç duyulan o kritik anda, KİK ülkelerine 'korunmaya değer müttefikler' olarak değil, bir savaş sahasındaki 'harcanabilir alanlar' muamelesi yapıldı."
Yazar, KİK hükümetleri stratejilerini sorgularken, kamuoyu önderlerinin de bu "insanı hiçe sayan zihniyeti" eleştirmeye başladığına değiniyor.
Nayef bin Nehar gibi akademisyenlerin, Körfez halkının bir varil petrol kadar bile değer görmediği yönündeki tepkilerini paylaşan Ensari, bölgenin salt stratejik bir coğrafi manzaraya indirgenmesinin köklü bir sorun olduğunu savunuyor.
Körfez ülkelerinin "yumuşak güç" yatırımlarıyla kendilerini dünyaya tanıtma çabalarının, bu kriz anında sert bir duvara çarptığını belirtiyor.
Bölge halkının yaşadığı acıların dünyada yeterli yankı bulmayacağına inanan Ensari, bu trajedinin ne sokaklarda ne de senato kürsülerinde gerçek bir savunucusu olmayacağını iddia ediyor.
Siyasi yelpazenin her iki kanadından gelen yaklaşımları da eleştiren yazar; sol kesimin füzeleri bir "ders" gibi görmesini, sağ kesimin ise daha aktif savaş ortaklığı talep etmesini bölgenin araçsallaştırılması olarak yorumluyor.
Sonuç olarak 28 Şubat sonrasında "Körfez istisnacılığı" algısının bir illüzyon olduğunun kanıtlandığını savunan Hind el-Ensari, dünyanın bu coğrafyanın petrolünü sevse de insanına empati göstermediği gerçeğine dikkat çekiyor.
Yazar, bu dönemi gerçek güvenliğin satın alınamayacağını gösteren sert bir uyarı ve dönüm noktası olarak tanımlarken; KİK ülkelerinin artık başkalarının haritalarında dekor olmak yerine, kendi bölgesel birliklerine ve iç güçlerine odaklanan yeni bir gelecek inşa etmeleri gerektiğini savunuyor.
