❝İran, savaşın sonuçlarından kopuk bir diplomasi yürütmüyor; aksine sahada kurduğu yeni caydırıcılık dengesini, Washington’a tek taraflı dayatma döneminin kapandığını kabul ettirecek siyasi bir araca dönüştürüyor.❞
Lokman Abdullah
YDH- El-Ahbar yazarı Lokman Abdullah, İran’ın son dönemdeki askeri ve diplomatik hamlelerini bir "stratejik olgunluk evresi" olarak tanımladığı analizinde, çatışmanın bittiği yerden diplomasinin başladığı geleneksel anlatının aksine, İran için diplomasinin "savaş meydanındaki kazanımların tahsilat ofisi" haline geldiğini anlatıyor.
✱✱✱
İran, Amerikan-İsrail saldırganlığını boşa çıkardıktan sonra, sahadaki askeri kazanımlarını diplomatik zaferlere dönüştürmeye odaklandığı yeni bir hamle safhasına geçti.
Bu doğrultuda Tahran, Donald Trump’ın dahi duyabileceği bir kararlılıkla şu gerçeği sürekli vurguluyor: Askeri güçle kabul ettirilemeyen hiçbir şart, siyasi baskı ya da diplomatik şantaj yüklü müzakerelerle elde edilemez.
Bu tablo, yazar ve analistler arasında kritik bir soruyu da beraberinde getirdi: İslam Cumhuriyeti, yalnızca kendi haklarını ve stratejik çıkarlarını korumanın ötesinde daha büyük bir hesaplaşmaya mı girişti?
İran, ABD’nin bölgeyle ilişkilerini on yıllardır esir alan hegemonya modelini kökten sarsmayı ve Amerikan tutumunu tamamen değiştirmeyi mi hedefliyor? Esasen İran, çatışma sürecinden çok daha bütünleşik ve geri dönüşü olmayan yeni caydırıcılık denklemleri kurarak çıkmayı başardı.
Şimdi ise güç dengesindeki bu değişimi perçinlemek, ABD ile siyasi etkileşim kurallarını yeniden yazmak ve Washington’a tek taraflı dayatma devrinin kapandığını kanıtlamak için müzakere masasını etkili bir araç olarak kullanıyor. Dolayısıyla Tahran, Washington’ın çözüm için belirlediği mühletleri hiçe sayarak kontrolünde tuttuğu bu müzakere sürecini, savaşın sonuçlarından kopuk bir olgu olarak görmüyor.
İran’a göre Amerikalılar, hem rakiplerine irade dayatma yetenekleri hem de bölgedeki caydırıcılık imajları bakımından stratejik bir kördüğümün içine hapsolmuş durumdalar. Bu tespitten hareket eden İran liderliği, kendisine yönelik yeniden devreye sokulan siyasi ve ekonomik baskıları, savaşın en sıcak anlarında göğüslediği zorluklarla kıyaslandığında oldukça zayıf araçlar olarak nitelendiriyor.
İran’ın stratejik okumasına göre, ABD’nin bu aşamada yapabileceği en ileri hamle, ancak İran’ın kalkınma ve toparlanma sürecini yavaşlatmaya çalışmak olabilir. Zira rejimi sarsacak veya temel güç dengesini değiştirecek asıl büyük bedeller zaten ödenmiş, en tehlikeli virajlar geride kalmıştır. Bu özgüven Tahran’a hem sahada geniş bir manevra alanı tanıyor hem de müzakere masasındaki elini güçlendiriyor.
İran’ın bu kararlı duruşu karşısında, Batı’nın Tahran politikası da yavaş yavaş şekilleniyor; bu yeni tutumun, eski gerilim dönemlerindeki keskin söylemlerden sıyrılarak daha gerçekçi bir zemine kaydığı görülüyor.
Birçok Batılı lider, neredeyse her gün "bu bizim savaşımız değil" diyerek, Amerikan veya İsrail baskısı ne yönde olursa olsun ülkelerinin topyekûn bir çatışmaya sürüklenmeyeceğini yineliyor.
Bu tavır, sonuçları kestirilemeyen, uzun vadeli ve yüksek maliyetli bir savaşın risklerinin Batı cephesinde artık daha net kavrandığını kanıtlıyor. Nitekim Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer da İran ile asla bir çatışmaya girmeyeceklerini belirterek bu genel eğilimi teyit etmiş oldu.
Öte yandan bazı Batılı çevreler, İran’ın Batı hegemonyasına karşı küresel bir direniş ve meydan okuma modeline dönüşme ihtimalinden derin endişe duyuyor. Bu çevrelerde şu can alıcı soru tartışılıyor: Kırk yılı aşkın süredir ağır ambargolarla boğuşan, bir yıldan kısa sürede iki yıkıcı savaşla yüzleşen ve nihayetinde eşi benzeri görülmemiş bir deniz ve ekonomi ablukasına maruz kalan bir ülke; nasıl olur da devlet bütünlüğünü koruyup, üstelik müzakere masasına kendi şartlarını dikte edecek bir güçle oturabilir?
Batı’nın siyasi ve entelektüel çevrelerinde hakim olan inanç şudur: İran ile girilecek bir çatışma Batı’nın imajını yerle bir edecek; on yıllardır küresel nüfuzun temel taşlarını oluşturan caydırıcılık, yaptırım ve baskı taktiklerinin tüm işlevini yitirmesine yol açacaktır.
Netice itibarıyla Ortadoğu’nun bambaşka bir evreye geçtiği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın statüsü ile Tahran’ın küresel konumu açısından hiçbir şeyin saldırı öncesindeki gibi olmayacağı artık gün gibi ortadadır.
Ünlü Amerikalı tarihçi Robert Kagan, "İran'da Şah Mat" başlıklı makalesinde, Amerikan-İsrail savaşının stratejik düzeyde bir yenilgiden farksız olduğunu savunuyor.
Kagan’a göre Tahran, ağır baskılara direnme gücünü kanıtlayarak nüfuz alanını korumuş ve merkezi bir aktör olarak konumunu pekiştirdi; bu da İran’ı askeri güçle dize getirme girişimlerinin fiilen iflas ettiğini gösteriyor.
Aşırı muhafazakar uzmana göre İran, bu süreçten Hürmüz Boğazı dinamiklerini yönetme konusunda çok daha yetkin bir kapasiteyle çıktı; bu durumun küresel ekonomi, enerji arzı ve uluslararası ticaret üzerinde doğrudan belirleyici etkileri olacak.
Deniz ablukası ve ekonomik baskı mekanizmalarının etkinliğini de sorgulayan Kagan, doğrudan askeri müdahalenin sonuç vermediği bir denklemde, gelecekte uygulanacak yaptırım veya ekonomik baskı politikalarının da başarıya ulaşamayacağının altını çiziyor.
Çeviri: YDH