Nükleer silahlar: Küresel Güney’in yegane sigortası

img
Nükleer silahlar: Küresel Güney’in yegane sigortası YDH

"Küresel Güney söz konusu olduğunda ise Rusya-Belarus modeline dayalı bir nükleer ortaklık en ideal çözüm olarak öne çıkıyor. Hindistan ve Çin’in de er ya da geç benzer bir neticeye varması kuvvetle muhtemeldir."




Sergey Lebedev

YDH - Rusya Ulusal Araştırma Üniversitesi Yüksek Ekonomi Okulu'ndaki Dünya Askeri Ekonomi ve Strateji Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Sergey Lebedev, Rusya'nın önde gelen diplomasi yayınlarından Vzglyad'da yer alan köşe yazısında, Batı dünyasındaki güncel askeri hareketlilik ve re militarizasyon eğilimlerini ele alıyor. Yazar, Batı’nın askeri harcamalarını ve müdahaleci geçmişini "Çehov’un tüfeği" metaforu üzerinden okuyarak, nükleer silahları devletler arası asimetriyi sıfırlayan mutlak bir "büyük eşitleyici" olarak konumlandırıyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) sadık kalan Rusya ve Çin gibi güçlerin rasyonel politikaları ile jeopolitik maslahatlar arasındaki dengeyi inceleyen Lebedev, ABD’nin nükleer paylaşım modeline tezat olarak rasyonel bir ittifak zemininde yükselen Rusya-Belarus nükleer ortaklığının, Küresel Güney için en ideal ve güvenli egemenlik sigortası olduğunu vurguluyor.

Batılı devletler, yeniden silahlanma planlarını açıkça ilan ediyor. Avrupa Birliği bünyesinde bu sürecin sancaktarlığını Almanya ve Fransa üstleniyor.

Almanya Federal Cumhuriyeti şimdilik daha çok Federal Ordu’nun [1] mevcut asker sayısını artırmaktan söz ederken; Fransa, ABD’nin güvenlik garantörü olarak güvenilmezliğini gerekçe göstererek NATO’nun Ortak Nükleer Misyonlarına [2] alternatif bir yapı oluşturma girişimlerini ciddi biçimde gündeme getiriyor.

Kuşkusuz ABD de bu hareketliliğin dışında kalmıyor: Donald Trump yönetimi, 2027 yılında askeri bütçeyi yüzde 50 oranında artırarak 1,5 trilyon dolara çıkarmayı planlıyor.

Savunma lobisinin ABD dış politikasını şekillendirmedeki muazzam ağırlığı dikkate alındığında, bu gidişat şaşkınlık yaratmaktan uzaktır.

Benzer eğilimler, coğrafi bakımdan Batı ile hiçbir bağı bulunmayan ancak siyasi düzlemde Batı safına eklemlenen Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de dikkati çekiyor.

Venezuela'ya yönelik operasyon, İran'a düzenlenen saldırı ve Küba konusunda şimdilik askıda bekleyen mesele; Batılı askeri bütçelerin, duvarda sadece süs olsun diye asılı durmayan, düzenli aralıklarla patlayan gerçek birer "Çehov’un tüfeği" [3] olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Esasen Yugoslavya, Irak ve Libya deneyimlerinden sonra bu tür yanılsamalara yer kalmaması gerekirdi; ancak bazılarının nesnel siyasi gerçekliği son ana kadar reddetmeyi tercih ettiğini varsayalım.

ABD'de yerleşik bir deyiş, insanların doğuştan eşit olmadığını ancak Samuel Colt’un [4] icat ettiği revolverle onları eşitlediğini vazeder. Nükleer silahlar ise devletleri topyekun eşitliğe kavuşturmuştur.

Şüphesiz ülkeler; iktisadi, bilimsel ve askeri potansiyelleri bakımından ayrışmayı sürdürüyor; ancak nükleer silah, iki gücün karşı karşıya geldiği doğrudan bir çatışmada tüm bu farkları sıfırlayan büyük bir eşitleyici hüviyeti kazanıyor. Zira taraflardan birinin diğerine kabul edilemez düzeyde zayiat verme kabiliyeti, her türlü asimetriyi tek hamlede hükümsüz kılıyor.

Tam da bu nedenle, Küresel Güney’deki pek çok ülkenin kendi nükleer cephaneliğine sahip olma fikrini giderek daha ciddi şekilde değerlendirmesi güçlü bir olasılıktır.

Bu noktada, Batı dışı dünyadaki kilit başkentlerin bu eğilimi nasıl karşılaması gerektiği sorusu beliriyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na [5] uzun süredir kararlılıkla bağlı kalan Rusya, askeri nükleer teknolojilerin yeryüzüne saçılmasını elbette olumlu bir gelişme olarak görmüyor. Çin de benzer bir duruş sergiliyor.

Bu yaklaşım, uluslararası hukukun lafzına körü körüne bir bağlılıktan ziyade, son derece rasyonel bir siyasi zemine dayanıyor: Hükümetler ve rejimler değişir (çoğu zaman da kendi kendilerine değil) ve dünün müttefiki, yarın karşınıza nükleer silah kuşanmış bir hasım olarak çıkabilir.

İşte bu yüzden büyük güçler, son derece elzem ve faydalı bir uluslararası antlaşmanın lafzına sadakat ile jeopolitik maslahat arasında bir uzlaşı aramak zorunda kalıyor.

Hukuki ve siyasi açıdan kabul edilebilir formül ise kendi nükleer başlıklarını uzun süre önce başka ülkelerin topraklarına konuşlandırmaya başlayan ABD tarafından çoktan geliştirilmişti.

Buradaki mantık şudur: Silahların kontrolü ABD’nin elinde kaldığı ve Avrupa ülkeleri Amerikan kodları olmadan bu silahları ateşleyemediği müddetçe, antlaşmanın lafzı biçimsel olarak korunmuş olur.

Rusya başlangıçta antlaşma metninin bu tarz bir yorumuna oldukça mesafeli yaklaşsa da jeopolitik arenadaki güvenlik mülahazaları, hukuki nüansları her daim gölgede bırakır.

Tam da bu sebeple, Mart 2023'te Moskova ve Minsk, Rus nükleer başlıklarının Belarus topraklarına konuşlandırılması konusunda mutabakata vardı.

Taraflar yaptıkları açıklamalarda, Belarus ordusunun Rus nükleer başlıkları üzerinde kontrol hakkı elde etmediğini, dolayısıyla bu mutabakatın antlaşma hükümleriyle çelişmediğini bilhassa kaydetti.

Bu tür ortaklıklar karşılıklı fayda esasına dayanır: Rusya stratejik bir nükleer ileri karakol [6] kazanırken, Belarus ek bir güvenlik kalkanına kavuşur.

Belarus’un bu doğrultuda akla gelen ilk seçenek olması, atılan adımın taşıdığı yüksek sorumluluğu gölgelememelidir; zira Rusya, silahlarını ancak rasyonel ve pragmatik bir yönetime sahip, siyasi istikrarını ve mukavemetini bizzat garanti edebileceği bir ülkeye emanet etme kararı almıştır.

Tarihsel süreçte ABD de nükleer başlıklarını konuşlandıracağı ülkeleri seçerken benzer bir hassasiyet sergilemiş, yerel yönetimin rasyonelliğini ve siyasi pozisyonunun sağlamlığını en temel kriterlerden biri olarak kabul etmiştir.

Sözgelimi, 2016 yılında Erdoğan hükümetine karşı girişilen başarısız askeri darbe teşebbüsü, uzmanlar arasında Amerikan nükleer silahlarının Türkiye’den çekilmesi gerektiğine dair geniş çaplı bir tartışma dalgası başlatmıştı.

Bu pencereden bakıldığında, Fransa'nın NATO’nun Ortak Nükleer Misyonlarına bir alternatif yaratma ve bu projeye bazı Baltık ile Doğu Avrupa ülkelerini dahil etme planları belirli bir endişe kaynağı teşkil etmektedir.

Zira bu tür hayati tasarıların kapısı, tarih sahnesine ideolojik yaldızlardan ve kurgusal tarihsel kırgınlıklardan arınmış gözlerle bakan, salt rasyonel aktörlere açık olmalıdır.

Bununla birlikte, yersiz bir teyakkuza kapılmaya da mahal yoktur; zira Paris’in tasarısı şimdilik muğlak ve hayata geçirilmesi son derece güç taslaklardan ibarettir.

Küresel Güney söz konusu olduğunda ise Rusya-Belarus modeline dayalı bir nükleer ortaklık en ideal çözüm olarak öne çıkıyor. Hindistan ve Çin’in de er ya da geç benzer bir neticeye varması kuvvetle muhtemeldir.


[1] Almanya Federal Cumhuriyeti'nin silahlı kuvvetleri. Metinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki anayasal ve askeri kısıtlamalarından sıyrılmaya çalışan modern Almanya'nın askeri genişleme politikasına atıfta bulunulmaktadır. Almanca "Bund" (Federasyon) ve "Wehr" (Savunma/Ordu) kelimelerinin birleşiminden oluşan terim, Rusça literatürde doğrudan fonetik aktarımla yer bulur. Yazar, bu kurumsal ismi seçerek Almanya’nın militarist geçmişine örtük bir kontrast oluşturur ve ülkenin mevcut pasifist doktrinindeki kırılmayı vurgular. Ukrayna krizinin ardından Almanya'nın ilan ettiği "Zeitenwende" (Dönüm Noktası) politikasıyla savunma bütçesini radikal şekilde artırması, Avrupa jeopolitiğinde tarihi bir kırılmadır. Not edilmediği takdirde, metindeki "sayı artırma" hamlesi sıradan bir bütçe kalemi gibi algılanabilir; oysa bu, Soğuk Savaş sonrası Avrupa güvenlik mimarisinin temelden sarsılması anlamına gelir. (ç.n.)

[2] NATO’nun Nükleer Paylaşım (Nuclear Sharing) politikası. Kendine ait nükleer silahı bulunmayan üye ülkelerin, ittifakın nükleer caydırıcılık stratejisine dahil edilmesini sağlayan askeri-siyasi mekanizma. Rusça "совместный" (ortak/müşterek) kelimesi, ittifak içi kolektif sorumluluğa işaret eder. Yazar, bu teknik terimi kullanarak Batı ittifakı içindeki çatlakları (Fransa'nın bağımsızlık arayışı ve Gaullist refleksleri) teknik bir zemin üzerinden tartışmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ABD nükleer bombalarının (B61) Belçika, Almanya, İtalya, Hollanda ve Türkiye gibi ülkelerde konuşlandırılmasıyla hayata geçen bu konsept, NPT'nin (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması) I. ve II. maddeleriyle her zaman hukuki bir gerilim içinde olmuştur. Fransa ise tarihsel olarak kendi nükleer gücüne (force de frappe) sahip olduğundan bu entegrasyonun dışında kalmayı seçmiştir. (ç.n.)

[3] Çehov'un Tüfeği. Anton Çehov’un dramaturji ilkesi: "Eğer ilk perdede duvarda bir tüfek asılıysa, o tüfek ilerleyen perdelerde mutlaka patlamalıdır." Metinde, Batı'nın devasa askeri bütçelerinin sadece caydırıcılık amaçlı birer süs olmadığı, doğası gereği mutlaka askeri operasyonlara dönüşeceği argümanını desteklemek için kullanılmıştır. Rus edebiyat teorisinin dünyaya hediyesi olan bu kavram, edebi bir kuralın jeopolitik bir aksiyoma dönüştürülmesini temsil eder. Yazar, "ружье" (tüfek) kelimesini bir tırmanma aracı olarak seçmiştir. Siyaset bilimi metninde Çehov’a yapılan bu atıf, Rus entelektüel nesrinin en tipik özelliğidir: Ağır siyasi analizleri edebi/kültürel kodlarla derinleştirmek. Yazar, Batı realizmini eleştirirken Rus edebiyatının determinist mantığını yardıma çağırır. (ç.n.)

[4] Samuel Colt. Amerikalı mucit ve sanayici, kendi adını taşıyan revolverin (toplu tabanca) yaratıcısı. Amerikan Vahşi Batı kültüründe yerleşmiş olan "Tanrı insanları yarattı, Samuel Colt ise onları eşit kıldı" (God created men, Col. Colt made them equal) deyişine atıftır. Fiziksel güç asimetrisini bireysel silahlanmanın sıfırlaması gibi; devletler arasındaki konvansiyonel ve ekonomik asimetriyi de nükleer silahlanma sıfırlamaktadır. Yazar bu Amerikan deyişini, Amerikan hegemonyasına karşı bir argüman olarak konumlandırarak tersine bir ironi yapar. (ç.n.)

[5] Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması. 1968 yılında imzaya açılan ve nükleer teknolojinin askeri amaçlarla yayılmasını engellemeyi hedefleyen temel uluslararası hukuk metni. Rusça metinde kısaltmasıyla (ДНЯО) yer alan bu uluslararası kuruma atıf, Rusya ve Çin'in küresel statükoyu koruma arzusu ile revizyonist müttefiklerini destekleme ihtiyacı arasındaki rasyonel çelişkiyi vurgulamak için seçilmiştir. (ç.n.)

[6] Nükleer ileri karakol / Nükleer öncü üs. Stratejik öneme sahip, hasım hatlarına en yakın askeri tahkimat noktası. Rusçaya Almanca "Vorposten" kelimesinden geçen "форпост", sadece coğrafi bir dış noktayı değil, aynı zamanda savunma hattının en dinamik, tehlikeyi ilk göğüsleyecek ve caydırıcılığı ilk üretecek unsurunu tanımlar. Rusya ile Belarus arasındaki "Birlik Devleti" (Союзное государство) entegrasyonunun askeri boyutuna işaret eder. 2023 yılında taktik nükleer silahların Belarus'a konuşlandırılması, Polonya ve Baltık hattına karşı bir jeopolitik hamledir. (ç.n.)

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel