İktisatçı Profesör Richard Wolff ile Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, mülakatlarında Washington'ın askeri ve ekonomik gerilemesini, Pekin'in özgün kalkınma modelinin başarısını ve çöken imparatorluk fantazilerini analiz etti.
YDH - ABD iç siyasetindeki çalkantılar, küresel finansal kırılganlıklar ve nihayetinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ABD Başkanı Donald Trump arasında Pekin'de gerçekleşen üst düzey zirve, jeopolitik dönüşümün en somut göstergeleri olarak öne çıkıyor.
Güneydoğu Norveç Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Glenn Diesen ile Massachusetts Amherst Üniversitesinden Emekli İktisat Profesörü Richard Wolff, gerçekleştirdikleri mülakatta küresel sistemin geleceğini, Washington'ın askeri hantallığını ve Pekin'in melez kalkınma modelinin zaferini masaya yatırdı.
Analistler, sahadan gelen veriler ve kurumsal açıklamalar ışığında, insanlık tarihinin en büyük hegemonya değişimlerinden birine tanıklık ettiğimizi belirtiyor.
"Tarihsel bir dönüşüm anına tanıklık ediyoruz"
Profesör Glenn Diesen, mülakatın açılışında Pekin'de gerçekleşen Şi-Trump zirvesinin arka planına dikkat çekerek Trump'ın müzakere masasına bir güç pozisyonundan oturmak istediğini, ancak mevcut tablonun ABD'nin küresel ölçekte zayıflayan konumunu açıkça ifşa ettiğini kaydetti.
Bu değerlendirmeyi derinleştiren Profesör Richard Wolff, şu ifadeleri kullandı:
"Her şey benim zihnimde tek bir noktada birleşiyor ve insanlık tarihinde büyük bir geçiş momentine tanıklık ettiğimizi teyit ediyor. Bu, en azından İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana küresel sisteme yön veren Amerikan İmparatorluğu'nun hegemonyasının sona ermesidir. O dönem artık kapandı; Amerikan İmparatorluğu belirgin bir gerileme sürecine girdi ve ABD ekonomisi de bu yapısal çöküş tarafından aşağı çekiliyor."
Çin'in küresel sistemdeki yükselişini, ABD'nin 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın büyük bölümünde kapitalizmin yukarı yönlü ivmesini yakalamasına benzeten Wolff, Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte Britanya dahil tüm potansiyel rakiplerin birbirini yok ettiğini, Washington'ın ise coğrafi korunaklılığı sayesinde bu yıkımdan sıyrıldığını hatırlattı.
Batı kapitalizminin herkesin herkesle savaştığı Thomas Hobbesvari bir dehşet anıyla doruğa ulaştığını belirten Wolff, "Amerikalılar bu durumun geçici olduğunu anlamalıydı, ancak bunu başaramadılar. 20. yüzyılın ikinci yarısı, histerik bir Amerikan hayranlığı dönemi olarak tarihe geçecek. Birçok ülke ABD'ye eklemlenmeyi kesin bir zafer kumarı olarak gördü, oysa diğer atların hızla yetişeceği gerçeğini kaçırdılar. Şimdi bunun bedeli son derece ağır oluyor" diye konuştu.
"Çin modeli küresel ölçekte karşılık buluyor"
Richard Wolff, iktisat perspektifinden bakıldığında Çin'in son kırk yılda Batı dünyasını ikiye, hatta üçe katlayan bir ekonomik büyüme performansı sergilediğini kaydetti.
Batı'nın yıllık ortalama safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyümesi yüzde 2 ila 2,5 bandında seyrederken, Pekin'in bunun üç katı bir ivme yakaladığını vurgulayan Wolff, Şi-Trump zirvesinin tarafların zamana olan bakışını netleştirdiğini ifade etti.
Wolff, "Zirve şunu gösterdi: Bir taraf zamanın kendi lehine işlediğini çok iyi biliyor, diğer taraf ise zamanın daraldığının farkında. Bu yüzden Çin bugün serbest ticareti, çok taraflılığı ve açık kapı politikasını savunurken; ABD, başarısızlığı kanıtlanmış tüm engelleme çabalarına rağmen Çin'i her fırsatta aşağı çekmeye çalışıyor" dedi.
Çin'in özgün ekonomik yapısını "sosyalizm" kavramı üzerinden analiz eden Wolff, Pekin'in ne geleneksel Batılı anlamda özel teşebbüse dayalı klasik kapitalist bir sistem ne de devletin tüm üretim araçlarını mülkiyetinde tuttuğu Sovyetler Birliği modeli olduğunu belirtti. Çin sistemini bir "melez yapı" olarak tanımlayan iktisatçı, şu saptamalarda bulundu:
"Karşımızda ekonomisinin yaklaşık yarısı yerli ve yabancı özel sermayeli işletmelerden, diğer yarısı ise devlet mülkiyetindeki kurumlardan oluşan, Çin Komünist Partisi'nin denetimindeki güçlü bir hükümet tarafından yönetilen muazzam bir mimari var. Son 70 yılda İskandinav sosyalizmi, Sovyet modeli ve Çin tecrübesi arasında bir rekabet yaşandı. Sovyetler Birliği çöktü, ancak Çin bu yarıştan mutlak bir zaferle ayrıldı. Çin, mutlak yoksulluk koşullarından olağanüstü bir refah seviyesine ve ekonomik dinamizme nasıl ulaşılabileceğini tüm dünyaya kanıtladı."
Wolff, kendi doktora yıllarında ABD akademik çevrelerinin küresel güney ülkelerine yönelik üstenci ve tekelci bir kalkınma jargonu kullandığını, ancak komünist olduğu gerekçesiyle hiçbir yardım almayan, Marshall Planı'ndan mahrum bırakılan Çin'in, Batılı uzmanların desteğini alan tüm ülkelerden daha başarılı bir performans sergilediğini vurguladı.
1960'lardaki Sovyet-Çin ayrılığının ardından Pekin'in tamamen kendi planlama ve koordinasyon kabiliyetine yaslandığını belirten Wolff, "Bugün Asya, Afrika, Latin Amerika veya Doğu Avrupa'daki karar alıcılar ve iktisatçılar, ABD modelini değil, kendi şartlarına uyarlayabilecekleri Çin modelini referans alıyor. BRICS ittifakı da uzun vadede bu tarihi işlevi görerek Çin'in tecrübesini dünyanın geri kalanına taşıyor" ifadelerini kullandı.
"Askeri endüstriyel kompleks seçmenin geleceğini ipotek altına alıyor"
Profesör Glenn Diesen, mülakatın siyasal ekonomi boyutunu derinleştirerek, Batı dünyasının Soğuk Savaş döneminde inşa ettiği "kapitalist-demokratik" ve "komünist-otoriter" kimlik kalıplarının kalıcı olmadığını belirtti.
Hamiltoncı bir yaklaşımla, Britanya'nın Avrupa'da geniş sınırlara sahip bir kara gücü olması durumunda Rusya veya Almanya kadar merkeziyetçi bir askeri yapı geliştirmek zorunda kalacağını hatırlatan Diesen, büyük ayakta duran orduların barış döneminde iç kamuoyuna karşı bir baskı aracına dönüşebileceğine dikkat çekti. Diesen, ABD'nin son on yıllarda geçirdiği yoğun askerileşme sürecini şu sözlerle eleştirdi:
"Muazzam bir askeri endüstriyel kompleksi var edip, aynı zamanda seçmenlerin ülkenin geleceğini özgürce tayin edebileceğini varsayamazsınız. Bu yapısal çelişki nedeniyle demokratik özgürlüklerin erimesi kaçınılmaz bir öngörüydü. Bugün roller değişti; Çin kendi iç kalkınmasını kesintiye uğratmamak adına küresel ölçekte bir barış stratejisi izlerken, ABD aşırı militarizasyonun pençesinde kıvranıyor. Çin'in bugünkü ekonomik hamleleri, Amerika'nın 19. yüzyıldaki dinamik üretim modelini andırıyor."
Richard Wolff, Diesen'ın bu tespitlerine hak vererek, Çin'in bu muazzam başarıyı ABD küresel imparatorluğunun kurduğu şemsiye altında, yani doların küresel rezerv para birimi olduğu ve Washington'ın dünya genelinde 700'ü aşkın askeri üs bulundurduğu bir düzende elde ettiğini vurguladı.
Pekin'in Washington'ı feci bir çatışmaya kışkırtmak istememesinin arkasında bu rasyonel planın yattığını belirten Wolff, "Çin neden acele etsin? Bu küresel düzenin içinde zaten olağanüstü büyüyorlar. BRICS içinde Çin'in ekonomik ağırlığına rağmen yeni bir ortak para birimi için acele edilmemesinin sebebi de bu. Çinli entelektüeller ve karar alıcılar, Thucydides tuzağına düşmemek, Britanya'nın düştüğü hatayı tekrarlamamak için temkinli hareket ediyor" dedi.
Britanya'nın ABD bağımsızlığını ezmek için iki büyük savaş verdiğini ve kaybettiğini hatırlatan Wolff, Washington'daki siyasi karar vericilerin ise Çin ile savaşı adeta kaçınılmaz ve otomatik bir varsayım olarak kabul ettiklerini belirtti.
Wolff, "Aksi takdirde, tarihin, zamanın ve iktisadın Amerikan hegemonyasının sonunu ilan ettiğini kabul etmek zorunda kalacaklar. Bugün ABD liderlerinin Kanada'yı eyalet yapma, Grönland'ı veya Panama'yı kontrol etme yönündeki absürt fantazileri, batan bir gemideki çaresiz çırpınışlardan ibarettir" diye konuştu.
"Uluslararası sistem fantezilerle yönetilemez"
Gelişmelerin bölgesel yansımalarına değinen Profesör Glenn Diesen, iki tarafın küresel vizyonlarındaki bu ayrışmanın müzakere masasında somut taleplere dönüştüğünü kaydetti.
Diesen, Çin'in statükoyu koruma ve Thucydides tuzağını barışçıl bir şekilde yönetme isteğine karşılık, ABD'nin çöken imparatorluğu canlandırma fantezisinin sahada ciddi krizler ürettiğini belirtti.
Bu bağlamda enerji altyapılarına yönelik müdahaleleri örnek gösteren Diesen, şu analizi paylaştı:
"Son iki yılda küresel enerji kaynaklarını kontrol etme stratejisinin öne çıktığını görüyoruz. Rus enerji altyapısına yönelik hamleler, Venezuela ve İran'a uygulanan yaptırımlar bu eksende değerlendirilmeli. Hatta bugün bazı Avrupalı siyasetçiler, Kuzey Akım doğalgaz boru hattını tahrip eden ABD'nin, Avrupa'nın enerji altyapısı üzerinde mutlak kontrol sağlamasının ardından Rusya'dan gaz akışının yeniden başlayabileceğini kapalı kapılar ardında dile getiriyor."
Profesör Richard Wolff, Washington'ın İran petrolünü ve Ortadoğu enerji koridorlarını kontrol etme yönündeki stratejik körlüğünün, Körfez ülkelerini tamamen kaybetme gibi beklenmedik bir sonuç doğurduğunu vurguladı.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun savaş döneminde Birleşik Arap Emirlikleri'ni ve diğer Körfez sermayesini İran'a karşı saf tutmaya ikna etmek için çabaladığını, ancak mutlak bir ret yanıtı aldığını aktaran Wolff, "Körfez ülkeleri, topraklarındaki Amerikan askeri üslerinin bir koruma değil, aksine birer imha hedefi olduğunu idrak etti. Üstelik petrolü zaten Çin'e satıyorlar. ABD sadece İran'ı kontrol edememekle kalmadı, Körfez üzerindeki nüfuzunu da büyük ölçüde kaybetti. Suudi Arabistan bile rüzgarın yönünü görerek ortaklarını çeşitlendiriyor" değerlendirmesinde bulundu.
ABD'nin Vietnam ve Afganistan'da net ve mutlak askeri mağlubiyetler aldığını, bugün Vietnam'ı Ho Şi Min'in partisinin, Afganistan'ı ise Taliban'ın yönettiğini hatırlatan Wolff, mevcut küresel bağlamın bu yenilgileri dünya kamuoyu nezdinde çok daha sarsıcı kıldığını kaydetti.
Trump'ın İran'daki suikastlar üzerinden sahte bir "rejim değişikliği" zaferi kurguladığını, ancak politikanın aynen sürdüğünü belirten Wolff, "Bu fıkra gibi bir durum ama kimse gülmüyor. Senatör Lindsey Graham gibi agresif imparatorluk savunucuları, İran'ın kontrol edilmesi durumunda milyarlarca dolar kazanılacağını vaat ediyordu. Ancak Ortadoğu'yu ve kendi müttefiklerini ateşe atmaktan başka bir şey yapamadılar. Amerikan halkının ise bu grandiyöz fantazilere ne sabrı ne de dermanı var. New York'ta ders verdiğim öğrenciler haritada İran'ın yerini bile gösteremez; halk hükümetten ekonomik yardım bekliyor, Beyaz Saray'a yüz milyonlarca dolarlık balo salonu yapılmasına veya İran'da günde milyonlarca dolar harcanan savaşlara değil" diyerek mülakatı sonlandırdı.