Lübnan Cumhurbaşkanı Aun'u Netanyahu ile buluşmaktan kim kurtardı?

img
Lübnan Cumhurbaşkanı Aun'u Netanyahu ile buluşmaktan kim kurtardı? YDH

"Amerikalılar Aun’u, Berri ile ilişkileri nasıl yöneteceklerini bildikleri ve onun nihayetinde müzakerelere set çekmeyeceği hususunda ikna etti."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam’ın, ABD ve İsrail’in bölgesel planlarına paralel olarak Hizbullah’ı tasfiye etme ve kendi iktidarlarını tahkim etme arayışlarını ele alıyor. Aun, Beyaz Saray’ın kapılarını açabilmek adına İsrail ile doğrudan barış müzakerelerine ve hatta Netanyahu ile görüşme fikrine yeşil ışık yaktı; ancak bu hamlenin yol açacağı iç ve dış siyasi enkazı fark edince Arap liderlerin Trump nezdindeki girişimleriyle bu buluşmadan son anda kurtuldu. Lübnan iç siyasetindeki dengeleri ve aktörlerin tepkilerini yanlış okuyan Cumhurbaşkanı, bir yandan İran destekli unsurları ülkeden uzaklaştırırken diğer yandan ateşkes sürecini kendi şahsi otoritesi altında yürütme ikilemini yaşıyor.

Uluslararası kamuoyu, savaşa son verecek bir uzlaşının mı doğacağını yoksa müzakere kapılarının kapanıp topyekûn çatışmaya mı dönüleceğini anlamak üzere Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuğun neticelerine kilitlendi.

Lübnan’da ise bu küresel tablodan tamamen farklı, ülkenin kendi dinamiklerinden ziyade ABD ve İsrail’in savaşı sonlandırma stratejisini yansıtan bir tiyatro oynanıyor.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam, bu stratejiyi hayata geçirmek adına en ufak bir tereddüt göstermeksizin ileri atılıyor. Selam, başbakanlık yetkilerini fiilen devrederek kendisini tamamen ABD ve Suudi Arabistan’ın çizdiği sınırların içerisine hapsetmiş durumda; bu sınırların yegâne kuralı ise tüm mekanizmaların Aun yönetiminin hizmetine sunulması.

Selam, müzakere sürecine dair soru yönelten herkese, dosyanın münhasıran Cumhurbaşkanı’nın uhdesinde olduğunu söylüyor.

Ancak hükümetin 2 Mart oturumunda, İsrail ile doğrudan müzakerelere başlama kararının yanı sıra elde ettiğini iddia ettiği kazanımları anlatırken daha vahim bir gerçeği ifşa ediyor.

Selam’ın özel bir mecliste aktardığına göre, ismini zikretmekten kaçındığı "uluslararası ölçekte nüfuz sahibi Lübnanlı bir şahsiyet" kendisine şu çarpıcı tespiti aktardı:

"Müzakereler Lübnan’a dayatılan kaçınılmaz bir tercihtir ve ülkenin bundan sıyrılma gücü yoktur. Bu sürecin asıl gayesi, İsrail’in Hizbullah’a, kurumlarına ve savaşçılarına yönelik askeri operasyonlarına meşru bir kılıf sağlamaktır."

Esasen Aun’un, Selam’ın vereceği bir yetkiye ihtiyacı yoktu; onun asıl aradığı, anayasal ve siyasi ağırlığını aşan bu kararlarda kendisine ortak edecek bir figürdü.

Yine de Cumhurbaşkanı, bu ayrıntıyı mevcut misyonunun temel meselesi olarak görmüyor. Tüm Lübnanlıların menfaatine hareket ettiğine dair sarsılmaz inancıyla, halkın ne istediğini sorma lüzumu dahi hissetmeden, ülkeye yeni bir rota dayatma hakkını kendisinde buluyor.

Bu zihniyet yapısı, Aun ve ekibinin yönettiği müzakere heyetinin izlediği güzergâhı da açıkça ortaya koyuyor.

Önceliklerin, bir yandan direnişi tasfiye etmek, diğer yandan ülkenin idari yapısını yeniden şekillendirmek isteyen düşmanın hedefleriyle tam bir uyum arz ettiği net bir biçimde görülüyor. Bu noktada, Aun’un müzakere dosyasında ABD yönetimine gösterdiği tam teslimiyet, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulduğu gün altına girdiği taahhütlerin doğrudan bir tezahürü olarak beliriyor.

Cumhurbaşkanı, direnişi mutlak surette sona erdirilmesi gereken bir tehdit olarak gördüğünü gizlemiyor. Bu tehlikeli seçimin ülkenin birliğini, istikrarını ve güvenliğini dinamitleyeceğine dair yapılan tüm uyarılar, onu seçtiği yoldan döndürmeye yetmedi.

Bu uzlaşmaz tutum, müzakere heyetine verilen talimatlara, Lübnanlı, Arap ve yabancı ziyaretçilerle yapılan görüşmelerin içeriğine ve danışmanlarının her gün medyaya ve içeride-dışarıda nüfuz sahibi olduğuna inandıkları çevrelere sızdırdığı bilgilere sirayet ediyor.

Daha da önemlisi Aun, İsrail ile yürütülen bu temasları toprakları geri almak ya da saldırganlığı durdurmak için bir fırsat olarak değil, kendi iktidarını arzuladığı istikamette tahkim etmenin bir kaldıracı olarak mülahaza ediyor.

Bu sebeple Washington ile Tahran arasındaki müzakerelere yaklaşımı, ne yazık ki düşman hükümetinin başbakanı Benyamin Netanyahu’nun tavrından farklılık göstermiyor.

Netanyahu, ABD-İran arasında hiçbir anlaşma yaılmasını istemediği gibi, olası bir uzlaşmanın Lübnan sahasını kapsamasından da bilhassa kaçınıyor. Washington ile Tahran’ın anlaşmasını önemsemeyen Aun da benzer şekilde, bu mutabakatın Lübnan’ı dışarıda bırakması hususunda ısrar ediyor.

Aun’un buradaki asıl sorunu, Lübnan, ABD veya İran nezdinde bu dosyanın esasına etki edecek hiçbir ağırlığının bulunmaması değil; onun bütün dikkatini İsrail ile girilen bu savaşın neticelerine hasretmiş olmasıdır.

Cumhurbaşkanı’nın en büyük kâbusu, Hizbullah ve direnişin bu süreçten Lübnan iç siyasetinde dengeleri kuran başat bir güç olarak çıkması. Bu saplantıyla, savaştan sonraki döneme dair senaryolarını, ABD’de İsrail’i destekleyen ve içeride geniş bir Lübnanlı müttefik ağı kuran lobilerin programıyla tam bir hamurdaşlık içinde şekillendiriyor.

Siyasi sıkışma ve formül arayışı

Aun, aylardır Washington’ın kendisini açıkça göz ardı etmesinin yarattığı dışlanmışlığı yaşıyor.

ABD ile ilişkiler ne zaman açılsa, gergin bir tonla Beyaz Saray’ın kendisiyle neden doğrudan temas kurmadığını anlamadığını ifade ediyor; kapıları Beyaz Saray’a, Batı ve Arap başkentlerine sonuna kadar açılan Suriye Devlet Başkanı Ahmet Şara’ya duyduğu gıptayı gizleyemiyor.

İşte bu yüzden, İsrail ile doğrudan diyalog hamlesini başlattığında, bu adımın Beyaz Saray’ın kapılarını açmaya tek başına yeteceğine inanıyordu.

Fakat çok geçmeden, muradına ermek için kendisinden çok daha fazlasının talep edildiğini gördü ve ABD yönetiminin bakışını değiştirebilmek ümidiyle yeni taahhütler vermekte gecikmedi. Bu süreçte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün gibi Arap "müttefiklerinden" de destek aldı.

Ne var ki Washington’ın, Lübnan ile hızlı bir uzlaşı karşılığında İsrail’i savaşı durdurmaya ve topraklardan çekilmeye zorlayacağını zannedecek kadar saf bir yaklaşım içindeydi.

Donald Trump’ın hızlı anlaşmaları sevdiği bir gerçek; ancak o, taleplerini daima başkalarının çıkarlarına göre değil, ABD’nin stratejik önceliklerine göre şekillendirir.

Nitekim Trump, Aun’un İsrail ile bir barış anlaşmasına imza atmaya hazır olup olmadığını sorguladı. ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel İsa, Cumhurbaşkanı’nın bu fikre yeşil ışık yaktığını ilettiğinde Trump, geleneksel müzakere yöntemlerini bir kenara iterek Lübnan Cumhurbaşkanı ile düşman hükümetinin başbakanı arasında doğrudan bir zirve fikrini ortaya attı.

Böyle bir hamle, İsrail’in güvenlik taleplerini karşılayan bir barış anlaşmasının önünü açacak, Aun’a ise savaşı durdurduğu ve İsrail’in çekilme takvimini kopardığı iddiasıyla içeride propaganda yapma fırsatı sunacaktı.

Trump muhtemelen bu adımın, İran ile yürütülen müzakere hattından bağımsız olarak atılabileceğini düşünüyordu.

Fakat onu asıl yönlendiren, çevresindeki İsrail yanlısı danışmanların, Hizbullah’ın bölge için mutlak bir sorun haline geldiği ve tasfiyesinin kaçınılmaz olduğu yönündeki telkinleriydi.

En nihayetinde Trump, İsrail ile Lübnan yönetimi arasında kurulacak doğrudan bir ortaklıkla bu hedefe kolayca ulaşılabileceğine ikna oldu.

Pek çok çevre Aun’un etrafında gerçekleri ona çıplaklığıyla anlatacak kimsenin bulunmadığını düşünse de, Cumhurbaşkanı’nın içine düştüğü "büyüklük vehmi", artık hiç kimsenin onun kararlarını sorgulamasına imkan tanımıyor.

Nevaf Selam’ın kendisi için bir engel teşkil etmediğine, anayasanın kendisine verdiği müzakere yetkisine sığınarak Hükümeti devre dışı bırakabileceğine inanan Aun, iç siyaseti de kendi pencereresinden okuyor.

Birbirleriyle çatışan Hristiyan unsurların bu sürece itiraz etmediğini, Velid Canbolat’ın Dürzi toplumunun iç meselelerine gömüldüğünü, Suudi Arabistan’ın Sünni kanadı kontrol altında tuttuğunu, Meclis Başkanı Nebih Berri’nin ise kendi düşüncelerinden çok uzak olmadığını varsayıyor.

Aun’un bu noktadaki en büyük hatası, danışmanlarıyla birlikte, Berri’nin Hizbullah’ın eylermlerine yönelik eleştirilerini derin bir siyasi kopuş olarak yorumlamaları oldu.

Meclis Başkanı’nın, direnişi gayrimeşru ilan eden hükümet kararlarına ortak olmak zorunda kaldığı o kritik konjonktürü doğru analiz edemediler.

Dahası, Amerikalılar Aun’u, Berri ile ilişkileri nasıl yöneteceklerini bildikleri ve onun nihayetinde müzakerelere set çekmeyeceği hususunda ikna etti. Böylece Cumhurbaşkanı’nın yegâne kaygısı, Meclis Başkanı’ndan kendi girişimini tehlikeye atacak bir ses yükselmemesini sağlamaya dönüştü.

Aun’un Bin Zayid’e çağrısı: "Yetişin!"

Ancak Aun, ABD’nin şu aşamada kendisine içeride satabileceği hiçbir başarı hikayesi sunmadığını çabuk fark etti. İran ile ateşkesin ilan edildiği ilk andan itibaren İsrail, bu anlaşmanın Lübnan’ı kapsamadığını açıkça ilan ederek saldırılarını tırmandırdı; güneyde ve Bekaa’da işgal alanını genişletme planlarını devreye soktu.

Aun, Beyrut ve Dahiye’nin bombalanmamasının nihai bir karar olmadığını, İsrail’in bu bölgeleri hedef almayacağına dair resmi bir taahhüt vermeyi reddettiğini anladı.

Amerikalılar daha sonra Aun’a, İsrail’in başkenti vurmayacağını ancak "nokta atışı operasyonlar" düzenleyebileceğini iletti; nitekim askeri komutan Ahmed Ballut’un Dahiye’de suikastla katledilmesi ve Bekaa’ya yönelik hava taarruzları bu durumun somut kanıtı oldu.

Bu süreçte Amerikan planlarına fazlasıyla angaje olan Aun, Netanyahu ile aynı masaya oturma fikrinin kendisini hem içeride hem de dışarıda büyük bir siyasi enkazla karşı karşıya bırakacağını anladı.

Arap ve bölge başkentlerinden gelen, İsrail ile diplomatik yakınlaşmada ileri gidilmemesi yönündeki uyarılar ve dünyada Netanyahu’nun elini sıkacak bir lider kalmadığı yönündeki hatırlatmalar bu endişeyi körükledi.

Girdiği bu çıkmazdan kurtulmak isteyen Cumhurbaşkanı; Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi, BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid ve Ürdün Kralı Abdullah ile acil bir telefon trafiği yürüttü.

Kendisini bu aşamada Netanyahu ile doğrudan bir temas kurma zorunluluğundan muaf tutması için Trump nezdinde devreye girmelerini talep etti.

Daha sonra Bin Zayid, Netanyahu’nun da bu görüşmenin yaratacağı siyasi sıkışıklığı anlayışla karşıladığını ve Trump’ın bu fikirden sarfınazar ettiğini Aun’a bildirdi.

Fakat Trump’ın projeyi tamamen rafa kaldırması, Aun için Beyez Saray randevusunun da iptali anlamına geldiğinden, Cumhurbaşkanı yeniden hüsrana uğradı.

Bunun üzerine BAE’li müttefikine tekrar başvurarak, Trump’a buluşma ilkesine karşı olmadığını, ancak bunun bir anlaşmaya varılmasının ve İsrail’in Lübnan’dan tamamen çekilmesinin sonrasına ertelenmesinin daha doğru olacağını iletmesini istedi.

Bu esnada Aun, Fransa, İtalya, Rusya, Çin, Mısır ve Türkiye gibi büyük güçlerin, Lübnan’ın İslamabad’daki müzakere sürecinden istifade etmesi ve bu hattı bir ateşkes fırsatına dönüştürmesi yönünde telkinlerde bulunduğunu haberlerden takip ediyordu.

Fakat Aun ve ekibinin kısır siyasi hesapları, bu sürece tamamen farklı bir pencereden bakmalarına sebep oldu. Zira İran vasıtasıyla sağlanacak bir ateşkesin Hizbullah’ın hanesine zafer olarak yazılacağını düşünüyor ve bundan dehşet duyuyordu.

Bu yüzden hem açık toplantılarda hem de kapalı kapılar ardında, İran’ın Lübnan’da savaşın durdurulması için bir rol oynamasına karşı olmadığını belirtirken, kendi şartını hemen ekliyordu: "Benim şartım, müzakerelerin Hizbullah üzerinden değil, Lübnan makamlarıyla ve doğrudan şahsımla koordinasyon içinde yürütülmesidir!"

Cumhurbaşkanı, bu süreçte İran Büyükelçisini Beyrut’tan sınır dışı ettiğini, kendisini ziyaret eden İranlı yetkililere Lübnan’ın iç işlerine müdahale etmeyi bırakmalarını söylediğini göğsünü gererek anlatıyor.

Kendi emrindeki istihbarat, devlet güvenliği ve genel emniyet birimlerinin, Lübnan’ı İran Devrim Muhafızları unsurlarından "temizleme" noktasında oynadığı rolü gururla zikrediyor.

Tüm bu diplomatik köprüleri atmış olmasına rağmen, İran’ın ABD’den Lübnan’daki savaşı durdurmasını talep edecek tek bir adım atmasını ve ardından kenara çekilmesini bekliyor.

Askeri heyetin üyeleri belirlendi

Ordu komutanlığının, önümüzdeki günlerde ABD’ye giderek Pentagon'da Amerikan himayesinde gerçekleştirilecek ilk Lübnan-İsrail askeri toplantısına katılacak heyetin listesini tamamladığı öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre, heyete rollerinin tamamen teknik düzeyde kaldığı ve siyasi tartışmalara girmeyecekleri tebliğ edildi. Çalışmalar, haziran başında ABD Dışişleri Bakanlığında yapılması planlanan siyasi müzakerelere zemin hazırlamak amacıyla, ateşkes anlaşmasının uygulama mekanizması ve İsrail güçlerinin işgal edilen bölgelerden çekilme takvimi üzerine yoğunlaşacak.

Ordu komutanlığı, heyetin yapısı ne olursa olsun ulusal ilkelere bağlı kalacağını duyururken, görevlendirilen subayların vatanı temsil ettiğini ve askeri doktrine bağlı olarak komuta kademesinin kararlarını icra edeceğini vurguladı.

Heyetin altı subaydan oluşması kesinleşirken, Lübnan’ın Washington Askeri Ateşesi Tuğgeneral Oliver Hekime’nin toplantılara doğrudan mı katılacağı yoksa ana heyetin bir üyesi olarak mı kalacağı henüz netlik kazanmadı. Önerilen isimler şunlar: Tuğgeneral George Rızkullah, Tuğgeneral Ziyad Rızkullah, Tuğgeneral Ömer Halihal, Tuğgeneral-Mühendis Vail Abbas, Albay Mazen Hac ve Albay Vedi Reful.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel